İnsan, sabrı çoğu zaman acıyı hissetmemek sanır. Canı yanarken gülümseyebilmeyi, gözyaşını içine akıtmayı ya da hiçbir şey olmamış gibi davranmayı ister, güçlü olmanın böyle bir şey olduğunu düşünür. Oysaki Allah, insanı duygularıyla birlikte yaratmıştır. Üzülen bir kalp, özleyen bir gönül, felaketler karşısında derinden sarsılan benlik, sabırsızlığın değil, insan olmanın tabiî sonucudur. Çünkü sabır, acıyı hissetmemek değil; acıyı hissederken Allah'tan kopmamaktır.
Kur'an-ı Kerim'de sabırdan bahsedilirken insanın zor durumlar karşısında Rabbine yönelmesi halinde çeşitli çözüm yolları keşfedebileceğinin müjdesi verilir. Unutmamalıdır ki insan, Rabbine en içten yönelişini sarsıldığı dönemlerde yaşar.
Hz. Yakup, yıllarca oğlu Yusuf'a ağlamış, hüznünden gözleri görmez hâle gelmişti. Buna rağmen onun sabrı "güzel sabır" olarak anılmıştır. Demek ki gözyaşı sabra engel değildir. Asıl engel, acının insanı Allah'tan uzaklaştırmasıdır.
Belki de bu yüzden peygamberler acıyı inkâr etmediler. Üzüldüler, özlediler, gözyaşı döktüler; fakat hiçbir zaman Allah'tan ümitlerini kesmediler. Sabır, duygusuzlaşmak değil; duyguların içinde yönünü kaybetmemektir.
Sürecin İnşası ve Olgunlukİnsan bazen yıllarca dua eder; emek verir, mücadele eder, bekler. Fakat istediği kapılar bir türlü açılmaz. İşte tam burada şu soru belirir: Allah neden sonucu hemen vermez? Belki de Allah sadece sonucu değil, o sonuca ulaşacak insanı da inşa etmektedir. Nimetin geciktiğini düşünsek de; bu sürecin karakterimizi geliştirdiğini unutmamalıdır. Olgunluk, çoğu zaman sabrın bir meyvesidir.
Hz. Yusuf kıssasını anlatırken çoğu zaman dikkatimizi kıssanın sonuna çeviririz. Babasının gözdesi iken kuyuya atıldı, kuyudan kurtulsa da köle pazarında satıldı, iftiraya uğradı, zindana girdi ve sonunda Mısır'ın hazinelerinin başına geçti. Böyle anlatıldığında zihinlerde fark edilmeden şu düşünce oluşabilir: "Sabredersen sonunda mutlaka büyük bir makam, büyük bir zenginlik ya da büyük bir başarı elde edersin."
Oysa Kur'an'ın vermek istediği mesaj bundan daha derindir. Eğer Hz. Yusuf kuyudan kurtulduktan sonra sade ve mütevazı bir hayat yaşamış olsaydı, hatta ömrünü sıradan bir insan olarak tamamlasaydı, gösterdiği sabır yine değerinden hiçbir şey kaybetmeyecekti. Çünkü onun asıl başarısı Mısır'da önemli bir mevkiye yükselmesi değil, kuyuda da, kölelikte de, iftira karşısında da, zindanda da, Rabbine olan bağlılığını kaybetmemiş olmasıydı.
Sabır Pasif Bir Bekleyiş DeğildirSabrın değeri, sonunda elde edilen dünyevî sonuçlarla ölçülmez. Makam, servet, güç ve itibar Allah'ın dilediğine verdiği nimetlerdir; fakat sabrın gerçek meyvesi, kulun Rabbine olan bağlılığını koruyabilmesidir. İşte bu yüzden sabır, pasif bir bekleyiş değildir. Sabır; çabayı bırakmadan, umudu tüketmeden, kalbi isyana teslim etmeden yürüyebilmektir.
Sabır sadece bir kayıp veya felaket karşısında sarsılan kişinin imtihanı değildir; acı yaşayan kişinin hallerine şahit olanın da imtihanıdır. Acı yaşayan insandan, kendi belirlediğimiz sürede iyileşmesini beklemek de sabırsızlığın bir başka yüzüdür. Çünkü bazı acılar nasihatten önce anlaşılmaya, çözümlerden önce şefkatle eşlik edilmeye ihtiyaç duyar. Bazen yapılabilecek en büyük iyilik, acıyı ortadan kaldırmaya çalışmak değil; acısıyla baş etmeye çalışan insanı anladığımızı kendisine hissettirmektir.
Sabır, bazen acıya katlanmak değil; doğru olduğuna inandığın karardan vazgeçmemektir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Hudeybiye'de yaşanmıştır. İnsanların kayıp olarak gördüğü bir olay, Allah katında bambaşka bir hikmet taşıyabiliyordu. Nitekim Kur'an, bu süreci Fetih suresinde "apaçık bir fetih" olarak nitelendirmiştir.
İbadette Sebat ve KullukSabır sadece musibetler karşısında gösterilen bir erdem değil, kulluğun da ayrılmaz bir parçasıdır. İbadette sebat etmekle de ilişkilidir. Çünkü bazen en büyük mücadele, ister refah içerisinde olsun isterse meşakkat içerisinde olsun kulluğu terk etmemektir.
İbadette sabır, her zaman aynı coşkuyu koruyabilmek değildir. Asıl önemli olan, şevkin azaldığı zamanlarda da ibadet için gayret etmektir. Bir yanı rahatına çekilmek isterken, diğer yanı Rabbine yönelmeye devam eder. Vazgeçen insan savaşmaz; savaşan insan ise yönünü Rabbine dönmüş demektir.
İbadette sabır, bazen duygunun peşinden gitmek değil; doğru bildiğin şeyi, duygun henüz ona eşlik etmese bile yapmaya devam edebilmektir. İnsan bazen namaza isteksiz kalkabilir, bazen de infak ederken nefsinin direndiğini hissedebilir. Fakat bu, kulluğun sona erdiği anlamına gelmez. Aksine, sabrın en görünür olduğu anlar belki de tam bu anlardır.
Çünkü insan ibadeti her zaman başladığı duyguyla bitirmez. Bazen Allah, yolun başında vermediği ferahlığı, yolda yürümeye devam ederken verebilir. İşte bu yüzden sabır, yalnızca bizi zorlayan sınavlara katlanmak değil; kulluğunu duyguların iniş çıkışlarına teslim olmadan sürdürebilmektir.