
1991 tarihli, 140x180 cm boyutlarında tuval üzerine yağlı boya tekniğiyle gerçekleştirdiğim “CAMBAZLAR OYUNDA” adlı tablomu sanat, sanat akımları, kültür, politika, sosyoloji, psikoloji ve felsefe yönlerinden ele alan uzun, akademik üslupta ve edebi derinlikte bir makale olarak sunuyorum:
Modern dünyanın sahnesinde akıl, güç ve illüzyon üzerine bir alegorisi olarak dünyayı yönetmek isteyen iki kutbun sömürgeci zihniyetleri sonucunda insanlığa, çevreye, dünyaya ve barışa verdiği zarar ve yıkımları anlatmak için bu tabloyu yaptım.
1991 tarihli “Cambazlar Oyunda” adlı büyük boy yağlı boya eserim, sanatsal biçim dili kadar, içerdiği felsefi, politik, kültürel ve psikolojik göndermeler ile yorumladım. Figüratif soyutlama ile sürrealist kurgunun kesişiminde yer alan bu tablo, çağdaş insanın sahneye dönüştürülmüş yaşamında oynadığı rollerin eleştirisini yapar. Bu eserde, toplumsal manipülasyon, iktidar ve bilinç temalarını teatral bir kurguyla işledim.
Cambazlar Oyunda, benim erken dönem sürrealist- düşünsel üretiminde bir kırılma noktasıdır. Bu tablo, salt bir görsel sahne değil, aynı zamanda bir düşünce oyunu, bir varoluş tartışmasıdır. Sanatçı olarak renklerle kurduğum bu alegorik dünya, modern insanın illüzyonlar içindeki tutsaklığını resmettim. Tablodaki figürler, bir tiyatro sahnesinde rollerini oynayan cambazları andırır. Seyirci ise, bu sahnenin tam ortasında, bir oyuncu olup olmadığını sorgulamaya zorlanır.
Teknik ve üslup olarak yağlı boya tekniğinin sunduğu derinlik, ton geçişi ve dokusal zenginliği kullanarak hem formu hem anlam düzeyinde çok katmanlı bir yapı kurdum. Renkler arasında geçişler ani değil, bilinçli olarak bulanıktır; bu da rüya atmosferini destekledim. Bu iki figürde özellikle kırmızı beden ve giysilerle görüntülenmiştir. Bundan dolayı fırça darbelerindeki kontrollü serbestlik, ressam olarak figürleri hem somut hem de sembolik bir düzlemde işledim.
Üslup açısından eser, sürrealizm ile figüratif ekspresyonizm arasında konumlanabilir. Salvador Dalí’nin bilinçdışı sahneleriyle, Francis Bacon’un insan deformasyonları arasında bir ifade alanı açar. Ancak benim bu farkı, bu deformasyonu salt acı ya da şiddet üzerinden değil, ironik bir estetikle işlememdir: kısacası acı güler, gülüş düşündürür. Kompozisyonun dili bir siyasal sahne olarak tablodaki kırmızımsı figür, güçlü bir bedensel varlıkla betimlenmiş, elindeki masa üzerinde taşlar veya nesneler dizmiştir. İki kutuplu dünya o zaman Doğu- Batı blokları, kapitalist- komünist sistem, her şeyin devlete (halka- işçi sınıfına) ait olduğunu savunan tek partili diktatörlük ile onun karşısında küçük bir zengin ve mutlu azınlığın serbest piyasaya hâkim olarak kendisini ifade eden “demokrasi ve seçimlere” dayalı sözün tam anlamıyla parasal ve silah gücüne dayalı mutlu azınlık diktatoryası vardı.
Bu masa, iktidarın sembolü olarak okunabilir. Masanın üzerindekiler, yönetilenlerin kader taşları ya da satranç taşları gibidir. Sanatçı burada bireylerin kaderinin nasıl bir “oyun tahtasında” belirlendiğini, toplumun nasıl manipülasyonlarla yönlendirildiğini ima ettim. Karşısında ise bedensiz bir forma bürünmüş “boş giysi”, insanın içinin boşaltılmış, kimliğinin soyulmuş hâlini temsil eder. Bu figür, modern insanın simgesidir: kıyafetleri, unvanları, toplumsal rolleri vardır ama ruhu eksiktir. Adeta kendisini dünyanın jandarması sanan kapitalist bloku simgeliyordu. Karşısında da adeta “ayıya” benzeyen tipleme ile komünist rakiplerini gösteriyordu.
Bu iki figür —oyun kurucu ve kukla— modern iktidar ilişkilerini görsel bir metafora dönüştürür. Michel Foucault’nun iktidar teorileriyle düşünüldüğünde; güç, sadece baskı değil, bir “seyir düzeni”]. Cambazlar burada yalnızca oynayan değil, oynatılanlardır da. Oynatılanlar Nato ve Varşova Paktı üyeleri oluyordu. Nato paktında çıkabilme- çekilme izni veya serbestisi Fransa ve Yunanistan’ın askeri kanattan ayrılma durumu vardı ama Varşova (Demir Perde) paktında en hafif ayrılık isteminde bulunmak bile diğer üyelerle askeri müdahale yapılarak susturuluyordu. Doğu Almanya, Macaristan ve Çekoslovakya bu acılı dönemi yaşadılar.
Psikanalitik bir okuma, bu eserdeki figürlerin bilinçdışı temsiller olduğunu ortaya koyar. Boş giysi, Freud’un “benliğin maskesi” kavramını çağrıştırır. İnsan, kimliğini kaybettiğinde hâlâ bir “görünüş” olarak varlığını sürdürür.
Cambazın tebessümü yapaydır; Jung’un persona arketipine karşılık gelir: toplum içinde kabul gören, fakat özden uzak bir yüzey. Bu tablo, bireyin içsel parçalanmasını teatral bir biçimde sahneye koyar. Her figür, bir psikolojik hâlin “yapay mutluluk, kör itaat, yönsüzlük, kendini kaybetme” temsili hâline gelir. “Cambazlar Oyunda”, toplumun bir tiyatro sahnesine dönüştüğü fikrini işler. Her birey, belirli bir rolü oynamak yükümlüdür; kimse kendi senaryosunu yazmaz. Bu iki paktın üyesi olan uydu ülkelerin geleceği hakkında ya Moskova ya da Waşinton’da yazılan- verilen emirler dikte ettirilip ona göre mensubu oldukların bloğun efendisine, sistemine uymak zorunda bulunuyorlardı.
Nato paktında bulunan ikinci derecedeki ülkelerde uyanma veya farklı (aykırı) bir fikir ve görüş olunca; bir ABD başkanının dediği gibi hemen işe “Bizim çocuklar” giriyordu. Radyodan yayınladıkları bildirilerinde özellikle Nato'ya bağlı kalacaklarını dünyaya ilan ediyorlardı. Sosyolog Erving Goffman’ın “Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu” adlı eserinde vurguladığı gibi, insan sürekli bir sahne üzerindedir. Bu tablomda, bu sosyolojik kuramı resim diliyle tercüme ettim. Kırmızı figür yönetici, mavi- yeşil alan halk, masa ise sistemdir. Her biri kendi renginde bir rol oynar, fakat oyunun metnini yazan görünmezdir.
“Oyunda” sözcüğü, burada bir yorgunluk değil, bir tespit olarak yer alır. 1991 yılı, küresel ölçekte ideolojik dönüşümlerin hızlandığı bir dönemdir: Soğuk Savaş’ın sona erdiği, kapitalist sistemin tek kutuplu hâle geldiği yıllar. Bu tabloyu tarihsel bağlamına yerleştirdiğimizde, bir sanatçı olarak bu figürleri bir “sistem eleştirisi” olarak okuma imkânını sağladım.
Sol taraftaki gezegen formu, küresel düzenin kırılganlığına işaret ederken, sağdaki figürün tebessümü bu düzene karşı ironik bir alay barındırır. Renk dili burada politikleşir: kırmızılar iktidarı, yeşiller direnci, maviler umudu sembolize eder.
Friedrich Nietzsche’nin “Dünya bir sahnedir, bizler oyuncularız” sözünü andıran bu tablo, insanın varoluşsal oyununu sorgular. Oyun, burada hem özgürlük hem tutsaklık anlamı taşır. Cambaz, ipte özgür görünür; oysa ip, başkasının elindedir.
Bu paradoks, Jean Baudrillard’ın simülasyon kavramıyla da ilişkilidir: Modern insan, gerçekliğin yerine geçen temsillerin içinde yaşar. Sanatçı, bu tabloyla modern insanın “oyun içinde kayboluşunu” felsefi bir keskinlikle resmetmiştir.
Bu ve buna benzer hayali ve fantastik figürler kullanarak tarih boyunca Hieronymus Bosch ve onun tarzına benzeyen ressamlar arasında yaşlı Pieter Bruegel, Albrecht Dürer ve Francis Goya Rönesans ve sonrası dönem sanatçıları yer alır. Bu sanatçılar, Bosch’un sürrealist, fantastik ve bazen de gotik unsurlar içeren eserlerinden etkilenerek benzer konuları işlemişlerdir.
Aslında Doğu ve İslam edebiyatında Kelile ve Dimme ile Binbir Gece Masalları, Mantıku't Tayr buna ilginç bir örnektir. Bu eserlerden yararlanarak çizilen minyatürler de bulundukları merkezlerde ressam Bosch’tan dört beş asır olarak yapılmıştır ama kitlelere ulaşıp, toplumu merak, aramak ve yeni fikirler üretmek açısından pek fazla etkileyip sanatsal gelişme etkilenmemiştir. Sonuç açısından gerçekliğin sahnesinde oynayan “Cambazlar Oyunda” adlı bu yağlı boya tablom sadece bir resim değil, çağının ruhunu yansıtan görsel bir felsefe metnidir. Sanat fırçamı bir kalem gibi kullanarak insanın iç ve dış dünyasındaki oyunları, maskeleri, iktidar ilişkilerini, toplumsal illüzyonları çözümlemeye çalıştım. Bu eser, sanatın düşünsel derinliğini ve resmin felsefi potansiyelini kanıtlar niteliktedir.
Dünya siyaset sahnesinde, cambazlar hâlâ oyundadır — ama bu kez ipi tutan da, ipte yürüyen de, izleyen de aynı kişidir: İnsan.
Halil GÜLEL
(Yağlı Boya Resimlerimle Ne Dedim)
KAYNAKÇA
Foucault, Michel. Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Vintage Books, 1977.
Freud, Sigmund. The Ego and the Id. W.W. Norton & Company, 1960.
Jung, Carl Gustav. Two Essays on Analytical Psychology. Princeton University Press, 1966.
Goffman, Erving. The Presentation of Self in Everyday Life. Anchor Books, 1959.
Nietzsche, Friedrich. Thus Spoke Zarathustra. Penguin Classics, 2003.
Baudrillard, Jean. Simulacra and Simulation. University of Michigan Press, 1994.
