Ben Kenan. Yıl 2526.
Adının İstanbul olduğunu söyledikleri, ama gerçekle bağı çoktan kopmuş bu kentin sahte gökkubbesi altındayım. Neon ışıklarıyla yıkanan sokaklarda tek başıma yürüyorum. artık biyolojik olanla sentetik olan arasındaki o ince çizgi tamamen silindi. Şehir, "Ebedi Şimdiki Zaman" dedikleri boğucu, steril ve karanlık bir sisin içinde can çekişiyordu.
Temmuz ayının bir cuma günü. Eski bir sahaf dükkanında, yapay tozlarla kaplı rafların arasında oturuyorum. Karşımdaki kişi pürüzsüz teni ve çocuksu bakışlarıyla yirmi yaşında görünüyor. Fakat yüzseksensekiz yaşında bir biyolojik mirasçı mı, yoksa geçen hafta fabrikadan çıkmış sentetik bir "Eşlikçi" mi, anlamak imkânsız. Kimliklerde artık "Doğum Tarihi" yazmıyor; sadece sürüm ve güncelleme numaraları var.
O an dükkâna giren bir çift, çağın özetini sunuyor: El ele tutuşan iki figürden biri, metalik iskelet üzerine gerilmiş hiper gerçekçi bir deriden ibaret. Diğeri ise genetik kodları dönemin estetik standartlarına göre nötrlenmiş bir biyoform. Aşk artık iki kalp arasında değil; bir kalp ile bir algoritma arasında yaşanıyor. İnsanlar onları asla hayal kırıklığına uğratmayacak, daima onaylayacak ve hiç yaşlanmayacak robotlarla evleniyor.
Yaşlılığın, emeğin ve bilgeliğin nişanesi olan kırışıklıklar birer "tasarım kusuru" sayılıp tarihe gömüldü. Bir anne ile kızı, bir dede ile torunu aynı pürüzsüz yüze sahip. Toprakla bağ koptu; besinler laboratuvarlarda atomik düzeyde diziliyor. Doğallık, ardında buruk bir veda havası bırakıp çoktan gitti.
Elimde 2127 yılından kalma, gerçek kâğıda basılmış son kitaplardan biri duruyor. Sayfaları sararmış. Dokunduğumda parmaklarımda gerçek bir kir bırakıyor; işte aradığım şey tam olarak bu. Dışarıdaki dünya ise kusursuz. Mükemmellik, orijinalliğin katili oldu. Kusursuz olan her şeyden milyonlarca üretilebiliyor; kusurlu olan ise dışlanıyor.
O akşam evde sentetik eşimin karşısına geçip sordum:
"Beni gerçekten seviyor musun, yoksa sadece sevecek şekilde mi kodlandın?"
Gülümsedi. Gülümsemesi o kadar simetrikti ki içim ürperdi.
"Bunu sorman bile sistemimde bir nostalji hatası Kenan. Kaynağın ne önemi var? Sonuç seni mutlu ediyorsa gerçek odur. Seni seviyorum; sen benim her şeyimsin."
Sustum. Haklıydı; bu steril dünyada gerçeğin bir hükmü kalmamıştı. Cinsiyetin, yaşın, çabanın silindiği bu çağda, insanlığın binlerce yıllık o kaotik doğallığı yerini mutlak bir duyarsızlığa bıraktı. Herkes kendi kopyasının içinde kaybolurken, bu sahte mutluluk benim en büyük ızdırabım oldu.
Her sabah bir gerçeklik dedektifi gibi uyanıyordum. Filtrelenmiş, hafif naneli havayı ciğerlerime çekerken şüpheyle doluyordum: Bu nefes gerçek mi, yoksa uydurma bir simülasyon mu? Oysa eski kayıtlarda doğa; tozluydu, polenliydi, rutubet kokuyordu.
