Çocukları izlemeyi hep çok severim. Onları parkta, evlerinde, oyun oynarken, arkadaşlarıyla konuşurken… Yani doğal hâllerinde izlemeyi. Onları izlerken eğlenir, neşelenir, sevinirim de. Bu birçoğumuz için böyledir sanıyorum. Ama çocukların bizi eğlendirmek için sahneye çıkmalarına itirazım var.
Bu hafta Michael filmini izledim ve en çok bu konuyu düşündüm. Michael Jackson’ın hikâyesine baktığımızda yalnızca olağanüstü bir yetenek değil, aynı zamanda performans baskısı altında geçmiş yalnız bir çocukluk da görüyoruz. Babasının sert disiplini, eğitim, oyun gibi temel haklarından mahrum bırakılarak sürekli sahnede olması, hata yapma korkusu, çocukluk yapabilme hakkının neredeyse hiç olmaması gibi etmenler göz ardı edilemeyecek kadar önemli.
Bir çocuk sahneye çıkabilir. Şarkı söylemekten, dans etmekten, tiyatro yapmaktan büyük keyif alabilir. Yeteneğini paylaşmak, izleyicilere göstermek isteyebilir. Burada asıl soru şu: Çocuk yeteneğini mi geliştiriyor, yoksa yetişkinlerin alkış ihtiyacını mı karşılıyor? Okullardaki yıl sonu gösterileri de tam bu yüzden beni düşündürüyor. Çünkü burada çoğu zaman “çocuklar yıl boyunca öğrendiklerini sergiliyor” deniyor.
Oysa öğrenmeyi paylaşmanın başka yolları da var.
Çocukların yaptığı resimlerin sergilenmesi, açık sınıf günleri, küçük atölyeler, oyun temelli paylaşımlar, veli çocuk dramaları… Bunlar çocuğun doğal hâlini koruyan alanlar.
Ama haftalarca prova yapılan, kusursuz görünmenin beklendiği, velilere performans sunulan gösterilerde çocuk bazen öğrenen bir özne olmaktan çıkıp yetişkinlerin gurur nesnesine dönüşebiliyor. Çünkü o sahnede sıklıkla çocukları değil, yetişkinlerin ihtiyaçlarını görüyorum. Çocukların ağzından hiç duyamayacağımız büyük kelimeler çıkıyor. Üstelik sorsanız ne dediğinin farkında olmadığı, ezberletilmiş cümleler.
Öğrenci gösterilerinin arka planında neler olur, beraber bakalım. Haftalarca prova, kostüm stresi, “yanlış yapma” korkusu, veliye performans sunumu, öğretmene yapılan kusursuz gösteri baskısı, hatta öğretmenin bir sonraki sene için imza atıp atmamasını belirleyen gösteri geri bildirimleri, çocuğun videolanıp sosyal medyada dolaşıma sokulması.
Pek çok çocuk için bu gösterilerde mesele sanat ya da üretim olmaktan çıkıyor ve sevilmek, onaylanmak, “aferin” almanın bir yoluna dönüşüyor. Çocuk, yetişkinlerin gözündeki parıltıyı gördükçe şunu öğreniyor.
“İnsanları mutlu ettiğimde değerliyim.”
Bu, ilk bakışta zararsız gibi görünür. Hatta çoğu zaman sevgiyle yapılır. Ama bazı çocuklar ileride herkesin duygusunu düzenlemeye çalışan yetişkinlere dönüşür. Ortamın neşesinden sorumlu hisseder, gerilimi taşır, insanları hayal kırıklığına uğratmaktan korkar.
Bu yüzden çocukların sanatla uğraşmasına değil, çocukluğun performansa dönüşmesine itiraz ediyorum.
Michael Jackson’a ve çoğu şarkısına hayranım. Onu büyük yapan şeyle onu yaralayan şey birbirinden tamamen ayrı değil. Ama film boyunca doyasıya bir çocukluk yaşasa nasıl biri olurdu diye düşünmeden de edemedim.
Çocukluk, yetişkinleri etkileme sanatı değil; spontanlığın, oyunun, doğal heyecanın, özgünlüğün, buluşların, keşiflerin olduğu kısa bir dönemdir. Onu çocuklara emanet etmek, özgürce yaşayabilmeleri için ne gerekirse yapmak da biz yetişkinlerin görevi.