?>

40’ı Çıkan Savaş

Ender GÜNER

7 saat önce

Yaklaşık yarım asır boyunca Batı-İsrail-İran arasındaki diplomatik ve politik ilişkiler sıkıntılı bir şekilde devam etmiştir. Savaş öncesinde yürütülen görüşmeler savaşın bir anda başlamayacağı izlenimi vermiş, ancak ABD-İsrail saldırılarının ansızın başlaması ile ilişki savaş ilişkisi halini almıştır. Savaşta İran’ın lider kayıplarına rağmen, hem ABD-İsrail hem de İran cephesindeki stratejik iletişim devam etmiş, sanki savaş normal bir süreçmiş gibi karşılıklı mesaj alışverişi ve diplomasi devam etmiştir. Bu anlamda savaşın ilginç bir savaş olduğunu tarih elbette yazacaktır ama savaşın ilk haftası çıktığında sanki başlamasa daha iyi olurmuş dedirten durumlar gelişmiştir. Bu anlamda, 40’ıncı gün ateşkes ile ara verilen bu savaşa “40 günlük savaş” mı demeliyiz yoksa zaten garip bir hal aldığı için “savaşın 40’ı çıktı mı” demeliyiz? Gelin birlikte bir takım tespitlerde bulunalım, yorum yapalım…

 

1979’dan beri Batı dünyası ve İsrail’in İran ile politik ilişkisi savaşa dönüşmüştür. Savaş Üzerine adlı kitabında Prusyalı General Carl von Clausewitz'in "Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır" şeklindeki veciz sözü bu savaşta daha da değer bulmuştur. Bu söz; savaşın amaçsız bir şiddet olmadığı, devletlerin siyasi hedeflerine ulaşmak için başvurduğu ve politikanın şiddet kullanılarak sürdürüldüğünü vurgulamaktadır. Ayrıca, Clausewitz'in aynı eserinde öne sürdüğü üçlemesi bu savaşa uyarlanabilir ve savaşın gidişatını etkileyecek faktörler içermektedir. Clausewitz'in üçlemesi, savaşın; halk (tutku/nefret), ordu (cesaret/şans) ve hükümet (akıl/politika) arasındaki etkileşimden doğduğunu, dinamik ve değişken bir olgu olduğunu ileri sürmektedir.  Savaş, siyasi iradenin emrindedir, ancak askeri strateji, siyasi amaca göre şekillenir.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail tarafından İran’a karşı başlatılan savaş 40 gün sürmüş ve üstün gelen taraf olmayınca ateşkes ile ara verilmiştir. Taraflar arasındaki savaş aslında çatışmasız bir şekle bürünmüştür. İstihbarat faaliyetleri, yeniden planlamalar, karşı tarafın zayıf noktaları, kendi zafiyet alanları gibi konularda taraflar çalışma yaparken algı operasyonları, stratejik iletişim, psikolojik savaş ve bilgi savaşı halen devam etmektedir.

Savaş Öncesine İlişkin Tespit ve Değerlendirmeler:

ABD güç kaybetmekte ve hegemon güç olma özelliğini Çin’e kaptırmaktadır. Çin ise ekonomi, tıp ve teknoloji gibi alanlarda dünya lideri olma yolunda ilerlemektedir. Çin henüz dünya denizlerini kontrol edecek seviyede donanmaya sahip değildir, ayrıca ordusunun savaş deneyimi bulunmamaktadır. Çin ekonomi ve teknoloji gibi yumuşak güç alanlarında dünya lideri olma niyeti taşımakta, ancak dünya jandarmalığı rolü üstlenme niyeti göstermemektedir. Buna karşın, ABD’nin savaş tecrübesi olan bir ordusu ve dünya denizlerinde seyir yapabilen bir donanması mevcuttur ve dünya jandarmalığı hedefi değişmemiştir. Çin’in ekonomik yükselişi, dünya ekonomisinin yaygınlıkla dayandığı petrodolar düzenini tehdit etmektedir. Bu tehdit ABD’ye rahatsızlık vermektedir. İran, Çin’in hidrokarbon ihtiyacının yaklaşık % 14’ünü sağlamakta ve önemli bir ticaret ortağı sıfatını taşımaktadır. Körfezden dünyaya dağılan hidrokarbon ürünlerinin yaklaşık % 20’si İran’ın doğrudan etki alanında bulunan Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran’ın doğal kaynak zengini olması, Çin’i besleyen atardamarlardan olması, jeopolitik önemi nedenlerinden dolayı ABD hegemonyası için risk teşkil etmektedir. İran’ın nükleer santrale ve uzun menzilli füzelere sahip olması İsrail açısından tehdit olarak algılanmaktadır. Nükleer başlığa sahip bir İran, İsrail’in bölgesel liderliğini ve ABD’nin bölgede istediği gibi hareket etmesini önleyecektir. Nükleer güce sahip bir İran, ABD ve İsrail’in bölgedeki nüfuzunu ve çıkarlarını olumsuz etkileyecektir. İran’ın nükleer kabiliyeti ve füze yeteneği yok edildiği ve ABD-İsrail ikilisine tabi bir rejim getirildiğinde, Çin’in İran’dan petrol ithalatı kontrol edilebilecektir. Bu savaşta ABD’nin siyasi hedefi ile İsrail’in siyasi hedefi farklıdır. ABD rakibi olan Çin’i –enerji kaynaklarından (Venezuela gibi) mahrum bırakmak suretiyle- güçsüzleştirmek istemektedir. İsrail ise bölgede rakipsiz olabilmek adına muhasım gördüğü İran’ı -nükleer tesislerini ve füze kabiliyetini yok etmek suretiyle- güçsüzleştirmek istemektedir. İki ülke için hedef ortaktır ama nihai siyasi hedefleri farklıdır.

Savaşa İlişkin Tespit ve Değerlendirmeler:

ABD-İsrail, savaş sonundaki siyasi hedeflerine; muhtemelen (1) İran’ın lider kadrosunu etkisiz hale getirme, (2) belli başlı askeri tesislerini bombalama, (3) bazı ekonomik ve altyapı tesislerinden mahrum bırakılması gibi askeri hedefler gerçekleştirildiği takdirde ulaşabileceğini hesap etmiştir. Yönetici kadroların etkisiz hale getirilmesi ile halkın rejime karşı çıkabileceği, bir kısım etnik unsurun başkaldırabileceği ve bu sayede rejim değişikliğinin mümkün olacağı öngörülmüştür. Hatta, savaşın birkaç gün içerisinde tamamlanacağı gibi bir askeri öngörü bile stratejik iletişim mesajı olarak verilmiştir. Ancak, ABD ve İsrail’in öngördüğü askeri hedeflerin gerçekleştirilmesi beklenen nihai sonucu vermemiştir. Hedef ve İstenen Etki arasında uyumsuzluk olduğu ortaya çıkmıştır. ABD ve İsrail’in hedefi olan “İran’ın yönetim kadrosu etkisiz hale getirildiğinde” beklenen etki olan “rejim değişikliğinin hızla gerçekleşeceği” sonucu gerçekleşmemiştir. İran’da muhalif unsurlar dahi sessiz kalmış, halk rejime destek çıkmıştır. İran dışına gönderilen öğrenciler dahi ülkelerini savunmak için ülkelerine dönmüştür. İran’ın; (1) bölgedeki ABD tesislerinde yarattığı hasar, (2) İsrail’in aşılmaz diye bilinen “demir kubbe” hava savunma sistemini aşan füzeleri, (3) Körfez ülkelerinin altyapı sistemlerini (elektrik, su, hidrokarbon) imha yeteneği, (4) uzun menzilli füze ve dron yeteneği, (5) Hürmüz Boğazı’nı kapatabilme imkanı, (6) halkının direnme ve birlik olma derecesi ABD ve İsrail’in istihbarat değerlendirmelerinde hesap hatası yapıldığını göstermiştir. İran’ın havadan bombalanması yoluyla istenen etki elde edilemeyeceği görülmüştür. Harcanan mühimmatın, yıpranan harp silah ve sistemlerinin hızla yerine konamayacağı anlaşılmış, ABD Yönetimi 200 milyar $ gibi ilave bir bütçe talep etmiştir. Dolayısıyla, savaş ekonomisi planı yapılmadan savaşa girildiği düşüncesi hasıl olmuştur. ABD Genelkurmay Başkanı’nın İran ile savaşın riskler taşıdığını ve uzun süreli bir askeri harekata dönüşebileceğini söylemesi, ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın ABD’nin Çin’e karşı caydırıcılık gücünü kaybedeceğini ifade etmesi, İsrail Genelkurmay Başkanı’nın askeri personelin müteakip harekatlarda yetersiz kalabileceğine yönelik ifadeler kullanması ABD ve İsrail’in savaşma azim ve iradesinin kaybetmemek için ateşkes istediklerine dair emare teşkil etmektedir. ABD’nin destek talebine rağmen; Avrupa Birliği, NATO, İngiltere, Körfez ülkeleri ve bölgedeki etnik unsurların bu savaşa uzak kalması Amerikan Barışı’nın (pax-Amerikana) cazibesini yitirdiğine dair bir emare teşkil etmektedir. ABD’nin zorlayıcı bir tutum sergilemesi, Anglo-Sakson dünyada antipati yaratmıştır. ABD’nin tutumu evrensel adalet ve küresel ekonomik özgürlük sunan değil hegemon gücünü dayatmalarla sürdürmek isteyen bir süper güç izlenimi vermiştir. Petrol fiyatlarının artması sadece Amerikan kamuoyunun değil Avrupa Birliği ve diğer ülkelerin ABD üzerinde baskı oluşturmasına neden olmuştur. Yapılan askeri planlamanın siyasi hedeflerin ele geçirilmesinde yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Harekat planlamasında dünya ekonomisinin, küresel aktörlerin, muhasım ülke halkının, tarafsızların ve müttefiklerin muhtemel davranış biçimlerinin tahmin edilemediği kanısı uyanmaktadır. Bu anlamda, harekatın siyasi hedefleri ile askeri hedefleri uyumlu değildir. Stratejik seviyede askeri planlamada zafiyet olduğu veya siyasi gücün askeri gereklilikleri göz ardı ettiği sonucuna ulaşılabilir. Savaş ABD ve İsrail’e beklediğinden daha fazla zarar vermiş olmalı ki, İran ile bir ateşkes yapılmasına olumsuz yaklaşılmamıştır. İran askeri açıdan bombalanmış, tesisleri daha fazla hasar görmüş ancak milli birliğini korumuş, halk rejime olan desteğini yinelemiştir. ABD ve İsrail askeri açıdan daha az hasar almış olsa da ekonomik ve manevi açıdan inisiyatifi kaybetme riski doğmuştur. Savaşın 40’ıncı gününde ilan edilen “Ateşkes” tarafların şimdilik berabere kaldıkları anlamına gelmektedir. Askeri terminolojiye göre savaş doruk noktasına ulaşmış ancak, taraflardan birisinin karşı tarafı mağlup edecek yeterli maddi ve manevi silah ve donanıma sahip olmadığı görülmüştür. Galibiyet ile mağlubiyet arasındaki sınır bıçak sırtı gibi olduğundan, iki taraf da bu riski almamış ve ateşkeste buluşmuşlardır. ABD Yönetimi her ne kadar İran’a yönelik ağır darbe vurulduğunu iddia etse de İran’ın tazminat talep edebilecek kadar öne sürdüğü şartlar savaşın henüz kazananının olmadığını göstermektedir. Savaştan önce açık olan Hürmüz Boğazı’nı savaşın sonunda açık bulundurmayı hedefleyen ABD’nin hesap hatası içinde olduğu açıktır. Bunlara rağmen, dünya liderliğini sürdürdüğünü düşünen ABD’nin itibar kaybı yaşadığı da bir gerçektir. Bu savaşın şu an için birinci kazananı, savaşın ABD açısından gizli hedefi olan Çin’dir. Savaş tecrübesi olmayan Çin Ordusu İran’ın asimetrik silahlarının etkisinden ders çıkarmayı bilecektir. İkinci kazanan ise üzerindeki ambargoların hafifletildiği ve artan petrol fiyatı nedeniyle kazancını katlayan Rusya’dır.