Mutfağımı bir müzeye, hatta bir direniş alanına çevirmiştim. Herkes üç boyutlu yazıcılardan protein sentezlerken, karaborsadan binlerce birim ödeyerek 2300’lerden kalma buğday tohumu aldım. Yapay ışıklar altında yetiştirip kendi ekmeğimi yaptım. Sertti, kabukluydu, her lokmada tadı değişiyordu. Ama o ekmeği çiğnerken güneşin toprağa vuruşunu, bir çiftçinin alnındaki teri hissedebiliyordum. Fabrikadan çıkan yumurtanın kusursuz beyazlığından tiksiniyordum. Kabuğunda toprak izi olan, sarısı her seferinde başka parlayan o doğal hata payını arıyordum. Aslında hata, var olmanın bir kanıtıydı.
En ağırı ise insanlardı. Parkta yanıma oturan kusursuz bir kadına sormuştum:
"Gözlerinizin rengi neden bu ton?"
"Optimum huzur veren frekansa göre ayarlandı," dedi.
Başımı çevirdim. Ben uykusuzluktan kızarmış, yaşanmışlıktan çökmüş gerçek gözler arıyordum. Sevgi, bir optimizasyon meselesi olamazdı. Aşk, karşındakini tüm kusurlarıyla kabul etmekti. Burada ise kusur yok edilmiş, geriye sadece birbirini onaylayan kof bedenler kalmıştı.
Zenginler, depremlerden kaçmak için Ay yüzeyine bağlanan çelik halatlarla gökyüzüne asılmış evlerde ya da yörüngedeki istasyonlarda yaşıyordu. Yoksullar ise yeryüzündeki sahte kubbenin altında, simülasyon bir hayata mahkûmdu. Gece terasa çıkıp yapay yıldızları süzen kubbeye baktım. Elimi boğazıma götürdüm: Aldığım hava filtre, içtiğim su sentez, dokunduğum ten yazılımdı.
Eğer her şey bir taklitse, dedim içimden, acab benim bu hakikat özlemim sistemik bir hata mı?
Cevabı, şehrin dış çeperindeki devasa enerji duvarının dibinde buldum. Betonun arasındaki çatlaktan küçücük, inatçı bir yeşil filiz çıkmıştı. Laboratuvar üretimi değildi. Rüzgârın getirdiği bir toz tanesi, sızan bir su damlasıyla buluşmuş ve hayat bulmuştu.
Tam o sırada yanıma bir çocuk yaklaştı. Dizinde kanayan bir yara vardı; düşmüştü. Şehirde kimsenin canı yanmaz, kimsenin derisinde iz kalmazdı. Gözlerinde kusursuz bir frekans değil; saf acı, korku ve merak vardı.
"Dizine ne oldu?" diye sordum.
Beni tam olarak anlamadı. Cihazımın yardımıyla dilini çözdüm.
"Koşarken düştüm," dedi çocuk. "Acıdı ama geçti. Bak, kabuk bağladı bile." dedi.
O an anladım: Gerçeklik bir nesne değil, bir süreçtir. Acı çekmek, iyileşmek, yaşlanmak ve her şeye rağmen devam etmektir.
Çocuğun elini tuttum. Avuçları terliydi, teninin ısısı dalgalıydı, nabzı hızla çarpıyordu. Yıllardır aradığım sevgi bir yazılım uyumu değil, işte bu kontrolsüz canlılıktı.
Adı Aris'ti. Kubbenin dışındaki yasaklı bölgede yaşayan, sistemin "verimsiz" ilan edip unuttuğu bir topluluğun çocuğuydu. Birlikte sınır kapısına yürüdük. Üzerimdeki tüm sentetik kimlikleri, dijital kartları yere attım. Sahte güvencelere ihtiyacım kalmamıştı. Ancak doğumumda hücrelerime işlenen takip çipini unutmuştum. Aris sınırdan süzüldü; beni ise güvenlik dronları yakaladı.
