Her sabah uyandığımızda dünyanın yükünü omuzlarımızda hissediyoruz. Ekranlar felaketlerle dolu, gündem kesintisiz bir kriz akışı gibi. Savaşlar, ekonomik belirsizlikler, kişisel kayıplar… İnsanlık, adeta sürekli bir “dayanma testi”nden geçiyor. Ancak belki de asıl soruyu yanlış soruyoruz: Bu kadar karanlığın içinde neden hâlâ birbirimize karanlığı anlatmakta bu kadar ısrarcıyız?
Sosyolojide “duygusal bulaşma” (emotional contagion) diye bir kavram vardır. Elaine Hatfield ve çalışma arkadaşlarının ortaya koyduğu bu kavram, duyguların bireyler arasında hızla yayıldığını gösterir. Korku korkuyu doğurur, öfke öfkeyi besler. Ama aynı şey iyilik için de geçerlidir. Bir gülümseme, bir anlayış, bir küçük destek; zincirleme bir etki yaratabilir. Buna rağmen modern toplum, özellikle medya ve dijital kültür aracılığıyla, olumsuzluğu sistematik biçimde çoğaltan bir yapıya dönüşmüş durumda.
Psikolog Barbara Fredrickson’un “genişlet ve inşa et” (broaden-and-build) teorisi tam da burada anlam kazanır. Fredrickson’a göre pozitif duygular sadece anlık bir rahatlama sağlamaz; aynı zamanda bireyin zihinsel, sosyal ve fiziksel kaynaklarını genişletir. Yani sevgi, şefkat ve umut yalnızca “iyi hissetmek” değildir, bunlar aynı zamanda hayatta kalma ve gelişme stratejileridir.
Bu noktada Martin Seligman’ın pozitif psikoloji yaklaşımını da hatırlamak gerekir. Seligman, iyi oluşun (well-being) sadece hastalığın yokluğu değil; anlam, bağlılık ve olumlu ilişkilerle inşa edilen aktif bir süreç olduğunu vurgular. Yani iyilik, pasif bir beklenti değil; bilinçli bir üretimdir.
Peki biz ne yapıyoruz? Günlük dilimizde bile bir sertleşme var. Sosyal medyada en çok etkileşim alan içeriklerin çoğu öfke, alay veya korku üzerine kurulu. Marshall McLuhan’ın yıllar önce söylediği gibi, “araç mesajdır”; yani maruz kaldığımız iletişim biçimleri, düşünme ve hissetme biçimlerimizi doğrudan şekillendirir. Sürekli negatif akışa maruz kalan bir zihin, zamanla bunu norm kabul eder.
Belki de artık yeni bir “empoze etme” biçimine ihtiyacımız var. Evet, kelime sert gelebilir; ama gerçek şu ki, toplumlar değerlerini her zaman birbirlerine empoze ederler. Soru şu: Biz neyi yayıyoruz?
Barışı empoze edebiliriz. Bu, büyük politik söylemlerle değil; günlük hayatın küçük anlarında başlar. Trafikte sabırla, bir tartışmada dinleyerek, bir hatada affederek…
Şefkati empoze edebiliriz. Kristin Neff’in çalışmalarının da gösterdiği gibi, şefkat yalnızca başkalarına değil, kendimize yönelttiğimizde de dönüştürücü bir etki yaratır. Çünkü kendine şefkat geliştiren birey, başkalarına karşı da daha anlayışlı olur.
Sevgiyi empoze edebiliriz. Ama romantize edilmiş bir sevgi değil; sorumluluk alan, emek veren, sürdürülebilir bir sevgi. Çünkü sevgi, bir duygu olmanın ötesinde bir eylemdir.
Cesareti empoze edebiliriz. Brené Brown’un vurguladığı gibi, kırılganlık gösterebilmek gerçek cesaretin temelidir. İyiliği seçmek çoğu zaman risklidir; ama tam da bu yüzden değerlidir.
Toplum dediğimiz şey soyut bir yapı değil; biziz. Her birimizin günlük tercihlerinin toplamı. Eğer sürekli olumsuzluğu beslersek, o büyür. Ama bilinçli bir şekilde iyiliği çoğaltırsak, o da yayılır.
Belki dünya bir anda değişmez. Ama bir insanın dünyası değişebilir. Ve çoğu zaman, bu değişim bir cümleyle, bir davranışla, bir niyetle başlar.
Artık birbirimize neyi empoze ettiğimizi sorgulama zamanı. Çünkü gelecek, yalnızca başımıza gelenlerle değil; birbirimize ne verdiğimizle şekillenecek.
Ama dürüst olalım: İyiliği konuşmak kolay, onu alışkanlık haline getirmek zor. Çünkü iyilik, konfor alanını bozar; empati, insanı yavaşlatır; şefkat, yargılamanın sağladığı o sahte üstünlük hissini elinden alır. Belki de bu yüzden çoğumuz karanlığı tercih ediyoruz çünkü daha az sorumluluk gerektiriyor. O halde asıl mesele şu: Gerçekten daha iyi bir dünya mı istiyoruz, yoksa sadece daha iyi göründüğümüz bir dünya mı? Bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, kim olduğumuzu da, nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirleyecek.