Geçmişin Yüklerinden, Geleceğin Kaygısından Kurtul

Kevser KARAARSLAN
Kevser KARAARSLAN
Geçmişin Yüklerinden, Geleceğin Kaygısından Kurtul
09-01-2026

Bazen bir şarkı sözünde, bazen bir fotoğrafın köşesinde, bazen de ansızın gelen bir kokuda takılı kalıyoruz geçmişe. “Keşke”lerin, “ah”ların, “neden böyle oldu”ların içinde sürüklenip gidiyoruz. O sırada fark etmesek de her bir düşünce, bizi bugünümüzden, şu andan uzaklaştırıyor. Geçmişe takılı kalmanın depresyona, geleceğe endişe duymanın panik atak benzeri ciddi rahatsızlıklara neden olduğunu hepimiz artık biliyoruz. Ama işte, bildiğimiz her şey yapabildiklerimiz olmuyor çoğu zaman. Bilmek yetmiyor, uygulamak gerekiyor. Ne kadar “anda kalmalıyım” desek de zihnimiz bazen söz dinlemiyor. Bugünümüzü çalan iki hırsız var aslında; geçmişimizden gelen pişmanlıklar ve geleceğimize duyulan endişeler. İkisi de görünmez iplerle bugünü kendine çekiyor ve biz fark etmeden yaşamın ağırlığı tam da burada birikiyor.

Şu anda belki sen de bu satırları okurken farkında olmadan geçmişteki bir sözü düşündün; bir kırgınlığı, bir utancı, bir pişmanlığı… İçinden “keşke şöyle yapsaydım”, “keşke şöyle deseydim” diye geçirmiş olabilirsin. İşte tam o anda, zihnin geçmişin ağır kapısını aralayıveriyor. Bir nefes almayı denesene şimdi; sadece üç kez, ağır ağır. Bunu yaparken içinden sessizce söyle: “Nefes alıyorum - yaşıyorum - buradayım.” Belki omuzların biraz gevşedi bile. Çünkü kimi zaman böyle küçücük bir duraklama bile “şu an”ın kapısını aralıyor.

Geçmiş, pişmanlıklarla doluysa ağır gelir insana; gelecek kaygılarla doluyken ürkütür. Bugünümüzü çalan iki hırsızın sessizce hayatımıza sızması tam da böyle olur; biri geçmişten süzülen keşke’lerle, diğeri gelecekten yükselen “ya olmazsa”larla. Ve ikisi arasında sıkıştığımızda, bugün elimizden kayıp gider. Sürekli geçmiş pişmanlıklar veya gelecek kaygıları ile yaşamak, anda kalamamanın en belirgin işaretleridir ve bu durum, stres tepkilerini tetikleyen güçlü bir döngü yaratır. Bu cümleyi okurken etrafına şöyle bir bak ; gözüne takılan üç şeyi sessizce fark et; belki pencerenin kenarında bir çiçek, masanın üzerindeki kalem, odadaki ışığın yumuşak tonu… Sonra duyabildiğin iki sesi dinle, belki bir çocuk sesi, belki dışarıdan gelen bir kuş sesi… İşte bu kadar. Zihnin biraz önce neredeyse, şimdi buraya geldi. Bu minik farkındalık oyunu, geçmişin gölgesini ve geleceğin gürültüsünü bir süreliğine susturur.

Peki çare ne? Aslında çok uzakta değil.

Anda kalmak, kulağa havada duran bir öğüt gibi gelebilir. Ama temeli basittir: kendine dönmek, nefesine, duyularına, şu ana… Sabah uyandığında henüz telefonuna bakmadan pencereyi aralamayı dene. Soğuğu ya da sıcağı hisset. Derin bir nefes al ve içinden “bugün buradayım” de. Elindeki fincana uzandığında bir yudumu ağızda beklet, tadını hisset, kokusunu fark et. O birkaç saniyelik yudum, zihnini günün telaşından alıp “şimdi”ye getirir. Bazen o yudumun bile insana iyi gelmesi şaşırtıcıdır; ama hayat çoğu zaman böyle küçük duraklarda saklanır.

Gün içinde zihnin yine geçmişe ya da geleceğe kaydığında yumuşak bir soruyla kendine dön: “Şu an ne hissediyorum?” Belki sandalyede oturmanın sertliğini fark edeceksin, belki ayağının sıcaklığını… Çok küçük detaylar gibi görünür ama bunlar zihnin eve dönüş işaretleridir.

Yürürken adımlarının ritmine kulak vermeyi dene; sol, sağ, sol, sağ… Zihin yine kaçmaya kalktığında nazikçe adımlarına dön. Birkaç saniyeliğine bile olsa, hayatın akışında kendini taşıyan o ritmi fark et. Ve bazen günün sonunda, kendine sessizce şöyle bir cümle kur: “Bugünlük bu kadar yeterli.” Bu cümle geçmişi yumuşatır, geleceği sakinleştirir.

Şimdi gözlerini çok hafif kapatıp içinden söyle: “Geçmişimi anlıyorum, geleceğimi merak ediyorum… ama bugünümü yaşıyorum.” Bu söz zihninden birkaç kez sessizce geçerken, omuzlarındaki yükün hafiflediğini fark edebilirsin. Çünkü geçmiş yalnızca bir öğretmen, gelecek yalnızca bir misafirdir…Ve misafirleri ağırlamanın en güzel yolu, ev sahibi olduğun bugünü korumaktır. Senin evin bugün ve bugün, sen nefes aldıkça var.

Belki şimdi bile bir ferahlık hissettin; yüklerin tamamen gitmiş olmasa bile azalıyor gibi…Belki geçmişin hâlâ orada ama seni değil, sen onu yönlendiriyorsun artık. Belki gelecek hâlâ bilinmez ama kaygı yerine merak hissi ağır basıyor. Bu his, çok büyük bir değişimin ilk adımıdır.

Rahatladın mı biraz? Öyleyse güzel. Çünkü anda kalmak böyle başlar; büyük kararlarla değil, küçük fark edişlerle. Her unutuşun dönüşü, yeni bir ânın içindedir.

Geçmişte büyüklerimizin de dediği gibi: “Olmuşla/olacakla, ölmüşe çare yok.”Kendine boşuna eziyet ettiğinin ve her şeyi kontrol edip değiştirmeye gücünün yetmeyebileceğinin farkına var.

Yine de tüm bunlara rağmen hala andan kopuyorsan sağlığını yokla. Bedenini… Sabah gözlerini açtığında nefes alabilmenin, baktığın şeyi görebilmenin, kelimelerini konuşabilmenin, hatta yürüyebilmenin sana bahşedilen en büyük zenginlik olduğunun, şükür sebebi olduğunun farkına var ve tüm bu sıradanlaştırdığın, sahip olduğun güzellikler için şükret. Mutlu olabilmek için birilerine yada büyük sebeplere ihtiyacın yok. Küçük farkındalıklarla mutlu anlar yaratabileceğinden emin ol.

Ne güzel söylemiş Can Yücel; Ömür dediğin üç gündür. Dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür…

ÖNCEKİ YAZILARI
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?