7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 36.NATO Zirvesi, iki günün ardından son buldu. Zirvenin öncesinde, ön plana çıkması beklenen muhtemel konulardan olan, örgütün içerisindeki güvenlik harcamaları, ana konulardan biri olup üye ülkelerin güvenlik harcamalarını arttırarak örgüte katkı paylarının arttırılması talep edildi. ABD’nin dış politikasında yaşadığı dönüşümler ve kırılmaların da örgüt içerisindeki ilişkileri zedelediği de liderler özelinde fark edilen değişiklikler arasındaydı. Ülkeler arasında da yapılması sözü verilen antlaşmaların olduğu da gözden kaçmadı.
Uluslararası ilişkilerde, söylem analizinin büyük bir yeri olsa da Donald Trump gibi bir liderin sözlerine riayet etmek ve o sözler doğrultusunda analiz kurmak pek sağlıklı bir öngörü oluşturamayacaktır. Trump’ın Avrupalı liderlere yönelik eleştirileri, örgütün güvenlik şemsiyesi altında, daha doğru bir tabirle ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında, geçirdikleri yılların bittiğini ve ABD, onları terk etmese dahi eskisi gibi olmayacağını vurguladı. Yeni bir dönüşümün başlayacağının vurgulandığı ise zirve boyunca görüldü, bu da NATO 3.0 olarak NATO’nun başkalaşım geçireceği yeni bir döneme gireceğini göstermiş oldu.
Güvenlik endişeleri, Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana geçen dönemler arasında en yüksek noktasına bu dönemde ulaşmıştır. Avrupa, Soğuk Savaş’ın ardından altyapı yatırımları ve sosyal reformlar ile ekonomilerini yükseltmekteyken ABD’nin kendileri için açtığı alanın rahatlığı onlar için oldukça yeterliydi. Bugünse ABD’nin kendini konumlandırdığı yer ile ittifakın dağılmasa da değişmesi gerektiği vurgusu yapılmış, haliyle her devletin güvenlik harcamalarının gerek örgüt içinde gerek örgüt dışında artması gerektiği söylenmiştir.
Soğuk Savaş’ın ardından belirgin düşmanın ortadan kalkması ile oluşan güvenlik belirsizliğinde NATO, vizyon olarak kendisini barış ile konumlandırmıştı. Fakat bugün gelinen noktada güvenlik endişeleri doğrultusunda arttırılan güvenlik harcamaları ve silahlanmanın devletler arasındaki işbirliği ile de teşvik edilmesi, örgütün yeni vizyonunu bir açıdan açıklamakta: Örgüt, uluslararası barışı gereken oranda sağlayamamış ve değişen konjonktürde, yükselen militarizmi engelleyemeyip kendisi de militarizmin en büyük kollarından birisi olmuş, olmaya devam edecektir.
ABD, en önemli ittifakı olan İsrail’in Doğu Akdeniz’deki politikaları ve Gazze üzerine uyguladığı soykırım politikalarını Zirve içerisinde dile getirmezken, Doğu Akdeniz’de tampon devlet görevi görecek ve bölgenin en önemli askeri güçlerinden olan Türkiye’nin daha da elini güçlendirecek olan F35’ler konusunu gündeme getirmiş, Türkiye’ye F35 tedariğinin sağlanacağını söylemiştir. Başta da söylediğimiz gibi, uluslararası ilişkilerde söylem analizi önemli bir yere sahip olsa da dereyi görmeden paçayı sıvamamak gerekmektedir. ABD’nin iç dinamikleri, geçmişte olduğu gibi Kongre’nin vereceği bir ret kararı ile değişebilir ve sözü edilen F35’ler yeniden rafa dahi kalkabilir, F35’lerin alınmasına şart olarak koşulan S400’lerin geri verilmesi konusu da Türkiye’nin ulusal güvenliği için önemli bir yer taşımaktadır. İsrail’in bölgedeki düşmanca tutumları ve Türkiye ile girdiği münakaşalar doğrultusunda, rakibinin elini güçlendirecek bir hamleyi, en önemli ittifakı olan ABD’nin yapmasını, en doğal haliyle, istemeyecektir. Türkiye’nin F35’leri aldığında S400’leri elden çıkarma konusunda da Rusya ile bugüne kadar çizdiği denge politikası da yara alacaktır. Durum böyleyken, Türkiye’nin alabileceği rasyonel kararlar arasında, ABD’nin yalnızca söylemlerine bakmayıp Kongre’den çıkacak karar doğrultusunda aksiyon alması bulunmaktadır.
NATO’nun evrildiği durum doğrultusunda, ülkelerin her biri örgüt içerisindeki güvenlik payını arttırırken örgüt dışarısındaki devletleri de bittabi güvenlik endişesine sürükleyecektir. John Herz’in ortaya koyduğu güvenlik ikilemi kavramı bu durumu en iyi şekilde özetlerken, dünyanın silahlanma yarışı, NATO için barıştan ziyade savaş ekonomisi ve silah tacirliğine dönüşecektir. Ankara’daki zirve, barışın getirdiği refah ekonomilerinin ülkeler için yarattığı kalkınma paylarının geride kalacağını, savaş ekonomisi ve silahlanmanın halklara yükleyeceği vergi yüküyle, örgüt içindeki toplumların geçmişteki ekonomik refahın getirdiği rahatlığı özleyeceğini göstermektedir
