?>

Mahalleden Biri Olmak

Mahmut Aşkar

5 saat önce

Düşünce, mahalle baskısına maruz kaldığı veya itibar görmediği yerden kaçar. “Bizim mahalle”nin bir kısım düşünürü itibar görmemesine ve özgürce düşünce üretmesine otosansür uygulamak mecburiyetinde kalmasına rağmen, hâlâ “mahalle”yi terk etmedi.

Bir ara sosyal medyada bir cümlelik şu görüşümü paylaşmıştım: “Yaşadığı çağı idrak edemeyen ‘Müslüman’dan, zamanın ruhuna hitap eden bir İslâm anlayışı çıkmaz.” Eski dava arkadaşlarımın birinin, “Attığın taşlar hep bize değmesin kardeşim!” diye nazikçe karşılık vermesinden, duyulan rahatsızlığın boyutunu anladım. “Biz”den kasıt, “Müslüman”dı. Evet, arkadaşım doğru anlamıştı: Eleştirim, “İslâmî” kesim denilen adrese veya kendini diğerlerinden daha çok “Müslüman” görenlere yönelikti fakat bu eleştiri, “taş atma” olarak algılanmıştı. İddiamı tekrarlıyorum: Yaşadığı çağı idrak edemeyen Müslümandan zamanın ruhuna hitap edecek bir İslâm anlayışı çıkmaz. Bunun tersi olmuş olsaydı zaten İslâm dünyası bugünkü gibi tarumar olmazdı. Batı’nın fikren tıkandığı bu çağda, zamanın ruhuna hitap edecek bir İslâm anlayışı; sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın yararına yeni bir dünya tasavvuru sunabilecek potansiyeli bünyesinde barındırmaktadır.

Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlığı bir kimlik olarak gören veya İslâm’ı kendi dünya görüşü için referans olarak kullanan kesim artık siyasette olduğu kadar iktisadî hayatta ve medya dünyasında da erk sahibi, yani iktidardır! Mağdur, sesi kısılmış, devlet imkânlarından mahrum bırakılmışlık ve garip gurebalılık dönemi artık dünde kaldı. Şimdi “Müslüman”ın iktidarla, makamla, şöhretle, parayla imtihanında yanlış ve eksiği söyleyince, başka bir ifadeyle, aynayı kendimize tutunca, “bizimkilere” taş mı atmış oluyoruz?...

Müslümanın para, makam ve kadınla imtihanında kırık not aldığını söyleyen daha tanıdık bir isim şöyle diyor: “Şunu görelim, bizim para, makam ve kadın açlığımız var. (…) Para ve makamı paylaşamayınca birliğimiz dağıldı.”  Yazının devamında yazarın; “Allah’ın dini, yeri, göğü, ölümü açıklarken, bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki, kardeşler arasındaki ihtilafı bile çözemiyor. (Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 14.06.16)” diye dert yandığı, bizim de, “yaşadığı çağı idrak edemeyen Müslüman” olarak nitelediğimiz dindardan, zamanın ruhuna hitap edecek bir İslâm anlayışının çıkmayacağını söylememiz, birbirini tamamlayan tespitlerdir.

Evrensel bakış

“Güneş bayrağımız, gökyüzü çadırımız” diyen (İslâm öncesi) Türk hakanlarından, “İlay-ı Kelimetullah” diye kendine bir yüce hedef (kızılelma) koyan Osmanlı sultanlarına uzanan tarihî seyirde bir cihanşümullük yani evrensellik mirasına sahibiz. Buna ilaveten, İslâm gibi zaman, coğrafya, ırk veya ülke ötesi kuşatıcı bir dine mensubuz. Türkistan/Horasan’dan kalkıp Rumeli’ye (Roma diyarına) göç etmişiz ve kadim medeniyetlerin yurdunda asimile olarak onlara dönüşmemiş, tam tersine onları zamanla kendimize dönüştürmüşüz. İşin en güzel tarafı; bir tarafta Moğol İstilaları, diğer tarafta Haçlı Seferleri yüzünden kan gövdeyi götürdüğü bir zaman diliminde, Diyar-ı Rum’u Anadolu’ya dönüştürürken, kılıç zoruyla değil, gönül rızasıyla yapabilmişiz. Millet olarak bu maharetimizi, kullandığımız evrensel dile borçluyuz. Bugünkü dünyanın, özellikle de Müslümanların ahvali dünkünden daha beterdir.

Çok dindar olup olmadığından bağımsız olarak, bu medeniyet mirasının veya mensubu olduğu tarihî birikimin farkında olan herkese ben sorarken, herkesin de kendisine şu soruyu yöneltmesini temenni ediyorum: Evrensel bir medeniyetin özünü oluşturan İslâm’a mensup bir millet olarak biz Müslüman-Türkler, niçin evrensel bir dil kullanamıyoruz? “Evrensel dil”den kastımız; kucaklayıcı ve kuşatıcı bir görüşe, uygulanabilir bir inanç ve imana sahip olmak, insanlığın ortak değerlerini özümsemektir. İnsana, “âlemin özü ve yaratılmışların göz bebeği” zaviyesinden bakabilseydik şayet, kan ve gözyaşının dinmediği Müslüman ülkeler yerine, huzur ve barışın hâkim olduğu ve dünyaya örnek bir İslâm âleminden bahseder olacaktık.

Meselâ, “Barış Dini”ne mensup olanlar evrensel bir barış dili geliştirebildi ve hayata geçirebildiler mi? Çevrecilik konusu kadar insan hakları konusunda da niçin Batı’da başlatılan oluşumların kötü bir taklitçisi olmanın ötesinde bir varlık gösteremiyoruz? Daha ne kadar kendimizle yüzleşmekten kaçacağız?

YAZARIN DİĞER YAZILARI