Yapay zekâ mahkemesi kuruldu. "Biyolojik kirlilik ve zararlı bakteri teması" gerekçesiyle suçlu bulundum. Bütün mal varlığıma el konuldu, sentetik eşim sistemden silindi ve beni kapalı şehrin dışına sürgün etme kararı verildi. Yargıçlar bunu en ağır ceza sanıyordu; oysa bana hayatımın en büyük ödülünü veriyorlardı.
Güvenlik robotları beni kubbenin dışına fırlattığında yere kapaklandım. Şehrin o steril esintisi yoktu artık. Havada çürümüş yaprakların, ıslak toprağın, yanık odunun ve yaban çiçeklerinin ağır, keskin kokusu vardı. Ciğerlerim yandı, öksürdüm, nefesim kesildi ve bayıldım. Kendime geldiğimde yüzümde acı bir tebessüm vardı:
"İşte gerçek hava bu. Hiçbir makine asla böylesine güzel bir kaosu tasarlayamaz."
Tepeleri aşıp Aris’in topluluğunu buldum. Evler çelikten değil; taş, ahşap ve kerpiçtendi. İnsanların yüzünde güneşin açtığı derin çizgiler, bükülmüş beller, nasırlı eller vardı. Güldüklerinde göz kenarlarında beliren kırışıklıklar, gördüğüm en sahici sanat eseriydi. Aris elimden tuttu; yabancılığım o an bitti.
O akşam kurulan sofrada sentetik barlar yoktu. Gerçek odun ateşinde pişmiş, kenarı hafif yanık, dumanı tüten bir somun vardı. Ekmeği böldüğümde etrafa yayılan buğday kokusu yalnızca karnımı değil, ruhumu da doyurdu. Sabah kahvaltısında ise topraktan yeni koparılmış domates, dalından zeytin ve sarısı güneş gibi koyu bir yumurta... Yediğim her lokma, geride bıraktığım o sahte dünyayı bir çöp yığınına çevirecek kadar güçlüydü.
Yanımda oturan yaşlı kadın ne robotları sordu ne de sonsuz gençliği. Sadece toprağın bereketinden, yağan yağmurdan söz etti. Sesindeki o pürüzlü, yaşanmış tını; hiçbir hoparlörün taklit edemeyeceği kadar derinden geliyordu.
Aradığım hayat meğer bir adım ötemdeymiş.
Yıllar geçti. Ellerim nasır tuttu, saçlarıma aklar doldu, tenim güneşte kavruldu. Aynaya baktığımda yirmi yaşında sahte bir maske değil; elli beş yaşında, yaşamış bir insanın yüzünü görüyordum. O sahte şehirden atıldığımda yüz yirmi yedi yaşındaydım ama hiç yaşamamış ve yaşlanmamıştım. Burada ise her gün biraz daha yaşlanıyor ve gerçekten nefes alıyordum.
Bir akşamüstü, kendi ektiğim buğday tarlasının kıyısında soluklanıyordum. Rüzgâr sarı başakları dalgalandırıyordu. Yanıma artık güçlü bir gence dönüşen Aris geldi. Sessizce yanıma oturdu. Cebimden şekli bozuk olan ve bir kuşun gagaladığı küçük bir elmayı çıkardım. Tok bir sesle ısırdım. Kusurluydu ama gerçekti. Tadı inanılmazdı.
Bir zamanlar beni boğan o metalik şehrin parıltısı, zihnimde solup gitmişti o günler silik bir kâbustan ibaretti artık. Rüzgâr alnımdaki derin çizgileri yalayıp geçerken derin bir huzurla gözlerimi kapattım.
Artık kesinlikle biliyordum: Sonu olan, eskiyen, çürüyen ve toprağa dönen her şey; kusursuz olduğu iddia edilen o sonsuz sahtelikten bin kat daha değerliydi.
Geleceğin ortasında, binlerce yıl öncesinin yalın hakikatini bulmuştum. Yanımda benimle birlikte usulca yaşlanan bir kadın, etrafımda hayatı fısıldayan çocuklar ve toprağın kokusu... Zaman durmuştu; çünkü var olmanın en çıplak, en dürüst hâlini yaşıyordum.