Miras denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak maddi varlıklar gelir. Evler, arsalar, birikimler… Oysa insanın ailesinden devraldığı tek miras bunlar değildir. Maddi mirasın ötesinde, kuşaktan kuşağa aktarılan çok daha derin ve etkili bir birikim vardır: kültürel sermaye. Peki kültürel sermaye nedir?
Sosyolog Pierre Bourdieu’ya göre kültürel sermaye üç temel biçimde karşımıza çıkar: İlki, içselleştirilmiş kültürel sermayedir. Bu, bireyin yaşamı boyunca edindiği alışkanlıklar, dil kullanımı, konuşma tarzı ve davranış biçimlerini kapsar. Kısacası “habitus” dediğimiz, insanın dünyayı algılama ve içinde hareket etme biçimidir. Aile içinde öğrenilen görgü, ifade biçimi ve düşünme tarzı bu sermayenin en önemli parçalarıdır. İkincisi, nesnelleşmiş kültürel sermayedir. Kitaplar, sanat eserleri, müzik enstrümanları gibi kültürel değeri olan fiziksel nesneler bu gruba girer. Ancak burada önemli olan sadece bu nesnelere sahip olmak değil, onları anlamlandırabilme ve kullanabilme becerisidir.
Üçüncüsü ise kurumsallaşmış kültürel sermayedir. Diploma, sertifika gibi eğitim sistemi tarafından tanınan ve resmiyet kazanan belgeler bu kategoride yer alır. Bu belgeler, bireyin sahip olduğu bilgi ve yetkinliklerin toplum tarafından kabul görmesini sağlar.
Bourdieu’ya göre kültürel sermaye, ekonomik sermayeden bağımsız değildir, ancak toplumsal hayatta en güçlü belirleyicilerden biridir. Çünkü bireyin dünyayı algılama biçimini, kendini ifade etme gücünü ve sosyal çevresini doğrudan etkiler. Bugün geldiğimiz noktada ise çoğu zaman yatırımlarımızı yalnızca ekonomik sermaye üzerinden değerlendiriyoruz. Çocuklarımız için en iyi telefonu, en yeni arabayı ya da en pahalı eşyaları sağlamayı bir öncelik haline getiriyoruz.
Oysa asıl kalıcı yatırım, onlara kazandıracağımız kültürel sermayedir. Bir çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandırmak, onun düşünce dünyasını zenginleştirir. Bir enstrüman çalmayı öğretmek hem disiplin hem estetik bakış açısı kazandırır. Farklı şehirleri gezmek, müzeleri görmek, yeni kültürlerle tanışmak ise dünyayı daha geniş bir perspektiften değerlendirmesini sağlar. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Kültürel sermaye, tek seferlik bir aktarım değildir. Tıpkı kitap okuma alışkanlığı gibi, düzenli ve sürekli bir şekilde hayatın parçası haline getirilmelidir. Çocuklarımıza bunu kazandırmanın yolu, önce bizim bunu yaşamamızdan geçer. Nitekim İlber Ortaylı’nın da ifade ettiği gibi, evlendikten sonra mobilya mağazası gezmek yerine şehirleri gezmek, yeni yerler görmek gerekir. Çünkü insanı geliştiren şey, tek sahip oldukları değil, deneyimledikleridir. Sonuç olarak, çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras sadece banka hesapları değil, zihinlerinde açacağımız alışkanlıklardır.