Aşırı sağ ideoljiye sahip ‘Almanya için Alternatif Partisi’ (AfD) ilk olarak doğu Almanya’da güçlendi ve ülke genelinde etkisi hızla artıyor. Batıdaki seçimlerde oy oranı büyük ölçüde yükseliyor.
AfD, iltica, güvenlik ve göç gibi toplumda hassasiyet yaratan sembolik konuları siyasi söyleminin merkezine yerleştirerek, özgürlükçü demokratik partiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Bu stratejiyle, halk arasında var olan korku ve kaygıları ustaca manipüle etmekte; toplumsal huzursuzluğu ve belirsizliği kendi politik amaçları doğrultusunda kullanmaktadır. AfD'nin söyleminde, Almanya'nın "yalnızca Almanların ülkesi" olması gerektiği vurgulanmakta ve göçmenlerin ülkeden gönderilmesi talebi öne çıkarılmaktadır. Bu yaklaşım, toplumsal çeşitliliğin ve çoğulculuğun reddedilmesi anlamına gelirken, demokratik değerler ve insan hakları açısından ciddi tehlikeler barındırmaktadır. Göçmen karşıtı söylemin giderek yaygınlaşması, özgürlükçü demokratik partilerin hareket alanını daraltmakta; toplumsal barış ve kapsayıcılığın korunmasını zorlaştırmaktadır. AfD'nin bu politikaları, Almanya'da demokratik kazanımların aşırı sağ hareketler tarafından tehdit edilmesine yol açmakta ve toplumun geleceği açısından risk oluşturmaktadır.
Alman demokrasisi, tarih boyunca özgürlükçü demokrat güçler ile aşırı sağ ve ırkçı hareketler arasında sürekli bir gerilim içinde şekillenmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, insan haklarına ve demokrasiye dayalı bir siyasi sistemin kökleşmesiyle Almanya, demokratik değerleri benimsemiş ve özgürlükçü demokratlar, ırkçılığa ve aşırı sağ akımlara karşı kararlılıkla mücadele etmiştir. Bu mücadele, toplumun çoğulculuğa ve kapsayıcılığa dayalı bir yapıda gelişmesini sağlamış, özgürlükçü ve demokratik ruh, ılımlı ve kapsayıcı politikaların temelini oluşturmuştur. Özellikle Türkiye’den Almanya’ya gelen milyonlarca insanın topluma entegrasyonunu kolaylaştıran, onlara yeni bir yaşam alanı sunan da bu özgürlükçü ve demokratik yaklaşımın etkisidir. Aynı zamanda, Avrupa Birliği’nin gelişiminde de bu çoğulcu ve kapsayıcı ruhun katkısı büyük olmuş, Almanya’nın uluslararası alanda demokrasi ve insan hakları savunuculuğunu pekiştirmiştir.
Almanya, siyasi güvenilirliğini ancak sürekli ve kararlı bir ‘Demokrasi ve İnsan Hakları’ savunuculuğu ile koruyabilir. Bu yaklaşım, ülkenin tarihsel olarak özgürlükçü ve demokratik değerlere dayanan yapısını güçlendirmeye ve toplumu çoğulculuk ile kapsayıcılığa yöneltmeye devam etmesini sağlar.
Bugün Almanya, demokratik kazanımlarının aşırı sağ hareketler tarafından yıpratıldığı kritik bir aşamaya girmiştir. Halbuki toplumun zamanla çeşitlenmesi ve çokkültürlü hale gelmesi, Almanya’dan demokrasiye güç kazandıracak yeni atılımlar beklenmesini sağlamalıydı. Ancak mevcut durumda, demokratik değerlerin korunması, toplumsal barış ve kapsayıcılığın sürdürülmesi için mücadele daha da önem kazanmıştır. Irkçılığın ve aşırı sağın toplumsal dokuyu zedelemesine karşı, Alman demokrasisinin temelinde yer alan özgürlükçü ve insan haklarına dayalı savunuculuğun, her koşulda sürdürülmesi gerekmektedir.
AfD’nin merkezi siyasi güç haline gelmesi durumunda Türk Topluluğunun geleceği zorlaşabilir. Asimilasyon baskısı artabilir, kazanılan haklar gasp edilebilir. AfD'nin göçmen karşıtı söylemlerinin ve toplumsal çeşitliliği reddeden politikalarının, Türk topluluğunun Almanya'daki varlığını tehdit ettiği açıkça görülmektedir. Bu bağlamda, Türklerin geleceğinin demokratik ilkelerin korunması hakkında duyarlı olmasına ve özgürlükçü demokratik güçlerle beraber hareket etmesine bağlı olduğu vurgulanmalıdır. Her olanaklı ortamda ve fırsatta özgür demokratik hukuk devletinin korunması için aktif mücadele verilmesi gerekmektedir. Ne yazık ki, topluluk bu yönde yeterince gayret göstermiyor; toplumsal marjinalleşmişlik, hakların etkin kullanımı önünde bir engel teşkil ediyor. Bu nedenle, marjinalleşmişliği üzerimizden atarak, hak kullanımıyla daha aktif yurttaş olma sorumluluğumuz ön plana çıkmaktadır. Demokratik değerlerin ve toplumsal kapsayıcılığın korunması için, Almanya’daki Türk topluluğunun iradesini ve mücadelesini güçlendirmesi, toplumsal barış ve hakların sürdürülebilirliği açısından hayati önemdedir.
