?>

Uluslararası Hukukun Sınırları

Yusuf Ö. HAŞİMOĞLU

2 gün önce

Uluslararası siyasette bazı kavramlar vardır; neredeyse dokunulmaz kabul edilirler: demokrasi, hukuk, egemenlik ve insan hakları. Bu kavramların en ateşli savunucusu olduğunu iddia eden de kendisini “uluslararası düzenin ve değerlerinin koruyucusu” olarak sunan Batı'dır. Ne var ki tarihî ve güncel örnekler yan yana konulduğunda, bu ilkelerin gerçekten evrensel mi yoksa Batı'nın çıkarlarına göre eğilip bükülen araçlar mı olduğu sorusu kaçınılmaz hâle gelir. Venezuela'dan Şili'ye, Burkina Faso'dan İran ve Ukrayna'ya uzanan çizgi, bu soruya rahatsız edici ama göz ardı edilemeyecek bir cevap vermektedir.

Venezuela örneği, özellikle 2019 yılında Juan Guaidó'nun bazı Batılı devletler tarafından “geçici devlet başkanı” olarak tanınmasının ardından, Batı söylemi ile uluslararası hukuk arasındaki derin uçurumu çıplak biçimde ortaya koymuştur. ABD'nin yıllardır sürdürdüğü ağır ekonomik yaptırımlar, finansal abluka, askerî tehdit dili ve doğrudan şiddet eylemleri, Birleşmiş Milletler Şartı'nda yer alan kuvvet kullanma yasağıyla açıkça çelişmektedir. Buna rağmen Batılı liderlerin açıklamaları, bu fiilleri tartışmak yerine sonuçları ahlâken meşrulaştırmaya yönelmiştir.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Makron'un “Venezuela halkı Maduro diktatörlüğünden kurtuldu ve bundan ancak sevinç duyabilir” sözleri, bu yaklaşımın en berrak örneklerinden biridir. Bu tür açıklamalar, dışarıdan zorlanan bir süreci olmuş bitmiş gibi sunar; halkı tek ve homojen bir özneye indirger; sözde diktatörün devrilmesine sevinci ahlâkî bir zorunluluk hâline getirir. Böylece kullanılan yöntemler — hukuk dışı kuvvet, ekonomik yıkım ve siyasî baskı — geriye dönük olarak aklanmış olur. Bu dil tarihte yeni değildir. Adı hep aynıdır: “özgürleştirme” ve “demokrasi”.

Diğer Batılı devlet temsilcilerinin açıklamaları da aynı mantığın daha teknokratik bir versiyonunu yansıtır. “Maduro ülkesini yıkıma sürükledi”, “seçimler hileliydi”, “bu nedenle başkanlığını tanımadık” gibi ifadeler ilk bakışta nesnel tespitler gibi görünür.

Oysa burada da temel sorun değişmez: Ekonomik çöküşte yaptırımların ve dış baskıların oynadığı belirleyici rol göz ardı edilir. Bir seçimin “hileli” olduğuna kimin ve hangi yetkiyle karar verdiği ise belirsiz bırakılır. Bu şaibe dili, Batılı teknokratların etkili olduğu medya kanallarında sürekli tekrar edilerek seçilmiş yöneticilerin “diktatör” veya “otokrat” olarak kodlanmasına hizmet eder. Böylece kamuoyunun zihni sistematik biçimde şekillendirilir.

Aslında Venezuela'nın bir istisna değil, daha geniş bir müdahale anlayışının parçası olduğu İran'a yönelik hukuk dışı saldırılar sırasında daha açık biçimde görülmüştür. Venezuela'da elde edilen hızlı sonuçlar, İran gibi asırlık devlet geleneğine sahip bir ülkenin direniş kapasitesinin küçümsenmesine yol açmıştır. Oysa ilk saldırılarda İran'ın önemli isimleri hedef alınmış olsa da savaşın maliyeti yalnızca İran için değil, saldırganlar açısından da ağır olmuştur. İran karasularından geçen Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin sekteye uğraması, zaten kırılgan olan küresel ekonomik dengeleri sarsmıştır. Bu durum, Trump yönetimini İran ile müzakereye yönelmek zorunda bırakmıştır.

Batı'nın müdahale repertuvarı yalnızca askerî güç ve yaptırımlarla sınırlı değildir. Daha az görünür fakat en az bunlar kadar etkili bir yöntem daha vardır: ülke içinden aktör devşirme. Venezuela'da bu mekanizma açık biçimde işletilmiştir. Seçilmiş hükümete karşı, dışarıdan meşruiyet yüklenen alternatif liderler, ekonomik ve siyasî teşviklerle desteklenen elit gruplar ve uluslararası platformlarda temsil imkânı verilen figürler üzerinden paralel bir siyaset inşa edilmiştir. Bu, klasik anlamda bir işgal değildir; fakat egemenliğin içeriden aşındırılmasıdır.

Aynı yöntem İran'da da devrik şahın oğlu üzerinden denenmiştir. Ancak özellikle devletin en etkili unsurlarından biri olan Türk asıllı İranlılar arasında karşılık bulamayınca bu işbirlikçi aktör geri plana itilmiştir. Mensubu olduğu Pehlevi hanedanı, özellikle 1940'lı yıllarda Güney Azerbaycan'da sert baskı ve katliamlarla anılmıştır.

Bu yöntemin hukukî bir adı yoktur; çünkü hukuk burada bilinçli biçimde baypas edilir. Bir devletin kendi iç siyasî aktörlerini “meşru” veya “gayrimeşru” ilân etme yetkisi, başka devletlerin kendilerine tanıdığı bir imtiyaz değildir. Ancak Batı, halk adına konuştuğunu iddia eden fakat halktan yetki almamış aktörleri muhatap alarak müdahaleyi dışarıdan değil içeriden geliyormuş gibi sunar. Görünürde egemenliğe saygı vardır; gerçekte ise egemenliğin içi boşaltılmıştır.

Bu pratik yeni değildir. Soğuk Savaş boyunca Latin Amerika'da, Orta Doğu'da ve Afrika'da defalarca uygulanmıştır. Eskiden “anti-komünist güçler” denirdi; bugün “demokratik muhalefet” denmektedir. Mekanizma aynıdır: Ekonomik baskıyla kırılganlaştırılan ülkelerde çıkarlarla hizalanmış yerel aktörler parlatılır, uluslararası meşruiyet onlara transfer edilir ve ortaya “ülke içi talep” görüntüsü çıkarılır.

Ocak 2026'da Burkina Faso'da Fransa destekli olduğu iddia edilen darbe girişiminin önlenmesi, bu çifte standardın güncel bir örneğidir. Venezuela'da düşük delil eşiğiyle konuşan Batı, söz konusu kendisi olduğunda bir anda yüksek kanıt standardı talep eder. Aynı fiil, faili değiştiğinde başka adlarla anılır. İlke sabit değildir; yönü değişkendir.

Bu çizginin tarihî kökleri Şili'de açıkça görülür. 4 Eylül 1970'te Salvador Allende seçimleri kazanarak iktidara gelmiştir. Buna rağmen ABD yönetimi, bugün açıklanan arşiv belgelerinden de bilindiği üzere, CIA aracılığıyla ekonomik sabotaj ve siyasî istikrarsızlaştırma faaliyetleri yürütmüştür. 11 Eylül 1973 darbesiyle Allende öldürülmüş, ülke Augusto Pinoçet diktatörlüğü altında yıllarca işkence ve baskı rejimine terk edilmiştir. O dönemde Batı'nın kullandığı dil de bugünkünden farklı değildir: Demokrasi askıya alınmış, fakat bunun “özgürlük” adına yapıldığı ileri sürülmüştür.

Irak'ta uydurma delillerle gerçekleştirilen işgal, Libya'da “insanî müdahale” adı altında yürütülen yıkım ve Filistin'de onlarca Birleşmiş Milletler kararına rağmen süren hukuk ihlalleri, Batı'nın uluslararası hukuku ilke değil araç olarak kullandığını göstermektedir.

