?>

Yapay zekâ ile yaşamak ama insanlığımızı ve imanımızı koruyarak

Nur HAKTAN

3 saat önce

Yapay zekâ artık hayatımızın ta içinde. Ondan her alanda bilgi almak, düşüncelerimizi düzenlemek, kendimizi ve başkalarını tanımaya çalışmak ve farklı bakış açıları kazanmak mümkün. Mesele yapay zekâdan uzak durmak değil; onu insanlığımızı ve kulluğumuzu zedelemeden, hatta kendimizi daha da geliştirecek şekilde kullanabilmek.

İnsan, kendisine sunulan teknolojik imkânları kullanırken hayatı gözden kaçırmamalıdır. Çünkü insan yalnızca bilgiyle yaşayan bir varlık değildir; toprağa, tabiata, kendine, insana, nesle ve bütün bunların yaratıcısı olan Allah’a karşı sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Bakara Suresi 205. âyetinde şöyle buyrulur:

“O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.”

Müfessirler, “ekin ve nesil” ifadelerini yeryüzündeki düzen ve insan hayatının devamlılığı açısından önemli iki alan olarak ele almışlardır. Bugün bu ayeti doğrudan yapay zekâya ilişkin bir hüküm olarak okumak doğru olmaz. Ancak ayetin işaret ettiği “ıslah ve ifsat”, yani hayatı korumak veya bozmak arasındaki ahlâkî ayrım, teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmemizi gerektirir. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırma yanılsamasıyla bizi tabiattan, insanlardan ve kendi iç dünyamızdan uzaklaştırıyor mu? Üzerinde durulması gereken husus, teknolojiyi reddetmek değil; onun hayatımıza neleri katabileceğini ve bizden neleri götürebileceğini fark edebilmektir. Bir kediyi sevmekten mahrum kalmaya değecek bir kazanç mı bu?Harflerin koridorlarında kaybolmaya dayanılası bir yalnızlık mı?

Yapay zekâ, insanlığın geliştirmiş olduğu en güçlü bilgi araçlarından biridir. Ancak bilgi edinmek ile ilişki kurmak aynı şey değildir. İnsan, ilişkisel bir varlıktır. Bir dostumuzun yalnızca söylediklerini değil, sesindeki kırıklığı da duyarız. Bazen yüzündeki bir ifadeden, konuşmasındaki bir duraksamadan, hiçbir şey söylemese bile yaşadıklarına dair çok şey fark ederiz.

Yapay zekâ bize bilgi verebilir, düşüncelerimizi anlamlandırmamıza yardımcı olabilir; fakat bir dostun, bir akrabanın veya bir yakının her hâline şahitlik etmek bambaşka bir yaşantıdır. Çünkü insan ilişkisi yalnızca bilgi alışverişinden değil; emekten, güvenden, aidiyetten ve paylaşmaktan oluşur.

Hallâc-ı Mansûr’a atfedilen, “Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.” sözü, insanın şahitliğe ve anlaşılmaya yoğun bir şekilde ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. Belki de insanın insana iyi gelmesinin en önemli taraflarından biri budur: Bazen çözüm sunmak değil, orada olmak; anlatılanı duymak, anlatılamayanı sezmek ve “Senin yaşadığını görüyorum.” mesajını verebilmektir.

İnsan ilişkilerinin ne kadar katmanlı olduğunu anlatmak için William James’e atfedilen bir söz vardır: “İki kişi karşılaştığında aslında altı kişi karşılaşmış gibidir.” Buradaki altı kişi, her iki insanın birbirini ve kendisini farklı biçimlerde algılamasına işaret eder. Benim kendimi gördüğüm kişi, senin beni gördüğün kişi ve gerçekte olduğum kişi birbirinden farklı olabilir. Aynı durum senin için de geçerlidir. Yani karşımızdaki insan, bize anlattığı veya bizim onda gördüğümüz kadarıyla sınırlı değildir. Onun kendisini nasıl gördüğü, bizim onu nasıl gördüğümüz ve bütün bunların ötesinde gerçekte kim olduğu arasında farklar bulunabilir.

Bir insanı tanımak demek; zaman içinde onu gözlemlemek, değişimlerine şahit olmak, onun hakkında kimi zaman yanılmak ve yeniden anlamaya ve bağ kurmaya çalışmak demektir.

Yapay zekâ ise kendisine sunduğumuz bilgiler ve konuşmanın bağlamı üzerinden bize bilgi verir. Bu nedenle ilişkilerin yerine değil, ilişkilerin yanında hayatımızda yer almalıdır. Çünkü Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi:

“Müslüman, Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz...”

(Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Ses sanatçısı Teoman’ın şu sözleri hayata şahitliğin önemini anlatır bize:

“Ben yapay zekâya sunmamaya çalışıyorum kendimi. Kızımın kahkahasına, bisiklete, dalgaları seyretmeye, rüzgârın etkisine... Benim bu hakikatin can çekiştiği dünyaya cevabım, formülüm bu işte.”

Bu mecralarda bilgi edinirken mahremiyet ve emanet gibi kavramlar da önemli bir ahlâkî mesele olarak karşımıza çıkar. “Yeni bir imkân karşısında kadim ahlâkımızı nasıl koruyacağız?” diye kendimize sormalıyız.

İnsan, kendi iç dünyasını veya başkalarının hayatına dair bilgileri bir teknolojiyle paylaşırken de ilkeli tutumunu korumalıdır. Dinimizin kişiliğin dokunulmazlığı prensibine uygun davranmalı; gıybet, tecessüs, ifşa ve mahremiyet gibi hususlardaki ölçülerini sık sık hatırlamalıdır.

Gerçek hayatta söylememesi gereken bir şeyi, yapay zekâ ile yazışırken de söylememelidir. Kişisel ve özel bilgileri vermeden, insan onuruna ve saygınlığına aykırı ifadeleri kullanmadan meramı anlatmak, her yerde olduğu gibi burada da önemlidir. Karşısında nasıl olsa bir insan bulunmadığı düşüncesiyle üslubun bozulması bir vebaldir. Sorular, adalet duygusundan uzaklaşmadan, kötüleyici, küçümseyici bir dil kullanmadan sorulmalıdır. İnsanın kullandığı dil, önce kendini biçimlendirir. Maksat üzüm yemekse, bağcıyı dövmenin, kötü söz söylemenin kimseye bir hayrı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen ve yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”

(Kāf, 50/18)

Bir başka mesele de yapay zekânın verdiği cevabı mutlak doğru kabul etmemektir. Yapay zekâ, kendisine sunulan bilgilerden ve konuşmanın bağlamından hareketle cevap üretir. Bu nedenle aynı soru, farklı kişiler tarafından sorulduğunda farklı cevaplarla karşılaşmak mümkündür. Bu durum bize, yapay zekânın yalnızca bir bilgi deposu gibi düşünülmemesi gerektiğini gösterir.

Üstelik yapay zekânın kendisinin bir dini veya kişisel inancı yoktur. Bu nedenle onun verdiği cevapları insanın kendi inanç dünyasının yerine koyması doğru değildir. İnsan, yapay zekâdan faydalanırken kendi kültürünün, inançlarının ve değerlerinin de farkında olmalıdır. Özellikle dinî konularda aldığı bilgileri güvenilir kaynaklarla karşılaştırmalı ve gerektiğinde ehil kimselere danışmalıdır. Yapay zekâ burada bir rehberin değil, ancak yardımcı bir aracın yerini alabilir.

Belki de bunun için günümüzde yeni bir tür yapay zekâ okuryazarlığına ihtiyacımız vardır. Nasıl medyadan gelen her bilgiyi doğru kabul etmiyorsak, yapay zekânın sunduğu her cevabı da sorgulamadan benimsememeliyiz. Onu nasıl kullandığımız, ondan ne istediğimiz ve aldığımız bilgiyi nasıl değerlendirdiğimiz önemlidir. Kur’an-ı Kerîm bu konuda bize önemli bir uyarıda bulunur:

“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamanız için o haberin doğruluğunu araştırın.”

(Hucurât, 49/6)

Âyet-i kerîmenin özellikle “bilmeden” ve “pişman olmamanız için” ifadeleri, bugün üzerinde yeniden düşünmemiz gereken bir ahlâkı hatırlatır: Bir bilgi bize ulaşmış olabilir; fakat bize ulaşmış olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Yanlış veya eksik bir bilgiyle hareket etmek, yalnızca kendimizi değil, başkalarını da zor durumda bırakabilir. Bu nedenle yapay zekâdan aldığımız bilgiler karşısında da tahkik ahlâkını korumalı; özellikle insanları, ilişkileri ve dinî meseleleri ilgilendiren konularda duyduğumuzu hemen doğru kabul etmemeliyiz. Duyduğumuz şey güzel söylenmiş, bilgi yüklü ve oldukça ikna edici olsa bile.

YAZARIN DİĞER YAZILARI