Türkiye’de müzecilik anlayışının dönüşümü, dijitalleşme ve yenilikçi uygulamalarla birlikte yeni bir boyut kazanıyor. Uluslararası Müzecilik Derneği Başkanı Derya Manav, kültürel mirasın korunması ve çağdaş yöntemlerle gelecek kuşaklara aktarılması adına yürüttüğü çalışmalarla dikkat çekiyor. Belediyeler bünyesinde geliştirdiği inovatif projeler ve müzelerde teknoloji uygulamaları alanındaki çalışmalarıyla öne çıkıyor ve dijital müzecilik konusunda önemli projelere imza atıyor. Derya MANAV, Türkiye’de müzeciliğin bugünü ve geleceğine dair değerlendirmelerini Eura24News’e verdiği özel röportajda anlattı.

"Uluslararası Müzeler Haftası'nda çağdaş müzecilik vurgusu:
Uluslararası Müzecilik Dernegi Başkanı Derya Manav: 'Dijitalleşme, müzelerin geleceğini yeniden şekillendiriyor'"
Türkiye’de müzecilik sizce hak ettiği yerde mi?
Derya Manav: Türkiye’de müzecilik, uzun yıllar boyunca yalnızca eser koruma ve sergileme anlayışıyla değerlendirilen bir alan olsa da; bugün giderek dönüşen, gelişen ve dünya standartlarını takip etmeye çalışan dinamik bir yapıya dönüşmektedir. Özellikle son yıllarda dijital müzecilik uygulamaları, deneyim odaklı sergiler, erişilebilirlik çalışmaları ve interaktif anlatım teknikleriyle birlikte müzeler yalnızca geçmişi koruyan mekânlar değil; yaşayan kültür alanları haline gelmiştir.
ICOM (International Council of Museums) gibi uluslararası kuruluşların belirlediği etik ilkeler ve çağdaş müzecilik kriterleri Türkiye’deki birçok müze tarafından yakından takip edilmekte; sürdürülebilirlik, kapsayıcılık, erişilebilirlik ve dijitalleşme gibi kavramlar müzecilik politikalarının önemli bir parçası olmaktadır.
Elbette hâlâ çözülmesi gereken yapısal sorunlar, bütçe yetersizlikleri ve uzmanlaşma eksiklikleri bulunmaktadır. Ancak buna rağmen Türkiye’de müzecilik; özel müzelerin artışı, çağdaş sergileme tekniklerinin kullanımı, dijital müze deneyimleri ve uluslararası projeler sayesinde her geçen gün daha güçlü bir noktaya ilerlemektedir.

İnsanlar artık müzelere gerçekten ilgi gösteriyor mu, yoksa sadece “gezip çıkılan” yerler mi oldu?
Derya Manav: İnsanların müzelere olan ilgisi, aslında onların hayata bakışı, merak duygusu ve kültürel donanımıyla doğrudan bağlantılıdır. Kimi ziyaretçi için müze yalnızca “gezip çıkılan” bir mekân olabilirken, kimi için ise düşünmeye, sorgulamaya ve kendini keşfetmeye açılan bir kapıdır.
Ancak değişmeyen çok önemli bir gerçek vardır: Çocukların müzelere gösterdiği o saf ve gerçek ilgi… Çünkü çocuk, müzeye yalnızca bakmak için değil; anlamak, dokunmak, hayal etmek ve soru sormak için girer. Bir yetişkinin hızla geçtiği vitrinin önünde uzun süre durabilir ve “Bu neden yapılmış?”, “Kim kullanıyordu?”, “İnsanlar o dönemde nasıl yaşıyordu?” gibi sorular sorar.
Bir toplumun hafızasını müzeler nasıl koruyor?
Derya Manav: Özellikle çağdaş müzecilik anlayışı, müzeleri sessiz vitrinlerden çıkarıp toplumsal hafızayı canlı tutan düşünsel alanlara dönüştürmektedir. Çünkü hafıza yalnızca saklanmaz; anlatılır, paylaşılır ve yeniden yorumlanır. Müzeler de tam olarak bunu yapar: geçmiş ile bugün arasında görünmez bir köprü kurar.
