?>

Türkiye Laikleşiyor mu, yoksa Dindarlaşıyor mu?

Dr. Yılmaz Bulut

4 saat önce

   Laiklikle ilgili tartışmalar günümüzde makro politik çıkarlar uğruna araçsallaştırılıyor ve özünden uzaklaşıyor. Popülist amaçlarla yürütülen bu tartışmalar toplumsal birlikte yaşamı olumsuz etkiliyor.

   Doktora tezimin konusu Türkiye’de laiklik tartışmalarıydı. Tez sürecinde Refah Partisi'ne laiklik karşıtı eylemlerden dolayı kapatma davası açıldı. Ankara’da siyasetçi, basın mensubu ve bilim insanlarıyla mülakatlar yaptım. Devlet laikliği korurken siyaseti askeri bürokrasiyle denetliyordu ve partinin kapatılma gerekçesi olarak dinin siyasi amaçlarla kullanılması gösterildi.

   Laiklik tartışmaları başörtüsü, İmam Hatipler ve dini cemaatler gibi semboller üzerinden yürütülüyor; medya ve siyaset toplumu kutuplaştırıyordu. İletişim yüzeysel kalıyor ve tartışmalar çoğunlukla içi boş propagandaya dönüşüyordu. Bu durumun temelinde, toplumdan ziyade devletin otoriter laiklik yaklaşımına odaklanılması yatıyordu.

   İslam’ın toplum ve siyasetteki rolü üzerine tartışmalar, Türkiye Cumhuriyeti’nden çok önce başladı. Modernleşme çabalarının, uluslaşma ile birlikte “düzen” ve “ilerleme” ilkeleri çerçevesinde şekillendiği görülüyor. Cumhuriyet öncesinde bile Müslümanların zamana bakış açısı değişmiş; Ahmet Haşim’in ifadesiyle, "artık fecri yalnızca kümeslerdeki dargın horozlara bıraktık." Dini meşruiyet aranmadan yeni hukuki ve siyasi alanlar inşa edildi. Cumhuriyet döneminde ise modernleşmenin laiklikle özdeşleştiği yeni bir aşamaya geçildi. Batı Avrupa’daki gibi bir modernleşmeyi amaçlayan Türkiye’de, ulus-devletin inşasında laiklik merkezi bir kavram haline geldi: İslam devletin kontrolüne alındı ve kapsamlı kültürel reformlar hayata geçirildi. Ancak laikleşmeye karşı tepkiler zamanla İslami eğilimlerin güçlenmesine neden oldu ve bu süreç toplumsal yabancılaşmayı beraberinde getirdi.

   Tarihsel olarak, toplumlar yaklaşık otuz yılda bir dönüşüm geçirir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra çok partili sisteme geçildi ve demokrasi, halkın taleplerine odaklanan bir rejim halini aldı. Bu süreçte özgürlük ve ilerleme arasında tartışmalar ortaya çıktı; toplumsal hareketlere ve özgürlüklere alan açılması gerekti. İslami kesimler topluma katılım talebinde bulunmaya başlarken, merkez sağ partiler ekonomik ve bireysel özgürlükleri savundu ve laiklik ile dindar kitleler arasında popülist bir köprü kurdular.

    1980’lerde Turgut Özal’ın ANAP hükümetleri ekonomik liberalleşmeyi ve tüketim toplumunu güçlendirdi. Devlet kurumları laik düzeni sürdürmekte zorlanırken, 1990’larda küresel değişimler eski siyasi yöntemlerin yetersiz kalmasına neden oldu.

    Refah Partisi kapatıldıktan sonra Türkiye'de laikçi önlemler alındı. Ancak daha sonra islami muhafazakar Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelerek ülkeyi uzun süre yönetti. Bu süreçte laiklik ve islamcılık arasındaki ideolojik çekişmelerin yanı sıra, İslami hareketler içerisinde de anlaşmazlıklar ortaya çıktı.

    Alan araştırmasını bitirip 1998 yılında Almanya’ya döndüğümde bir tez ile gelmiştim: ‘Türkiye’nin  modernleşmesinde  islami hareketlerin  yolu açılırsa dini grupların sekülerleşmesini arttırabilir  ve ülke demokrasisini güçlenir.’   Türkiye uzmanı ikinci tez danışmanım iddiayı duyunca yerinden fırladı. İspatı zor olan bu iddiayı fazla hayali buldu. ‘Sen kuzu postuna bürünmüş islamcılardan demokrat mı çıkacağını düşünüyorsun?’ diyerek desteğini çekti.  Dolayısıyle bu tezler bana pahalıya patladı!

    Bu yüzden bazı soruların yanıtı benim için oldukça önemli: AK Parti dönemlerinde laik ve dindar gruplar arasındaki kültürel tıkanıklıklar ve sembolik kısır döngüler aşılabildi mi? Önceden var olan iletişim ve etkileşim sorunları çözüldü mü? Gerçekte neler yaşanıyor?

    Bir sonraki yazımda İslami hareketin laikleşmesi ve demokratikleşmesi sürecini ele alacağım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI