Birkaç yıldan beri Almanya özelinde Avrupa Türklerini kenardan seyrediyorum: Giderek sesi cılızlaşan STK temsilcileri, hafızalardan silinen kanaat önderleri ve bir-iki istisna dışında, sadece kendi mahallesinde ahkâm kesen kelâm ve kalem erbabı… Görünen o ki, yıllar önce kabileci zihniyetle yürütülen teşkilatçılığa ve ortak değerlerin kişi ya da kuruluş adına araçsallaştırılmasına karşı uyarılarımız dikkate alınmamıştır maalesef.
Kuruluşlarda ileri görüşlü idarecilerin ve toplum temsilcilerinin sayısı azaldıkça görüş mesafesi düşer. Hâl böyle olunca, gündelik işler ve içe dönük tartışmalarla tüketilen enerji ve gereksiz harcanan zaman, gelişmelerin gerisinde kalan kuruluşların varlık sebebinin tartışılmasına zemin hazırlar. Diğer ülkelerdeki gelişmeleri bilmem ama Almanya’daki Türk toplumunun hatırı sayılır bir kesiminin, çoğulcu toplumun orta yerlerine terfi edebilmiş yazar, sanatçı, siyasetçi, akademisyen ve iş insanı olarak varlığından buradaki kuruluşlarımız ne kadar haberdardır?
“Bizden biri”nin bir akademisyen veya ilim insanı olarak elde ettiği başarıyla gurur duymanın bize pek faydası olmaz! Çoğunluk toplumun içinde azınlığın varlığı, niceliğiyle değil niteliğiyle orantılıdır. Yani sayı ya da büyüklükle değil, kaliteyle, belli özelliklere sahip olmakla doğru orantılıdır. Özellikle kendilerini “İslâmî Kuruluş” olarak gören veya “cami cemaati” diye adlandırılan çoğunluk kesim, kendi içinden çıkan bu nitelikli azınlığın yardımını ve desteğini almadıkça “vasıfsız çoğunluk” statüsünde kalmaya ve muamele görmeye mahkumdur. Kendi küçük dünyasında olmaktan dolayı mutmain olan ve kendince mensubu olduğu kesime hizmet ettiğine inananların, değil onların yardımına ihtiyaç duymak, semtlerine uğramalarından bile rahatsızlık duyarlar. Aydın olmak sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi gerektirir. Kerameti kendinden menkul “Bizimkiler”, ezber bozucu şeylerden ve eleştirilmekten hiç mi hiç hoşlanmazlar.
Yeni nesillerin önüne ne koyacaksınız?
Yüz yıllardan beri nakletmekten öte camilerde yeni bir söz söylenmediğinden hem camiye gider hem de hocayla “kavga” ederiz. Zaten mabetlerde yeni bir söz söylenmiş olsaydı, düşünce dünyamız kadar toplum hayatımız da şimdikinden çok daha ileri bir seviyede olurdu.
Almanya’daki camilerde görev yapan imamların Türkçe’nin yanı sıra Almanca da hutbe okuması sevindirici bir gelişme olmakla birlikte, okunan hutbenin, yapılan vaazın içeriği kadar, konuşan hocanın kafa yapısında da maalesef hiçbir ilerleme yok. Yeni nesillerin hocası, dernek başkanı, kanaat önderi olarak onların önüne ne koyuyor, onlara ne söylüyor veya yarınlarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Yeni bir söz söyleyemeyeceğinizi bildiğim hâlde bu soruyu yöneltiyorum ki, bunun ezikliği ve eksikliği hissedilsin.
Asıl gayesi; temsil ettiği toplumun, birlikte yaşadığı çoğulcu toplumla uyum içinde yaşarken kültürel varlığını da yaşatmak olanlar, nitelikli insanlara kapılarını açmak ve onlarla birlikte geleceği inşa etmek gibi bir sorunlulukları var. “Efendim davet ediyoruz ama gelmiyorlar,” gibi bir savunmanız veya sizin gibi düşünmeyen, dünyaya farklı pencereden bakanlardan uzak durma gibi bir lüksünüz olamaz. Temsil ettiğiniz kitleyi heyecanlandıracak yeni düşünceniz varsa, genç nesillerin ilgisini uyandırabilir, onlarla yol kat edebilirsiniz. Değilse; niceliğiniz/sayınız aynı kalsa da, niteliğinizi kaybederek kuru kalabalık olarak kalırsınız.
Bir azınlığın varlığı, ancak temsil kabiliyeti yüksek insanlar ve orta sınıfa terfi etmiş kitlesiyle kabul görür.