24 Şubat 2022'de başlayan Ukrayna savaşı, bu çelişkileri küresel ölçekte görünür kılmıştır. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı uluslararası hukuka aykırıdır; bunda tereddüt yoktur. Ancak sorun, aynı hukukun evrensel biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır. Ukrayna'da ulusal egemenlik ve ülke sınırları kutsal ilân edilirken, başka coğrafyalarda aynı ilkeler ya esnetilmekte ya da tamamen askıya alınmaktadır. Yaptırımlar ahlâkî bir zorunluluk olarak sunulurken, bu yaptırımların siviller üzerindeki yıkıcı etkileri ikincil görülmektedir. Benzer yaptırımlar yıllardır Venezuela'da, İran'da ve Irak'ta milyonlarca insanı doğrudan etkilemiştir. Ahlâkî dil, aktöre göre değişmektedir.

Batı'nın gücü yalnızca askerî ya da ekonomik değildir; aynı zamanda zihinsel rıza üretme kapasitesidir. Bu bağlamda “gönüllü devşirme” olarak adlandırılabilecek modern bir aydın tipi ortaya çıkar. Bu aydın, kendi toplumunun değerlerini geri ve irrasyonel olarak kodlar; dış müdahaleyi ilerici ve akılcı bir düzeltme olarak sunar. Bu gönüllü işbirlikçilerin Nobel Barış Ödülü gibi simgesel taltiflerle ödüllendirilmesi ise dış müdahaleye davetiye çıkarır. Böylece fiilî müdahaleye gerek kalmadan müdahalenin ahlâkî zemini içeride üretilmiş olur.

Yirmi birinci yüzyılda egemenliğin ilk cephesi artık sınırlar değil altyapılardır. Modern müdahaleler, tanklardan önce telekomünikasyon ağlarını, enerji şebekelerini, finans sistemlerini, veri merkezlerini ve yazılım altyapılarını hedef alır. Venezuela'da darbe girişimlerinden hemen önce yaşanan enerji kesintileri ve iletişim altyapısındaki çöküş bunun dikkat çekici örneklerinden biridir. Kesin belgeler kamuoyuna yansımamış olsa da bu tür operasyonların çoğu zaman yazılımsal zafiyetler üzerinden yürütüldüğü uluslararası güvenlik çevrelerinde bilinen bir gerçektir. Silahlar konuşmaz, sınırlar aşılmaz; fakat ışıklar söner, haberleşme kesilir ve devlet felç olur.

Bu nedenle bağımsızlığını savunan ülkeler açısından hayatî bir tedbir alanı ortaya çıkmaktadır: teknolojik egemenlik. Telekomünikasyondan enerji yönetimine, savunma sanayiinden kamu yazılımlarına kadar kritik altyapılarda mümkün olan en yüksek düzeyde millî cihaz, millî yazılım ve millî denetim şarttır. Başkasının yazdığı kodla, başkasının yönettiği ağlarla egemenlik iddiasında bulunmak, günümüz dünyasında gerçekçi değildir.

Burkina Faso Devlet Başkanı İbrahim Traore'nin sözleri, bu tarihî sürekliliği bugüne taşıyan berrak bir farkındalığı yansıtır:

“Bana sürekli Kaddafi, Tomas Sankara ya da Afrika'yı iyileştirmeye çalışan diğer genç liderler gibi öleceğimi söylüyorlar. Korkmuyorum ve halkım için ölmekten pişman olmayacağım.”

Bu, resmî bir tehdit değil; fakat herkesin anladığı bir imadır. Traore'nin cevabı, meşruiyetini Batı'nın tanımasından değil, halkının iradesinden alan bir duruştur. Satın alınamayan ve korkutulamayan liderler, tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de ilk hedefe konur.

Bu yazıda yabancı özel isimler, Türkçe telaffuzu esas alan transkripsiyonla yazılmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI