?>

Soğan Yok Aşk Var

Halil GÜLEL

5 saat önce

Evlilik teklifiyle birlikte Mesut ve Ayla’nın dünyası, beklenmedik bir canlılığa kavuşmuştu. Günler bir anda hızlanmış, sanki evren, iki yalnız kalbi uzun bekleyişten sonra aynı masaya oturtmak için acele ediyormuş gibi davranıyordu. Ama hız, beraberinde karmaşayı da getiriyordu. Hele iki ayrı yerde yetişme kültürü nikâh masasına koşuyorsa…

İlk komik çatışma, İnternet dünyasında birbirini yakından görmeden, ekran görüntüsüyle böyle bir derin aşka kapılıp şimdi düğünün “nerede” yapılacağı meselesini tartışıyorlardı.

Mesut, Almanya’nın maden bölgesindeki Herten şehrinde doğmuş, orada büyümüş, çocuk yuvasından sonra Katoliklere ait bir ilkokulda eğitime başlamış. Ailesinin Alman eğitim sistemi hakkında pek malumat sahibi olmadıklarından dolayı iki mahalle ilerideki basit yani ileride geleceği pek parlak olmayan bir okula gitmişti.

Okul hayatında sorumluluk içinde olmadığından dolayı dokuzuncu sınıftan belge alarak avarelik içerisinde ne kendisine ne de ailesine yararlı olamadı. Diploması olmadığı için bir meslek eğitimine başlayıp bileğine bir bilezik takarak meslek sahibi durumuna da gelemedi; adeta hem ailesine hem çevresine hem de kendisine kaldırılmaz bir yük olmuştu.

Bulduğu işler ya çok ağır ya da kimsenin yapmaya yanaşmadığı pis işlerdi. Kahve köşelerinde oyun masalarında vakit geçiriyordu. Kimse onun yanına yaklaşmıyordu, herkes ondan çekiniyordu. Birkaç istenmeyen çirkin olaylara karıştığı için dosyası hem polis hem de halk arasında kabarıktı. Ara sıra hafta sonlarında semt ya da bit pazarına gidip meyveci Şükrü abiye yardım ediyordu. O da ona üç beş Euro harçlık verince; “bir haftalık kahve param çıktı” diye çok seviniyordu.

İki yıldır görmediği Çapraz Bekir o gün kahveye gelmişti. Baltık kıyılarındaki küçük işletmeler ile çiftliklerde çalışıp biraz para biriktiren Çapraz Bekir, şehir hayatını özlemiş ve doğduğu kente gelmişti. Hemen kahvenin ardındaki iki odalı bir daireyi tuttu. İş arıyordu ama çok paralı fakat işçiliği az olan bir işi henüz bulamamıştı. Okul arkadaşı Mesut ile Çapraz Bekir, ikisi de başbaşa verip her gün yeni bir iş bulmanın hayalini kuruyorlardı.

Çapraz Bekir bir bilgisayar getirdi, çiftlikte çalışırken orada dünya ile iletişimini dijital araçlarla kurduğu için bu konuda bilgisi Mesut’tan biraz ilerideydi. İnternette sohbet odalarına girip oyunlar oynuyorlardı. Ara sırada sohbet odalarına girip kadın ve kızlar ile sohbet ediyorlardı.

Onlara göre kızlara kadınlara takılmak, pek ciddi bir dostluk için değil Günü birlik sohbet anlamına geliyordu. Ayla diye bir genç bayan onlara takıldı. Ciddi ciddi sorular sorup bu iki gençten birisine çengel atmak istiyordu. Çapraz Bekir, maden işçisiyim deyince Ayla ona pek yüz vermedi ve Mesut ile konuşmaya başladı. Mesut gırgır olsun diye kendisini makina mühendisi diye tanıttı. Bu tanışma Ayla’nın çok hoşuna gitti. Ayla aylığını ve arabasını sordu. Her yere yürüyerek tramvayla ya da belediye otobüsü ile giden Mesut, “iki kişilik Mercedes spor arabam var” der demez Ayla gözlerini faltaşı gibi açtı.

Her gün akşam Ayla dijital dünya ile Mesut’u ziyaret ediyor ve genellikle yeni bir konu açıp onu kendisine bağlamaya çalışıyordu. “Bebeğim, aşkım, aşkitom” gibi lafları Mesut duyunca sevincinden adeta başı dönüyordu. Daha önce duymadığı bu sözler onu ağır ağır bağımlı hale getirdi. Hayal aleminde dünya gözüyle görmeden bu gönül işlerinde öyle ilerlemişlerdir ki ara sıra karşılıklı olarak birbirine şu soruları da soruyorlardı.

