Özel Haber

Savaşın Ortasında Neva'dan İdil'e Üç Farklı Şehir-Üç Ayrı Rusya

Kazan: Cumhuriyet tarihimizin mihenk taşlarından birçok isim bu şehirden çıktı

Savaşın Ortasında Neva'dan İdil'e Üç Farklı Şehir-Üç Ayrı Rusya
21-09-2026 19:55
21-09-2026 20:11

Sabahın erken saatlerinde St. Petersburg’a indiğimizde şehir henüz uyanıyordu. Pulkovo Havalimanı devasa denecek büyüklükte değildi; ama işlek yapısı ve dijitalleşmiş işleyişiyle Avrupa’daki emsalleriyle yarışacak düzeydeydi. Bu ilk izlenim, yolculuk boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkacak bir şeyin habercisiydi: Rusya, dışarıdan bakıldığında sanıldığından çok daha düzenli ve çok daha dijital bir ülke.

Bataklığın üzerinde kitap okuyan bir şehir

Petersburg’da dikkatimi çeken ilk şey insanlar oldu. Metroda, otobüste, tramvayda yolcuların önemli bir bölümü kitap okuyordu. Telefon ekranına gömülenlerin sayısı bizim alışık olduğumuz oranın çok altındaydı. İnsanlar kibar ve yardımsever, giyim tarzları ise gösterişten dekolteden uzak ve ölçülüydü.

İş hayatında yaşlı nüfusun aktif olması da gözümüzden kaçmadı. Emeklilik maaşlarının düşüklüğü, ülkede 2018’de başlatılan kademeli emeklilik yaşı artışıyla birleşince yaşlıları çalışmaya yöneltiyor. Gençlerin pek tercih etmediği işler de böylece yaşlı nüfusla istihdam ediliyor. Bu, ekonomik bir zorunluluğun sonucu; ama sokakta karşılaştığınız manzaraya hayatın içinde kalmış, üretken bir kuşak görüntüsü veriyor.

Petersburg’un tarihi çok eski değil. Şehir, 27 Mayıs 1703’te Petropavlovsk Kalesi’nin temeliyle kuruldu; yani henüz üç yüz yirmi yaşında. Buna rağmen mimarisi size çok daha eski bir şehirde dolaştığınız izlenimini veriyor. Yanı başında ise modern yapılar ve Batı’yla yarışan gökdelenler yükseliyor. Eski ile yeni birbirini bastırmadan yan yana duruyor.

Şehri anlamak için kurucusunu anlamak gerekiyor. Burada küçük bir düzeltme yapmakta fayda var: I. Petro’ya takılan “Deli” sıfatı Batı’nın değil, doğrudan Osmanlı’nın icadıdır. Batı onu bugüne kadar “Büyük Petro” diye andı. Bir çarın kılık değiştirip Hollanda tersanelerinde marangoz çırağı olarak çalışmasını, gemilerde en alt rütbede ter dökmesini dönemin Osmanlı ricali akıl dışı bulmuş; İlber Ortaylı’nın da hatırlattığı gibi bu, bir ölçüde düşmanı küçümseme refleksiydi.

Oysa 1700–1721 arasındaki Büyük Kuzey Savaşı’nın tam ortasında, Neva’nın batağında mütevazı bir kulübede yaşayan bu hükümdar, Moskova’nın bağnaz ve yobaz düşünce yapısına karşı yepyeni bir medeniyet ve zihniyet inşa etmeye girişmişti. Bugün o kulübe hala müze olarak ayakta duruyor. Bir savaşın ortasında batağın üzerine başkent kurmaya “delilik” demek zor; bu, olsa olsa vizyonerliktir. Sıfatı biz taktık, haklı çıkan o oldu.

Şehrin kanallarla çevrili olması hem mimari dokunun korunmasını sağlıyor hem de suüstü ulaşım için büyük avantaj sunuyor. Şehir içi ulaşımın omurgasını ise beş hatlı, yetmişi aşkın istasyonlu metro oluşturuyor. Batağın üzerine kurulduğu için derine inilmiş: dünyanın en derin metrolarından biri.

Kalenin tam karşısında ise beklenmedik bir silüet yükseliyor: turkuaz kubbesi ve kırk dokuz metrelik iki minaresiyle Şehrin Katedral Camii. 1910’da temeli atılan, masrafını büyük ölçüde Buhara Emiri Abdülahad Han’ın üstlendiği yapı bu yüzden halk arasında “Buhara” ya da “Özbek” camii diye de anılıyor. Mimarı Nikolay Vasilyev kubbeyi doğrudan Semerkant’taki Gur-i Emir’den, yani Timur’un türbesinden kopyalamış; açıldığı 1913’te Türkiye dışındaki Avrupa’nın en büyük camisiydi. Bir İmparatorluk başkentinin tam merkezinde, Semerkant’tan taşınmış bir kubbe.

Hermitage ve sanatın gölgesi

Hermitage Müzesi devasa. Dünyanın dört bir yanından tarihi eserleri barındırıyor; Mısır salonundaki mumyalar ve lahitler, koleksiyonun sadece bir köşesi. Leonardo da Vinci’nin iki eseri, Benois Madonnası ve Litta Madonnası, burada. Dünyada iki Leonardo’yu aynı anda görebileceğiniz çok az müze var. Bir günde değil, günlerce gezilecek bir yer.

Müzeden çıkıp Neva kıyısında birkaç yüz metre yürüdüğünüzde Üniversite Rıhtımı’ndaki iki granit sfenksle karşılaşıyorsunuz. III. Amenhotep döneminden kalma bu sfenksler 1832’de Teb’den getirilip Güzel Sanatlar Akademisi’nin önüne yerleştirilmiş. Üç bin yıllık iki taş, üç yüz yıllık bir şehrin nehir kıyısında duruyor; Petersburg’un kendini nasıl kurguladığını anlatan sahne belki de budur.

Moskova’da doğan Puşkin’in hayatının büyük bölümünü bu şehirde geçirmesi ve burada ölmesi, Petersburg’u bir edebiyat merkezine dönüştürmüş. Onun ardından birçok sanatçı şehre gelip yerleşmiş. Mariinsky sahnesinde bugün hala oynanan Korsan (Le Corsaire) balesi ise başka bir hikayenin izini taşıyor: Adolphe Adam’ın müziğiyle 1856’da Paris’te sahnelenen, Marius Petipa’nın Petersburg için defalarca elden geçirdiği bu eser, saray ve harem sahneleriyle dönemin Avrupa’sının Osmanlı’ya duyduğu merakı – bir hayranlıktan çok, oryantalist bir egzotizm merakını sahneye taşıyor. Aynı modanın operadaki karşılığı Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma’sıydı.

Savaşın gölgesinde gündelik hayat

Savaşın etkisi şehrin gündelik hayatında neredeyse hissedilmiyor. Halk işine, kafeye, tiyatrosuna devam ediyor. Konuştuğumuz kişilerde memnuniyetsizliğin asıl kaynağı savaşın kendisinden çok, Batı’nın uyguladığı finansal yaptırımların yol açtığı ekonomik daralmaydı. Ve neredeyse istisnasız herkes aynı cümleyi kurdu: Savaş bir an önce bitsin.
Gündelik hayatta dijitalleşme nerdeyse Türkiye ile aynı seviyede. Bir çok işlem Avrupa Birliği ülkelerinin önüne geçmiş, telefon uygulamalarından yapılabiliyor

Ana caddelerde Türk ve Türki kökenli işletmeler kafeler, marketler, dükkânlar dikkat çekiyor. Petersburg bana turizm açısından dünyada hak ettiği yerde değil gibi geldi. Bunun bir nedeni siyasi konjonktür, bir nedeni de şehrin uzun süredir Batı basınında hak ettiği ilgiyi görmemesi olabilir. Ama bu durumdan şikâyet eden pek kimseye rastlamadık; kalabalıktan uzak, sakin bir Petersburg belki de ziyaretçisinin en büyük ayrıcalığı.

Çarlık’tan Sovyetlere uzanan birikim sayesinde havayolu ve demiryolu ulaşımı çok gelişmiş. Neredeyse her yere tren ve uçak var. Sibirya ve Uzak Doğu’da karayolunun ulaşmadığı yerleşimlere ise küçük uçaklarla veya helikopterle tarifeli seferler düzenleniyor bizim alışkın olmadığımız bir ölçek.

Kazan: Caminin ve kilisenin komşuluğu

Kazan, Tataristan’ın başkenti ve çevre cumhuriyetler için ciddi bir cazibe merkezi. Başkurdistan’dan, Çuvaşistan’dan gelen gençler burada hem eğitim hem iş hayatına atılıyor. Taksi şoförlerinin ağırlıklı olarak Türki kökenli olması da şehrin çekim gücünün küçük ama anlamlı bir göstergesi.

Kazan’ın en çarpıcı yanı ise cami ile kilisenin yan yana durabilmesi. Kremlin’in içinde Kul Şerif Camii ile Blagoveşenskiy Katedrali birkaç yüz metre arayla yükseliyor. Ruslar ve Tatarlar iç içe geçmiş; gözlemleyebildiğimiz kadarıyla ne birbirinden şikâyet var ne de bir düşmanlık. Şehirde Rusya İslam Üniversitesi ve ona bağlı medreseler faaliyet gösteriyor; hafızlar ve din adamları hala buradan yetişiyor.

Güvenlik gerekçesiyle şehirde mobil internet sıklıkla         kesiliyor. Rusya’nın birçok kentinde uygulanan bu tedbir, savaşın Kazan’daki en somut hatırlatıcısı oldu. Kablolu bağlantılar ve kafelerin Wi-Fi ağları çalışıyor, ama sokakta telefonunuz işe yaramıyor.

Kazan’ın tarihine baktığınızda münevver bir şehir görüyoruz. 19. yüzyılın sonunda buradaki medreselerde doğan ceditcilikhareketi, Türk dünyasının eğitim ve dil tartışmalarını yüzyıl boyunca besledi. Cumhuriyet tarihimizin mihenk taşlarından birçok isim bu şehirden çıktı: hukukçu ve milletvekili Sadri Maksudi Arsal, yazar ve İdil-Ural hareketinin lideri Ayaz İshaki, Üç Tarz-ı Siyaset’in yazarı ve Türk Tarih Kurumu’nun ilk başkanı Yusuf Akçura, Türkoloji’nin kurucu isimlerinden Reşit Rahmeti Arat. Başkurt kökenli olmakla birlikte Kazan’da yetişen Zeki Velidi Togan da aynı halkanın parçası. Bir şehrin başka bir ülkenin kuruluş kadrosuna bu kadar isim vermesi kolay rastlanan bir durum değil.

Şehir sakinleri de ekonomik sıkıntılar dışında hayatlarından genel olarak memnun görünüyor.

Moskova: Bürokrasinin başkenti

Moskova tam bir bürokrasi şehri; ama unutturmadığı aslında büyüklüğü. Her adımda bu devasa şehrin içinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Petersburg’un kanallı zarafetinden sonra Moskova size ölçeğiyle çarpıyor.

Arbat Caddesi’nde işletmelerin dikkat çekici bir bölümü Türk ve Türki kökenli. İnşaat sektörü başta olmak üzere birçok alanda Türk girişimciler etkin. Moskova’da da Petersburg’da da aynı sözü duyduk: Konuştuğumuz hemen herkes Türkiye–Rusya ilişkilerinin 24 Kasım 2015’teki uçak düşürme olayı öncesine dönmesini özlemle bekliyor. Anlatılan “güzel günler”in örnekleri hep o döneme ait.
Moskova’nın Merkez Camii; Prospekt Mira metro durağından yürüyerek ulaşılıyor. 1904’te Tatar tüccarların bağışlarıyla inşa edilen ilk yapı, cemaatinin ağırlıklı Tatarlardan oluşması nedeniyle uzun yıllar “Tatar Camii” diye anıldı ve Sovyet döneminde bile kapılarını tamamen kapatmadı. 2011’de tartışmalı bir kararla yıkılan caminin yerine, Kazan Hanlığı mimarisinden esinlenen yeni yapı 2015’te açıldı; yaklaşık on bin kişi kapasiteli ana salonundaki oymalı kapıların ve dev kristal avizenin Türkiye’den geldiği anlatılıyor. Kazan’dan Moskova’ya uzanan Tatar izi, burada bir kez daha karşınıza çıktı.

Bir de güvenlik

Yolculuğun bende bıraktığı en güçlü izlenimlerden biri de güvenlik oldu. Üç şehirde de gece yarısı sokakta yürürken en ufak bir tedirginlik hissetmedik. Avrupa’nın büyük kentlerinde gündelik hale gelen kapkaç ve gasp olaylarına hiç rastlamadık. Bu, bir ülke hakkındaki bütün yargılarınızı değiştirmez; ama seyahatin tonunu baştan sona etkiliyor.

Neva’nın batağından İdil’in kıyısına uzanan bu yolculuk, aklımda tek bir cümleyle kaldı: Çok okuyan değil çok gezen bilir, çünkü okurken aslında yazanın perspektifiyle yazılanı okuyoruz. Ve Üç yüz yıl önce biz ona “deli” demiştik.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ÇOK OKUNAN HABERLER