Göç Kimin İçin Kriz, Kimin İçin Güç?

Taha ÜNALMIŞ
Taha ÜNALMIŞ
Göç Kimin İçin Kriz, Kimin İçin Güç?
12-08-2026

21.yüzyılın başlarından itibaren, dünyada iletişim araçlarının gelişmesi, ulaşım yollarının genişlemesi ile; bir yerden bir yere gitmek çok daha basit bir hale gelmiştir. Küreselleşmenin toplumlarda yarattığı bu devrim ile, artık internette yahut başka mecralarda diğer toplumların yaşantıları, sosyolojileri görülebiliyor; dünyadaki eşitsizlik iki kat göze çarpabiliyordu. Bu eşitsizliklerin, savaşların, ekonomik krizlerin ve siyasal istikrarsızlıkların yarattığı buhran ise milyonlarca insan için göçü bir tercih olmaktan çıkarıp bir çıkış yolu haline getiriyor. İnsanlar kimi zaman daha güvenli, kimi zaman daha müreffeh, kimi zaman da yalnızca hayatta kalabilecekleri bir gelecek arayışıyla yaşadıkları toprakları terk ediyor. Yaşadığımız çağda, ideolojik eksenli ve sosyolojik temelli krizlerin yaşanması da göçün etkileri nedeniyle olmaktadır. Göçün sebep oldukları da kriz yahut büyüme ekseninde gerçekleşmektedir. Peki, göç kimin için kriz, kimin için güç haline gelebilir?

Gelişmiş toplumlar, birçok etken sebebiyle demografik açıdan kriz yaşamaktadır. Doğurganlık hızının yavaşlaması, toplumlarının yaşlanması, iş gücünün azalması, niteliksiz iş gücünün yok olması gibi birçok etken; toplumların dinamikliğini zayıflatmaktadır. Zayıflayan dinamikler de dolayısıyla toplumun işleyişini aksatmaktadır. Ekonomik kriz, arzın zayıflaması gibi birçok iktisadi problemi ortaya çıkarmaktadır. Kısa vadede bunun değişmesinin çok zor olduğunu gören hükümet ve devletler ise dışarıdan, başka ülkelerden gerektiği iş gücünü karşılayacak biçimde insan göçüne izin verebilmektedir. Topluma katılan insanlara vatandaşlık verilmesi yahut çalışma izni ile ülkede bulundurulması ise devletin tercihine bağlıdır. Göçün ekonomide yarattığı dalga, arzın düzelmesi ve devletin kendi üzerindeki emeklilerin maaşını, çalışan nüfusa dağıtma gibi birçok fayda ekseninde yaşanmaktadır.

Göçün kısa vadede yarattığı bu olumlu dalga, uzun vadede ise olumsuz bir yöne çekilebilmektedir. Toplumun içerisindeki sosyolojik yapıya uyum sağlayamayan yahut toplum tarafından dışlanan insanlar, birçok toplumsal soruna da neden olabilmektedir. Yaşanan sorunlar göç ile gelen insanlar ve toplumda halihazırda yaşayan insanlar arasında kırılmalara sebep olabilmektedir. Kırılmalar da ne kadar derinleşirse, ayrışım o kadar görünür hale gelmektedir. Göçün dünyada yarattığı ideolojik kırılma da aşırı sağın yükselişine katkı sağlayan faktörlerden birisi olmuştur. Aşırı sağ ve etnosentrik anlayış, toplumların daha kapalı hale gelmesine ve dışarıdan gelebilecek yabancılara karşı daha muhafazakar, daha şiddet yanlısı bir tutum sergilemesine neden olmaktadır. Bu olumsuzluklar da toplumu kalkındırmak için gelen insanların, toplumun kendisiyle çatışmasını, kısa vadede sağlanan bütün getirilerin uzun vadede kaybolmasını sağlamaktadır.

Göçmenlerin perspektifinden bakıldığı zaman, çalışmak; krizlerin yaşandığı ülkesinden uzaklaşmak ve belki kazandığı para ile geleceği daha iyi bir durumda olan bir ülkede ailesine iyi bir hayat yaşatabilmeyi amaçlamaktadırlar. Göçü kabul eden ve o kırılmayı hisseden insanların perspektifinden bakıldığında ise, işin ideolojik yanı bir tarafa bırakıldığında, göçmenlerin kendi toplumlarına adapte olamayacağını, eğreti duracağını, kendi ülkelerindeki ahlak kodları ile hareket edeceğini, iki ahlaki sistemin çatışmasının da sadece teoride kalmayacağını düşünmektedirler. Avrupa halklarının, Afrika’dan yahut Ortadoğu’dan gelen göçmenlere karşı tutumunu değiştiren bu yargılar, gelen göçmenlerin de radikal olmalarına neden olabilmektedir. Melez bir toplumun inşasını istemeyen iki taraf da diğerini suçlamakta, kendi bakış açılarından haklı olduklarını iddia etmektedirler.

Yazımızın sorusu olan, krizin ve gücün kimin için olduğu sorusu da burada netlik kazanmaktadır. Gelen göçmenlerin sosyolojik ve psikolojik yapıları incelendiğinde, asimile olmayı değil en azından çalıştığı sürede topluma adapte olmayı sağlayabilecek insanların, ekonomiye kazandırılması hükümetlerin hanesine artı yazdırmaktadır. Fakat burada da çıkan sorun ise; gelen insanların hangi yapıda olabileceğini anlamanın çok zor olmasıdır. Bu nedenle bir nevi kumar oynayan, risk faktörlerinin oldukça yüksek olduğunu bilen devletler; yaşanacak krizlerle de başa çıkmayı göze almaktadırlar.

Göçün güç yarattığı toplumların başında ABD gelmektedir. Toplum yapısının halihazırda, kuruluşundan itibaren göçe dayalı olması ve gelen insanların kendi kültürlerinden ekleme yaparak melez bir Amerikan kültürü oluşturmasını hedefleyen ABD, bu artılardan en iyi şekilde faydalanan devlet konumundadır. Fakat kriz yarattığı toplumlar ise daha kapalı olan toplumlar olmaktadır. Dışarısı ile etkileşimi az ve gelen insanların da kültürlerine adapte olmakta zorlanacağı toplumlardır. Dünyanın içerisinde bulunduğu demografik krizler ise, bu güç ve kriz eksenlerini devamlı değiştirmektedir. Göçmen ülkesi olan ABD, göçmen politikalarını değiştirirken, milliyetçiliğin dünyada başladığı yer olan Fransa, küçük bir Afrika’ya dönüşmektedir.

Geçtiğimiz günlerde İspanya’nın üzerine, tabiri caizse, akın akın gelen göçmen dalgası da kısa vadede dahi kriz sayılabilecek bir noktadadır. Devletin planlamadığı, hükümetin sosyal bir alan açmadığı bu insanların toplum içerisinde barınması neredeyse imkansızdır. Uzun vadede ise daha büyük krizler kapıdadır.

Özetle, dünyanın ve gelişmiş ülkelerin yavaşlayan doğurganlık hızının ekonomilerde yarattığı dalgalanma; gelişmemiş ülkelerin artan nüfus oranlarının ise yaşadıkları toplumlarda barınamaması; bir nevi takasa sebep olmaktadır. Afrika’nın ya da Ortadoğu’nun yaşadığı kronik problemlerinin çözülmediği taktirde, her yeni nesil, kendilerine bir gelecek sunmayan dünyadan kaçmanın yollarını arayacaktır. Aşırı sağ daha radikal gelecek, göçmenlerin yabancılığı ise daha derinleşecektir. Kendi içerisindeki sorunları çözemeyen liberalizm ise, başka devletlerin kronik sorunlarına ne kadar kafa yorabilir, o da başka bir sorudur.

ÖNCEKİ YAZILARI
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?