Bir toplum hafızasını kaybettiğinde, geçmişiyle bağını da kaybetmeye başlar.
Gençlerin müzelere ilgisini artırmak için neler yapılmalı?
Derya Manav: Bana göre en önemli mesele şu: Gençlere müzede hata yapma, sorgulama ve kendi fikrini üretme özgürlüğü tanımak gerekiyor. Müzeler sadece “doğru bilgiyi anlatan” yerler değil; düşünce üreten alanlar haline gelmeli.
Ayrıca sosyal medyanın dili de doğru kullanılmalı. Gençleri müzeye yalnızca “fotoğraf çekilecek estetik mekân” üzerinden çağırırsak, müzelerin derinliğini kaybetme riski yaşarız. Önemli olan, o mekânın içinde bir duygu, bir hikâye ve bir keşif deneyimi yaratabilmek.
Ben müzelerde en çok çocukları ve gençleri izlemeyi seviyorum. Çünkü onlar esere yalnızca bakmıyor; gerçekten görüyorlar. Ve bence müzeciliğin geleceği tam da o merak duygusunun içinde saklı.
Dijitalleşme ve Yeni Nesil Müzecilik
Yapay zekâ ve dijital teknolojiler müzeciliği nasıl değiştiriyor?
Derya Manav: Yapay zekâ ve dijital teknolojiler, müzeciliği yalnızca teknik olarak değil; düşünsel olarak da dönüştürüyor. Eskiden müzeler daha çok “koruyan ve gösteren” yapılarken, bugün deneyim üreten, ziyaretçiyle etkileşim kuran ve yaşayan alanlara dönüşüyor.
Özellikle yapay zekâ destekli anlatım sistemleri, artırılmış gerçeklik uygulamaları, dijital arşivleme, interaktif ekranlar ve sanal müze deneyimleri; ziyaretçinin eserle kurduğu ilişkiyi tamamen değiştirdi. Artık bir esere yalnızca bakmıyoruz; onun hikâyesini dinleyebiliyor, üretildiği dönemi deneyimleyebiliyor ve bazen dijital olarak içine girebiliyoruz.
Bence en önemli dönüşümlerden biri erişilebilirlik konusunda yaşanıyor. Dijital teknolojiler sayesinde işitme engelli, görme engelli ya da fiziksel olarak müzeye ulaşamayan bireyler için çok daha kapsayıcı deneyimler oluşturulabiliyor. Bu, çağdaş müzeciliğin en önemli sorumluluklarından biri.
Sanal müzeler fiziksel müzelerin yerini alabilir mi?
Derya Manav: Bence sanal müzeler fiziksel müzelerin yerini tamamen alamaz; ancak onları tamamlayan çok güçlü bir alan haline gelebilir. Çünkü bir eseri ekrandan görmekle, onunla aynı mekânda bulunmak arasında çok büyük bir fark vardır. Bir heykelin ölçeğini hissetmek, eski bir objenin zaman taşıyan dokusunu görmek ya da bir müzenin sessiz atmosferinde yürümek dijital olarak tamamen aktarılabilecek deneyimler değildir.
Ama çağımızın gerçeği de şu: Dijitalleşme artık müzeciliğin dışında kalabilecek bir konu değil. Sanal müzeler sayesinde dünyanın başka bir yerindeki insan, hiç seyahat etmeden bir koleksiyona ulaşabiliyor. Özellikle genç kuşaklar için bu erişim çok önemli. Ayrıca eğitim, erişilebilirlik ve arşivleme açısından sanal müzeler çok büyük bir avantaj sağlıyor.
Ben bunu bir “yer değiştirme” değil, bir “dönüşüm” olarak görüyorum.

İzmir ve Bölgesel Değerler
İzmir’in müzecilik açısından en büyük potansiyeli sizce nedir?
Derya Manav: İzmir’in müzecilik açısından en büyük potansiyeli, çok katmanlı kültürel hafızasını hâlâ yaşayan bir şehir olarak taşıyor olmasıdır. Çünkü İzmir yalnızca arkeolojik bir kent değil; aynı zamanda ticaretin, göçün, Levanten kültürünün, çok sesli yaşamın, liman kültürünün ve modernleşme hikâyesinin iç içe geçtiği çok güçlü bir hafıza alanıdır.
Bugün birçok şehir geçmişini yalnızca korumaya çalışırken, İzmir’de geçmiş hâlâ günlük yaşamın içinde hissediliyor. Kemeraltı’nda yürürken, Alsancak Tren Garı’nda beklerken, eski bir Levanten köşküne girerken ya da bir antika radyoya dokunurken bile bu kültürel katmanları hissedebiliyorsunuz. Bu durum İzmir’i klasik müzeciliğin ötesine taşıyabilecek çok önemli bir avantaja dönüştürüyor.
Bence İzmir’in en büyük potansiyeli; disiplinlerarası, yaşayan ve deneyim odaklı müzecilik modelleri geliştirebilme gücü. Şehir; çağdaş sanat, gastronomi, endüstri mirası, müzik, göç hikâyeleri, arkeoloji ve dijital sanat gibi birçok alanı bir araya getirebilecek doğal bir altyapıya sahip. Özellikle liman kentlerinin taşıdığı “karşılaşma kültürü”, İzmir’i uluslararası projeler için de çok değerli kılıyor.
Ayrıca İzmir’in iklimi, kamusal alanları ve sosyal yapısı; açık hava müzeleri, sanat rotaları ve alternatif sergileme modelleri için büyük bir fırsat sunuyor. Ben İzmir’in gelecekte yalnızca eser sergileyen bir şehir değil; kültürel deneyim üreten, yaşayan müze kenti kimliğiyle öne çıkabileceğini düşünüyorum.
İzmir’de yeterince bilinmeyen ama mutlaka görülmesi gereken müzeler hangileri?
Derya Manav: İzmir’de çok bilinen büyük müzelerin dışında, aslında oldukça değerli ama yeterince görünür olmayan birçok özel müze ve kültürel alan bulunuyor. Bence bu mekânların en önemli tarafı, ziyaretçiye yalnızca eser göstermeleri değil; bir hikâye ve hafıza deneyimi sunmaları.
Örneğin Radyo ve Demokrasi Müzesi yalnızca nostaljik radyoların sergilendiği bir yer değil; iletişim tarihini, toplumsal dönüşümü ve demokratik hafızayı anlatan yaşayan bir arşiv niteliğinde. Özellikle gençlerin analog dünyanın düşünme biçimini görmesi açısından çok kıymetli.
Köstem Zeytinyağı Müzesi ise sadece bir zeytinyağı müzesi değil; gastronomi, tarım kültürü, üretim hafızası ve Ege yaşamını bir araya getiren çok katmanlı bir kültür alanı. Türkiye’de endüstri mirasının nasıl çağdaş bir anlatıya dönüşebileceğinin iyi örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Efes, Bergama gibi dünya mirası alanları Türkiye’ye ne kazandırıyor?
Derya Manav: Bu alanlar sayesinde Türkiye, yalnızca doğal güzellikleriyle değil; medeniyetler tarihi, bilim, sanat, mimarlık ve düşünce geçmişiyle de uluslararası ölçekte görünür oluyor. Bergama’da dünyanın ilk çok katmanlı sağlık merkezlerinden biri olan Asklepion’u, Efes’te ise antik dünyanın en önemli liman kentlerinden birini görmek; aslında insanlığın ortak geçmişine tanıklık etmek anlamına geliyor.
Bence bu miras alanlarının en büyük katkılarından biri de kültürel özgüven yaratmasıdır. Çünkü insanlar yaşadıkları coğrafyanın binlerce yıllık bir bilgi, üretim ve yaşam birikimine sahip olduğunu gördükçe, geçmişle daha güçlü bir bağ kuruyor. Bu durum özellikle genç kuşaklar için çok önemli.
Ayrıca dünya mirası listesine giren alanlar; akademik araştırmaları, koruma bilincini, kültürel diplomasi ilişkilerini ve sürdürülebilir turizm anlayışını da güçlendiriyor. Yani mesele sadece ziyaretçi sayısı değil; o mirasın nasıl korunduğu, nasıl anlatıldığı ve geleceğe nasıl aktarıldığıdır.
Ben her zaman şunu düşünüyorum: Efes ve Bergama gibi yerler yalnızca taş yapılardan oluşmuyor. Onlar; insanlığın hafızasını, üretim biçimlerini, inançlarını, bilim anlayışını ve yaşam kültürünü bugüne taşıyan çok büyük anlatılar. Ve bu anlatıları doğru koruyup çağdaş bir dille aktarabilirsek, Türkiye’nin kültürel gücü dünyada çok daha görünür hale gelecektir.
Yerel yönetimlerin müzeciliğe yaklaşımını yeterli buluyor musunuz?
Derya Manav: Bazı yerel yönetimler müzeleri gerçekten kentin hafızasını koruyan alanlar olarak ele alırken, bazıları ise hâlâ daha çok “proje tamamlandı” mantığıyla yaklaşabiliyor. Oysa müze, açıldığı gün biten değil; asıl o gün yaşayan bir organizmaya dönüşen bir yapı. İçeriğinin sürekli güncellenmesi, eğitim programları, çocuk atölyeleri, erişilebilirlik çalışmaları, dijital uygulamalar ve uluslararası iş birlikleriyle desteklenmesi gerekiyor.
Ama yine de umut verici bir dönüşüm olduğunu düşünüyorum. Özellikle genç kuşakların kültür-sanat alanına ilgisi, bağımsız projelerin artışı ve kent hafızasına yönelik farkındalık; yerel yönetimlerin de müzeciliğe daha çağdaş bir perspektifle yaklaşmasını zorunlu hale getiriyor. Çünkü bugün bir kentin değeri artık yalnızca yollarıyla ya da binalarıyla değil; kültürel hafızasını nasıl koruduğuyla da ölçülüyor.

En büyük kaybımız tarihi eser kaçakçılığı mı, ilgisizlik mi?
Derya Manav: Tarihi eser kaçakçılığına yalnızca hukuki bir suç olarak değil, bir toplumun kültürel hafızasına yönelik ciddi bir tehdit olarak bakıyorum. Çünkü kaçırılan her eser, ait olduğu coğrafyanın tarihsel bağlamından koparılmakta; böylece yalnızca fiziksel bir nesne değil, geçmişe dair bilgi, kimlik ve kolektif hafıza da kaybedilmektedir.
Bu nedenle kültürel miras kaçakçılığına karşı büyük bir hassasiyet duyuyor ve bu konuda toplumsal farkındalığın artırılmasını çok önemli buluyorum. Bir müzeci olarak, kültürel değerlerin korunması adına akademik çalışmalar, bilinçlendirme projeleri, sergiler ve eğitim faaliyetleriyle mücadele edilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü kültürel miras yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da ortak emanetidir.
Özellikle genç nesillerde koruma bilinci oluşturulmadan, kaçakçılıkla mücadelede kalıcı başarı sağlamak mümkün değildir. Bu yüzden müzeciliğin temel sorumluluklarından biri de topluma aidiyet duygusu kazandırmak ve insanların yaşadıkları coğrafyanın tarihsel değerleriyle güçlü bir bağ kurmasını sağlamaktır.
Ben, kültürel mirasın korunmasını yalnızca mesleki bir sorumluluk değil; etik ve toplumsal bir görev olarak görüyorum. Bu nedenle tarihi eser kaçakçılığına karşı elimden gelen her çalışmanın içinde olmayı ve bu konuda aktif farkındalık üretmeyi önemli buluyorum.
‘’Bir ülkenin geleceği müzelerinde saklıdır” görüşüne katılıyor musunuz?
Derya Manav: Kesinlikle katılıyorum. Çünkü müzeler yalnızca geçmişi saklayan yapılar değil; bir toplumun kimliğini, düşünsel birikimini, üretim kültürünü ve ortak hafızasını geleceğe taşıyan en önemli kurumlardır. Geçmişini koruyamayan bir toplumun, geleceğini sağlıklı biçimde inşa etmesi de oldukça zordur.
