AŞIK OLMAK KOLAY, AŞIK KALMAK KASITLIDIR
Modern insan aşkı yüceltiyor, ama ilişkiyi küçümsüyor. Oysa trajedi tam burada başlıyor. Çünkü aşk bir anda doğabilir, fakat bir ilişkinin devamı zamana, iradeye ve karaktere bağlıdır. Bugün insanların çoğu aşık olmayı biliyor, ama birlikte kalmayı bilmiyor.
Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman, modern ilişkileri tanımlarken çarpıcı bir kavram kullanır: “akışkan aşk.” Bauman’a göre modern insan bağlanmak ister, ama aynı zamanda kaçış kapısını açık tutmak ister. Güven ister, ama özgürlüğünü kaybetmekten korkar. Bu yüzden modern ilişkiler derinleşmeden sona erer; çünkü derinlik, belirsizliğe katlanmayı gerektirir.
Bauman’ın ifadesiyle modern insan, bağ kurmanın güvenliğini değil, bağ kurabilme ihtimalinin güvenliğini tercih eder.
Bu, aşkın değil, riskin reddidir.
Aşk bir rastlantı değil, bir beceridir
20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Erich Fromm, aşkın yaygın biçimde yanlış anlaşıldığını söyler. Ona göre insanlar sevmenin bir yetenek olduğunu unutmuş, bunun yerine sevilmenin bir başarı olduğunu düşünmeye başlamıştır. Oysa Fromm’a göre aşk, edilgen bir duygu değil, disiplin, sabır ve dikkat gerektiren bir eylemdir.
Fromm’un en sert tespiti şudur: İnsanlar yalnız kalmamak için ilişki kurar, ama gerçekten sevmeyi nadiren öğrenir.
Bu yüzden birçok ilişki yalnızlığın sona ermesiyle başlar, ama yabancılaşmanın başlamasıyla devam eder.
Çünkü sevmek, sahip olmak değil, görmektir.
Aşk, insanın kendi bilinmeyen yönleriyle karşılaşmasıdır
Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung, aşkı sadece iki insan arasındaki bir çekim olarak görmez. Ona göre aşk, insanın kendi bilinçdışındaki eksik parçalarla karşılaşma biçimidir. İnsan, partnerinde çoğu zaman kendi bastırdığı, yaşamadığı veya geliştirmediği yönleri görür.
Bu yüzden aşk başlangıçta büyüleyicidir. Çünkü insan, kendi tamamlanma ihtimalini görür.
Ancak Jung’un uyarısı nettir: İlişkiler, projeksiyon ortadan kalktığında gerçek sınavına başlar. İnsan karşısındaki kişiyi bir sembol olarak değil, bir gerçeklik olarak görmeye başladığında ya olgunlaşır ya da uzaklaşır.
Aşkın romantik yanı bir yanılsamadır. Ama kalıcı yanı, iki insanın birbirinin gerçeğini kabul etmesidir.
İlişkiler duygularla değil, davranışlarla ayakta kalır
Amerikalı psikolog John Gottman, onlarca yıl süren araştırmalarında ilişkilerin kaderini belirleyen unsurun romantizm değil, günlük etkileşimler olduğunu ortaya koymuştur. Gottman’a göre ilişkiler büyük ihanetlerle değil, küçük saygısızlıkların birikimiyle sona erer.
Bir ilişkinin çöküşü dramatik değil, çoğu zaman sessizdir.
Daha az konuşmakla başlar.
Daha az merak etmekle devam eder.
Ve sonunda, birbirini artık görmemekle tamamlanır.
Çünkü bir insan için en ağır şey nefret edilmek değil, fark edilmemektir.
Modern insanın trajedisi: seçeneklerin bolluğu, bağların zayıflığı
Bugün insanlar mutsuz ilişkilerde kalmak zorunda değil. Ama aynı zamanda mutlu ilişkiler kurmakta da zorlanıyorlar. Çünkü modern kültür, süreklilikten çok yeniliği ödüllendiriyor. Yeni olan heyecan verici, ama kalıcı olan anlamlıdır.
Filozof Alain de Botton, aşkın en büyük yanılgısının, doğru insanı bulduğumuzda her şeyin kolay olacağı inancı olduğunu söyler. Oysa gerçek şu ki, uzun ilişkiler uyumla değil, uyum sağlama kapasitesiyle devam eder.
Başka bir deyişle, uzun ilişkiler sorunsuz oldukları için değil, taraflar sorunlarla kalmayı seçtiği için uzun sürer.
Sonuç: Aşk bir başlangıçtır, ilişki ise bir karardır
Aşk insana gelir. Ama ilişki, insanın verdiği bir karardır.
Aşk tesadüf olabilir.
Ama sadakat bilinçlidir.
Bauman’ın akışkan dünyasında, Fromm’un disiplin olarak tanımladığı, Jung’un dönüşüm olarak gördüğü ve Gottman’ın davranışlarla açıkladığı gerçek şudur:
Uzun süren ilişkilerin sırrı, aşkın hiç bitmemesi değildir.
Aşk değişirken, iki insanın birbirine yabancılaşmamayı seçmesidir.
Çünkü sonunda aşk, en çok kalanların hikâyesidir.
Belki de en derin gerçek şudur: İnsan, karşısındaki kişiyi olduğu gibi sevebildiği ölçüde, kendisiyle de barışmaya başlar. Çünkü aşk, sadece bir başkasını tanıma süreci değil, aynı zamanda kendini tanıma sürecidir. Sigmund Freud, insanın sevme ve çalışma kapasitesini ruhsal sağlığın temel ölçütü olarak tanımlar. Sevebilmek, insanın kırılganlığını kabul etmesi demektir. Kalmak ise, bu kırılganlığa rağmen gitmemeyi seçmektir. Bu yüzden uzun ilişkiler, kusursuz insanların değil, kusurlarla yaşamayı öğrenmiş insanların eseridir. Çünkü insan sonunda şunu anlar: Aşk, mükemmel birini bulmak değil, bir insanın gerçeğiyle yaşamayı kabul etmektir. Ve belki de bu yüzden, en derin bağlar, birbirini değiştirenlerin değil, birbirini anlayanların arasında kurulur.