“Nikâhı belediyede yapalım, sonra mahallede bir kutlama… Hem herkes gelir.” “Mahalle derken… o kalabalık kahvehanedeki herkes mi?” dedi Ayla. “Evet işte! Hepsi benim gibi gurbetin çocukları. Seni görsünler, tanısınlar.”

Ayla elini alnına koydu.

“Mesut… Ben senin kahvehanedeki Mehmet amcanın elimi öpmesinden korkuyorum.”

Mesut kahkaha attı:

“Korkma, sadece dua eder. Bir de ‘Kızım sen buna nasıl katlandın?’ der.”

Ayla kaşlarını kaldırdı.

“Nasıl yani? Bana mı diyecekler onu?”

“Hayır ya, bana diyecekler. Çünkü sen çok güzelsin, ben de… işte…”

Ayla hemen Mesut’un sözünü kesti:

“Mesut, sakın yine kendini küçümseme.” Sonra elini ekrana koydu: “Ben seni böyle, tam olduğun gibi sevdim.”

Bu cümlede tartışma bitti. Ama kültür karmaşası bitmemişti. Ayla Mesut’u kendisine kara sevdalı etmek için düğün nikah sohbetini tekrar açtı.

“Nikâh defterine imza atıp bu işi salonda bitirmeyi mi düşünüyorsun?

Kına gecesi yapalım mı?”

Mesut, bol keseden attığı için:

“Elbette her şey yapılacaktır. Merak etme sen!”

Ayla bir akşam sabaha kadar internette “düğünler nasıl oluyor” diye arama yaptı. Bulduğu sayfaları okudukça, videoları izledikçe gözleri ve hayalleri büyüdü:

Şu noktaları not aldı. Gelin hamamı, kına gecesi, kapı önünde davul- zurna, takı merasimi, en az 500 kişilik düğün salonları, kırmızı kuşak bağlanması, altın takma töreni ve daha neler… Mesut, internete girince Ayla bu sayfadan çıktı.

“Mesut,” dedi telaşla, “Ben 500 kişilik düğün istemem!”

Mesut bilgisayara baktı.

“Ayla… Bizim aile 500 kişi değil ki.”

“Peki 300?”

“Yok, 30 bile olmaz. Eğer düğünü Almanya’da yapacaksak; gerçek rakam on onbeş kişi falan.”

Ayla derin bir nefes aldı:

“Oh, çok şükür. Çünkü bir videoda takı merasiminde gelinin boynuna altınlar takıyorlardı ve kadın hareket edemiyordu!”

Murat gülmekten nefes alamadı.

“O Karadeniz ya da Güneydoğu aşiret düğünü olabilir Ayla!”

Ayla ciddi bir ifadeyle başını salladı.

“Tamam, ben Karadenizli ve bir aşiretten de değilim.”

Mesut yine güldü. İçinde tatlı bir ateş vardı; bu kadının kültürü anlamaya çalışması onu büyülüyordu.

Yine Bir gün internette sohbet ederlerken kıyafet meselesi gündeme oturdu. Ayla bir gün Mesut’a dedi ki:

“Nikâh için beyaz sade bir elbise giyeceğim.”

Mesut hiç hayır demiyordu:

“Olur.”

Ertesi gün Ayla devam etti:

“Kına gecesi için kırmızı elbise gerekiyor sanırım.”

Mesut şaşırdı:

“Kim istiyor?”

“İnternetteki kadınlar. Hepsi kırmızı giyiyor.”

Mesut kahkaha attı:

“Ayla, kına gecesi yapmayacağız ki. Hem istesek de seni o halayların içine nasıl sokacağız? Bir anda 40 kişi seni ortaya alır.”

Ayla’nın gözleri iri iri açıldı.

“Hayır! Asla! Ben 40 kişinin ortasında dönemem Mesut!”

“Ama ben dönüyorum” diyen Mesut cevap verdi.

“…Sen dönebilirsin. Ben izlerim” der demez Ayla uzun uzun düşündü.

Ayla, nikâh hazırlıkları sürerken Mesut’un kendi kültürüne dair küçük noktaları ve ayrıntıları bilmediğini anlamaya çalışıyordu. Özellikle “büyüklerin eli öpülür” kısmı onun için çok karmaşıktı.

Ayla doğru zamanda soruyu sordu:

“Peki… ben kimlerin elini öpüp, kimlerin öpmeyeceğim?”

Mesut şaşırdı:

“Öpmeyeceksin derken?”

“Bazı videolarda gelin herkesin elini öpüyordu. Ben korkuyorum, yanlış kişiyi öperim diye” söyledi Ayla.

Mesut kendini tutamadı, kahkahalarla güldü.

“Ayla, bu bir zorunluluk değil ki. Bizde sevgi ve saygı göstergesidir. Sen sadece istersen el uzatırsın.” Ayla rahatladı.

“Demek ki düğünde el öpme sırası yok.”

“Yok.”

“Çok şükür…”

Ayla bir gün internetteki sohbetinde aradaki mesafeleri unutarak:

“Bugün sana menemen yapacağım.”

Mesut’ta artık bu tür hayali sohbetlere kendisini iyiden kaptırmıştı gözlerini kıstı:

“İçine neler katıyorsun?”

“Domates, biber, yumurta…”

“Peki… soğan?”

Mesut’un yüzü ciddileşti.

“Ayla, bu soruyu bir daha sorarsan evlilik riske girer. Menemende soğan olmaz!”

Ayla aynı ciddiyetle:

“Peki, soğansız… Ama ben soğan olursa ağzımız kokar diye düşünmüştüm”

“Neden?”

“Baharat iyidir ama ağzımız kokarsa seni öpemem ha!”

Mesut:

“Baharat olur. Ama soğan yok. Zaten emojin resimleri ile öpüşüyoruz.”

Ayla, dudaklarını büzüp gülümsedi.

“Tamam Mesut. Evlenmeden önce anlaşamadığımız tek konu menemen olsun.”

Bu diyalog bir haftadır ikisinin arasında komik bir şifreye dönüşmüştü:

Soğan yok. Aşk var.

Bu şifre onların internet arkadaşlığını bitirdi. Ayla, aralarındaki

Konuşmaların satır aralarından Mesut’un mühendis filan olmadığını, spor bir Mercedes arabanın oyuncağına dahi hasret olduğunu ve bunun yanında avare, ukala, tembel birisi olduğunu fark edince; “hoşça kal” demeden hayal aleminin bir kara deliğine girerek onun dünyasından ayrılıp bir başka gezegene iniş yaptı. Ardındanda İzmit nikah dairesinde Rüstem ile nikah kıyıp dünya evine girdi.

Mesut ise Çapraz Bekir ile bir külüstür kamyonet aldılar. Hollanda’dan getirdikleri sebzeleri, meyveleri, hıyarları, mantarları pazarlarda satarak hayatlarına devam edip Datteln tarafında da bir meyveci dükkânı açtılar.

Birisi hafta sonlarında pazarlara giderken, diğeri dükkânda kalıyordu. Bir de büyükçe dolmuş alıp hafta içinde Düsseldorf, Neuss gibi şehirlere gidip sokak aralarında sebze, meyve ve yumurta sata sata kendilerini düzgün bir yola koydular.

Çapraz Bekir daha sonra Polonyalı Marianne ile evlendi ve çoluk çocuğa karıştı. Bu arada Mesut’ta annesinin bir akrabasının öğretmen kızıyla evlendi. İlk yıllar uyum sorunları yaşandı ama üç sene sonra Mesut’un hanımı Türkan Hanım bir öğretmenlik hakkını kazanıp bu konuda iş buldu.

Dört ay önce Türkan hanım bir kız çocuğu dünyaya getirdi. İsmini koyması için Mesut’a söyledi. O da hemşireye Ayla Ayşe yazdırdı. Ayşe Türkan’ın annesinin adıydı. Çapraz Bekir’in de bir kızı vardı onun adıda Ayla Meryem olarak biliniyordu ve Mesut’un Ayla’dan iki yaş büyüktü.

Ayla artık Ayla’ya ablalık yapmaya başlamıştı bile. Çapraz Bekir ile Mesut, Mallorca'da bir lüks otelden yer ayırttı ve Ayla çocuklarla beraber geç kalmış balayı için spor araçlarına binmeden uçakla gittiler.

YAZARIN DİĞER YAZILARI