?>

Sınırsızlığın Sınırında

Orhan Seyfettin KABALI

3 saat önce

Hayatın olağan ritmi içinde insan, sevdiklerinin yanında olmak, onların sevinçlerini çoğaltıp hüzünlerine omuz vermek ister. Başkalarına fayda sağlamak, birilerinin yüzünde tebessüm bırakmak, insan kalbinin taşıdığı en zarif ve en kıymetli duygulardan biridir. Sevgiyle kurulan bu bağlar, yaşamı anlamlı kılar. Ancak bazen, bu saf iyilik hali ve sevdiklerine yetme çabası, kişinin kendi ihtiyaçlarını tamamen unuttuğu bir döngüye dönüşebilir. Günümüz dünyasının o bitmek bilmeyen "her şeye yetişme" telaşı içinde, insan sürekli kendinden tavizler veren, daima "evet" diyen ve herkesi memnun etmeye çalışan sınırsız bir kaynağa dönüşmeye kendini zorlar. Kabul görmek, kırgınlıklara sebep olmamak ve o "iyi insan" halini korumak adına atılan her adım, kişiyi yavaş yavaş kendi benliğinden uzaklaştırır.

Dış dünyanın beklentilerine karşı sergilenen bu uçsuz bucaksız kendini adama hali, aslında içsel tükenmişliğin usulca başlayan ilk adımıdır. Psikoloji bilimi, insanın bu yorucu sınırsızlık denizinde kendine güvenli bir liman bulabilmesi için "sağlıklı sınırlar" kavramına dikkat çeker. Sınır çizmek; toplumda kimi zaman bencillik, soğukluk veya insanları kendinden uzaklaştırmak gibi eksik bir algıyla değerlendirilir.

Oysa psikolojik bir sınır; aşılması imkânsız, yüksek bir duvar değildir. Sağlıklı bir sınır, dış dünyanın yorucu beklentilerinin bittiği yerde başlayan, özenle bakılan bir iç bahçenin etrafına çekilmiş zarif bir çit gibidir. Bu çitin bir kapısı vardır; içeriye sevgiyi, dostluğu, anlayışı ve ruhu besleyen güzellikleri alırken; ağır duygusal yükleri ve yorucu olan her şeyi dışarıda bırakır.

Etrafında bir sınır olmayan bahçe, herkesin kolayca girip çıktığı, çiçeklerin ezildiği ve emeğin ziyan olduğu sınırsız bir alana dönüşür. İnsan kendi ruhsal bahçesinin sınırlarını nezaketle çizmediğinde, o bahçenin neresinde yürüneceğine daima başkaları karar verir.

Psikoloji literatüründe sınır kavramı üzerine fazlaca çalışmaları bulunan Dr. Henry Cloud, sınırları insanın ruhsal dünyasının "mülkiyet çizgileri" olarak tanımlar. Sınırsız ve uçsuz bucaksız bir arazinin güvenliğini sağlamak, oraya bakım yapmak nasıl imkânsızsa, sınırları olmayan bir zihni ve kalbi dış dünyanın yorgunluklarından korumak da öyle imkânsızdır. Kişi, sırf çatışmadan kaçınmak ve uyumlu görünmek için ihlallere göz yumduğunda, yüzeyde huzurlu görünse de iç dünyasında derin bir yorgunluk ve kırgınlık biriktirir. Sınır çizmek; başkalarını değiştirmeye çalışmak değil, insanın kendi içsel huzurunun sorumluluğunu şefkatle eline almasıdır.

Bedensel ve ruhsal bütünlük üzerine çalışan ünlü hekim ve yazar Gabor Maté ise bu konuya çok daha kapsayıcı bir açıdan yaklaşır. Maté’ye göre, insan onaylanma uğruna kendi otantik yapısını bastırıp başkaları için sınırsız bir kaynağa dönüştüğünde, zihnin koyamadığı o sınırı en nihayetinde beden koyar. Suçluluk duygusuyla "hayır" diyemeyen zihnin yerine; zamanla ruhsal yorgunluklar, bedensel ağrılar ve içsel bir geri çekilme hali "hayır" demeye başlar.

Başkalarına sunulan o sonsuz fedakârlık insanın kendi içsel kaynaklarını kuruttuğunda, ortada paylaşılacak sahici ve canlı bir sevgi de kalmaz.

Batı psikolojisinin analitik bir çerçeveye oturttuğu bu bireyselliği muhafaza etme fikrini, Doğu'nun büyük felsefecisi ve şairi Halil Cibran, insan ilişkilerindeki o hassas dengeyi anlatırken muazzam bir zarafetle dile getirir. Cibran, çok derin bir sevginin bile kişileri sınırları olmayan tek bir varlığa dönüştürmemesi gerektiğini şu anlamlı benzetmeyle ifade eder: "Birlikteliğinizde mesafeler bırakın ki, cennetin rüzgârları aranızda esebilsin. Birbirinizi sevin ama aşk tutsağı olmayın... Birlikte şarkı söyleyip dans edin, eğlenin ama birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin. Tıpkı aynı müzikle titreşen ama kendi başlarına duran lavta telleri gibi...

Tapınağın sütunları da ayrı durur; çünkü meşe ağacı ile selvi, birbirinin gölgesinde büyüyemez." Halil Cibran'ın da işaret ettiği gibi, sağlıklı bir ilişki, iki insanın sınırsızca birbirinin içinde eriyip kaybolması değil, kendi kökleri üzerinde sağlam duran iki güçlü ağacın yan yana huzurla nefes alabilmesidir. Bireyin kendi alanını koruması, ötekini reddetmek anlamına gelmez; aksine bu durum daha sahici, daha saygılı ve çok daha dengeli bir bağ kurmanın yegâne yoludur.

İnsanın kendi değerini bilerek, hayatındaki kişilere sınırlarını nezaketle ifade etmesi başlarda büyük bir cesaret gerektirir. "Bunu şu an yapamam", "Bu davranışın beni incitiyor" veya "Şu an kendi alanımda kalmaya ihtiyacım var" gibi cümleler, alışılagelmiş o sınırsız vericiliği durdurduğu için ilk başta karşı tarafı şaşırtabilir. Ancak belirsizliğin ve sınırsızlığın olduğu yerde kaygı büyürken; sınırların net olduğu yerde güven, saygı ve hakiki bir yakınlık filizlenir.

Kendi sınırlarına saygı duyulmasını talep eden insan, zamanla başkalarının sınırlarına da aynı özenle yaklaşmayı öğrenir. Hayatındaki ilişkilerinde o sağlıklı çizgiyi çekmeyi başarabilen insan, rüzgârda oradan oraya savrulan, dışarıdan gelen her talebe göre şekil alan bir yaprak olmak yerine, kökleri toprağa sıkıca tutunmuş, nerede durduğunu ve nereye kadar uzanabileceğini bilen gövdesi sağlam kadîm bir ağaca dönüşür. Sınırsızlığın bittiği o eşikte, insan nihayet kendi alanına döner ve o alanda güvenle nefes almaya başlar.

Ruhundaki yorucu gürültüyü susturup kendi merkezine dönmeyi başaran insan, dış dünyanın bitmek bilmeyen talepleri ve eksiklikler yerine elindeki cevherleri görmeye başlar. Tüketici olmaktan ve "daha fazlası" arayışından kurtulan zihin, olanın kıymetini idrak edeceği yepyeni bir dinginliğe ulaşır. Çünkü insanın kendi sınırlarını şefkatle çizebilmesi, sahip olduğu güzellikleri derinden hissedebileceği o büyük şükür psikolojisinin de sessizce filizlendiği yerdir. İçsel özgürlüğün bu yeni durağı, hayata pürüzsüz bir minnetle bakabilmenin o onarıcı gücünü beraberinde getirir

YAZARIN DİĞER YAZILARI