Türkiye Cumhuriyeti devleti, dünya tarihinde, bulunduğu jeopolitik konum itibariyle bütün riskler ve çatışmaların ortasında kalması en muhtemel devletlerden birisi olmuştur. Bu ihtimal de çoğu zaman çatışmaların hem soğuk hem sıcak taraflarıyla kendini göstermiştir.
Kurulduğu tarihten sonra İkinci Dünya Savaşı’nda taraf olması için yapılan baskılara, müthiş bir diplomasi örneği göstererek direnmiş, savaşın iki tarafı için de tehdit olmadığını göstermek için çabalamıştır. İsmet İnönü’nün siyasi zekâsı ve diplomatik zekâsı birleşerek dünya iki kutba bölünmeden önce iki taraftan da çekiştirilen Türkiye’yi tek parça halinde, bulunduğu konumda tutmayı başarmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, Sovyetlerin genişlemesi ile güvenlik tehdidinin artması Türkiye’yi Batı ile yakınlaştırmış ve NATO’ya girmesine neden olmuştur. Türkiye’nin jeopolitik konumu Soğuk Savaş’ta NATO üyeliği sonrası Batı ittifakı için önemli bir rol oynamış, bu yakınlaşma Sovyetler ile Türkiye’nin ilişkilerini büyük bir oranda zedelemiştir. ABD’nin Türkiye’ye yaptığı Marshall yardımları ile gerek askeri gerekse ekonomik destekleri ile Türkiye her ne kadar kesin bir dil ile ifade etmese de Batı Blok’unun bir parçası haline gelmiştir. Türkiye’de NATO üsleri açılması ile NATO’nun genişleyen coğrafi ve stratejik alanı Türkiye’nin Soğuk Savaş için oynadığı rolün büyüklüğünü ortaya koyar nitelikte olmuştur.
Türkiye’nin 1960’ların ortalarından itibaren izlediği Kıbrıs politikasına başta ABD olmak üzere Batı tarafından tepki gelince güvenlik endişeleri doğrultusunda kurulan ilişkiler zayıflamış, Johnson Mektubu ile de ağır yaralar almıştır. Türkiye Kıbrıs konusunda diğer devletlerin müdahalesini yanlış bulmuş, ABD ve NATO’nun müttefik olan bir devlete dahi böyle bir karar alması, güvenlik endişelerini arttırmıştır. Nihayetinde, Kıbrıs Harekatı’na giden süreçte, NATO’dan kesin bir çıkış olmasa dahi, yapılan yaptırımlar ve ambargolar, Türkiye’yi Sovyetler ile ilişkileri yeniden kurma yoluna itmiştir.
Sovyetler Birliği ile yeniden tesis edilen ilişkiler doğrultusunda, ekonomik ilişkiler de geliştirilerek Sovyetler’in Türkiye’ye verdiği krediler ile Seydişehir Alüminyum Tesisleri, İskenderun Demir-Çelik Fabrikası gibi Türkiye’nin sanayileşmesini ve kalkınmasını sağlayacak çok önemli fabrikalar açılmıştır. Bu ilişkide Moskova’nın çıkarı, NATO müttefiki bir devlet ile yakınlaşarak NATO ve ABD’nin nüfuz alanını biraz olsun kırmakken Türkiye’nin çıkarı ise, uygulanan ekonomik yaptırımları bertaraf edebilmek ve ardından kalkınabilmek adına finansman bulmaktı.
Bu yakınlaşma, uluslararası ilişkilerde realizm teorisinin en somut örneklerinden biridir, iki tarafın da ideolojik kutuplaşmaları bir kenara bırakarak tamamen çıkar ve kâra dayalı bir yakınlaşma güttüğü bir ilişki olmuştur. Türkiye’nin iki uçurum arasında kurduğu denge siyasetine de örnek sayılacak bu yakınlaşma, Türkiye’yi hem güvenlik konusunda NATO’dan mahrum bırakmazken hem de alınan ekonomik yaraların iyileşmesine vesile olmuştur.
Kıbrıs Harekatı’nın öncesinde ve sonrasında yaşananlar Türkiye’yi Batı’nın güvenlik şemsiyesinden itmese de Soğuk Savaş’ın kalanı boyunca daha özerk bir çizgiye, başta da söylediğimiz üzere denge siyasetine yöneltmiştir. NATO ile kurulan güvenlik ittifakı, Sovyetler ile yapılan ekonomik antlaşmalar Türkiye’yi bu cendereden, yaralar alsa da çıkabileceği en iyi hallerden biri ile, çıkmasını sağlamıştır.
Soğuk Savaş’ın bitişi ve kutupların dağılması sonrası, Türkiye yeni kurulan düzende, hem Rusya ile hem de ABD ile ilişkilerini dengede tutarak geleneksel denge politikasını devam ettirmiştir. Bugün, Türkiye Rusya ile enerji antlaşmaları yaparak, Ukrayna Savaşı’nda gösterdiği denge politikası sayesinde Rusya ile ilişkileri kesin bir şekilde koparmayarak ve aynı zamanda NATO ile olan güvenlik ilişkilerini yetmiş yılı aşan bir süredir sürdürerek gelenekselleşen dış politika anlayışına devam etmektedir. Bu gelenek artık basit ve bir döneme ait denge politikasından çok Türkiye’nin refleks haline getirdiği davranışlar bütünü olmuştur. Konumunun getirdiği tehlikeler sebebiyle ileride yaşanacak birçok çatışmanın da ortasında kalması muhtemel olan Türkiye Cumhuriyeti, denge politikasında uzmanlaşarak ortak bir siyaset yürütmeyi düstur haline getirmiştir. Velhasıl kelam, Türkiye’nin kurduğu bu zor denge, artık bir tercih değil, jeopolitiğin zorunlu kıldığı bir dış politika refleksi olmuştur.