 

Savaşın Sonucu

Ateşkes, iki tarafın da eksiklerini tamamlama, savaşın devamına hazırlanma için verdikleri bir maç arasıdır. Karşılıklı sunulan anlaşma maddeleri müzakere edilebilir görünse de tarafların nihai beklentilerinin karşılanmayacağı değerlendirilmektedir. İran’ın gelecekte farklılık ve üstünlüğünü sağlayacak olan nükleer kabiliyet ve füze yeteneklerinden vazgeçmesi düşük ihtimaldir. ABD açısından masadaki ilk amaç Hürmüz’ün açılmasını sağlamak olacaktır. Salt bu sonuç ABD kamuoyunda savaşın sorgulanmasına neden olacaktır. Ateşkes süresince savaşın kalan kısmına iyi hazırlanmadıkları takdirde, İsrail’in bölgesel ABD’nin küresel aktör olma özelliğinin aşırı derecede erozyona uğrayacağı aşikardır. Ateşkes görüşmeleri sonucunda üç ihtimal ortaya çıkacaktır: Barış Anlaşması : Düşük Olasılık Yüksek Yoğunluklu Savaş (ABD-İsrail ikilisinin mutlak galibiyeti, İran’ın mutlak mağlubiyeti): Düşük Olasılık Düşük Yoğunluklu ve Uzun Vadeli Savaş (İran’ı yıpratma, bölge ülkelerini ABD-İsrail’e bağımlı kılma, Çin’in İran’dan kazanımlarını aşındırma): Yüksek Olasılık İran’ın yüksek yoğunluklu savaştaki tepkisi; (1) Hürmüz’ün uzun süre kullanılamayacak şekilde fiziki olarak kapatılması, (2) Körfez ülkelerinin petrol/doğalgaz ve su üretim altyapısının imha edilmesi, (3) Bölgedeki tüm ulaşım ağının hedef alınması, deniz ve hava limanlarının işlemez hale getirilmesi, (4) ABD’nin bölgedeki askeri varlığının hedef alınması, (5) İmkanı dahilinde İsrail’in nükleer tesislerinin hedef alınması şeklinde sıralanacaktır. Ateşkesin barışa dönüşmemesi ve yüksek yoğunluklu bir savaşın devamı durumunda, 1979’da kurulan İran’ın kaybedeceklerinin ABD’nin kaybına göre daha az olacağı değerlendirilmektedir. İran yeniden benzer seviyede bir devlet kurma imkanını saklı tutarken, ABD dünya liderliğini kaybetmiş olacaktır. Önümüzdeki dönemde nükleer söylemler artabilir, ancak nükleer eşiğin aşılması düşük ihtimaldir. Nükleer silah kullanımı hem Körfez ve İsrail açısından istenmeyecektir hem de diğer nükleer güçler için emsal teşkil edecektir. Hürmüz Boğazı’nın açık bulundurulması şartıyla, savaşın düşük yoğunluklu çatışma şeklinde devam etmesi ABD ve İsrail’in istediği bir durum olacaktır. Hürmüz’ün açık kalması durumunda hidrokarbon üretimi ve satışı yapan Körfez ülkeleri ile bu kaynaklara güvenli ve ucuz erişim isteyen ülkeler ABD’yi sıkıştırmayacaktır. En büyük tehlike en yakın tehlike yaklaşımından dolayı, Ateşkes görüşmelerinde Hürmüz haricindeki maddeler bu ülkeler açısından çok da önem taşımayacaktır. Uzun vadeye yayılmış düşük yoğunluklu savaş; İran halkını yoracak, Çin ve Rusya’nın İran’ı gözden çıkarmasına sebep olacak, aylar/yıllar içerisinde İran medeniyeti Afganistan, Lübnan, Irak ve Suriye’de olduğu gibi yerle bir edilecek, İran yüz yıl gibi bir süre kendine gelemeyecek seviyeye indirgenecek, bölge ülkeleri baskı altında tutulmak suretiyle ABD ekseninden kopmaları ve Çin’e yönelmeleri önlenecektir. Savaşın düşük yoğunluklu olarak devam etmesi, hidrokarbon bağımlısı ülkelerin yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesine neden olacak ve hidrokarbon kaynakların önemini yitirmesine neden olacaktır. ABD için risk teşkil eden bu durum, Çin’in yenilenebilir enerji sektöründe dünya lideri olması gibi bir sonuç doğurabileceği öngörülmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaşın tek boyutlu olmadığı ortadadır. Savaşın küresel ekonomi üzerinde etkili olduğu, tarafların konvansiyonel silahlarının galibiyet için yeterli olmadığı, dron ve füze teknolojisi ile insansız sistemlerin asimetrik etki yarattığı ve savaşın gidişatında belirleyici rol oynadığı, coğrafyanın askeri planlamada göz ardı edilemez olduğu, günümüz savaşlarında salt askeri gücün yeterli olmayacağı kanıtlanmıştır.

Yazımızı Clausewitz'in üçlemesine atıfla sonlandıralım. ABD halkının bu savaşa tutkusunun yüksek, ordusunun savaşma isteğinin yeterli ve hükümet aklının mantıklı hareket etmediği iddia edilebilir. İran halkının savaşı başlatanlara nefret duyduğu, ordusunun direndiği, hükümet politikasının ülkeyi birleştirici olduğu söylenebilir. İsrail’in zorlaması ile devam edilecek bir savaşta Amerikan halkının yönetimden uzaklaşması, İran halkının ise rejimine sadakatinin artması gibi asimetrik bir sonuç doğuracağı öngörülebilir. Savaşın kazananı olmayacağı yaklaşımından hareketle; ABD ana karasında fiziki tahribat yaşanmasa da ekonomik ve manevi tahribat yaşanacağı, İsrail’in kısmen, İran’ın ise büyük oranda fiziki tahribata uğrayacağı kuvvetle muhtemeldir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI