Geçtiğimiz günlerde sinemada bir döneme şarkılarıyla damgasını vuran Michael Jackson’un hayatını konu alan Michael filmini izledim. Ardından da bir döneme inancını yaşama mücadelesiyle ril model olan Şule Yüksel Şenler’in hayatını konu alan dizisinin bölümlerini peş peşe seyrettim. İlk bakışta birbirinden tamamen farklı iki hayat hikayesi gibi duruyor… Biri dünyanın tanıdığı bir sanatçı, diğeri Türkiye’nin yakın tarihinde iz bırakmış bir fikir ve mücadele insanı… Ama her ikisini izledikten sonra zihnimde kalan şey başarılarından daha ziyade ödedikleri bedeller oldu…
İzlediklerim beni yıllar öncesine, gençlik yıllarıma götürdü…Elbette sadece hatıralara değil, o yılların ruhuna da götürdü…
Michael’ın hikayesinde beni etkileyen şey şöhret veya şöhrete giden yol değildi. O büyük başarının arkasında bitmeyen bir çalışma, mükemmel olma çabası, toksik bir babayla büyüme ve ağır bir yalnızlık vardı… İnsan bazen hayallerine ulaşır ama bunun bedelini kendi içinde taşır. Film bana, dışarıdan görünen başarıların arkasında çoğu zaman görünmeyen mücadelelerin bulunduğunu bir kez daha ve yeniden hatırlattı…
Süle Yüksel Şenler dizisi ise bende daha farklı duygular uyandırdı. Çünkü o hikaye sadece bir insanın hayatını anlatmıyordu…Benim kuşağımın hafızasında yer eden bir dönemi de yeniden gözlerimin önüne getirdi. O yıllarda birçok insan özellikle de kadınlar yaşamak istediǧi inancı nedeniyle kendini anlatmak, kendini savunmak ve bazen de yalnız kalmayı göze almak zorunda kalmıştı..
Diziyi izlerken şu düşüncelere daldım: Şule Yüksel Şenler’i değerli kılan şey yazılarından ve eserlerinden ziyade inandığı doğruları rahat zamanlarda değil, zor zamanlarda da savunabilmesiydi. Çünkü insanın karakteri, her şey yolundayken değil, bedel ödemesi gerektiğinde ortaya çıkar. Bazı insanlar vardır, şartlar değişince düşünceleri de değişir…Bukelemun gibi uyarlar bulundukları ortama… Bazıları ise zorluklar karşısında geri adım atmak yerine inandıkları değerlere daha sıkı sarılırlar. Süle Yüksel Şenler’in hikayesi de tam olarak böyle bir duruşun hikayesi işte…
Ve birden bugünün gençlerini düşündüm… Çünkü her nesil kendi döneminin yükünü taşıyor. Bizim gençliğimizde insanlar bazı değerlerini koruyabilmek için mücadele veriyordu. Bugünün gençleri ise çoğu zaman kendi benliklerini koruyabilmek için mücadele vermek zorundalar aslında… Zira çok daha fazla imkana sahip gibi görünseler de aynı zamanda hiç olmadığı kadar etkilenmeye açık bir dünyanın içinde yaşıyorlar ne yazık ki… Her gün yüzlerce insanın hayatına bakıyor, farkında olmadan kendilerini başkalarıyla kıyaslıyorlar… Nasıl yaşayacaklarından neyi seveceklerine kadar birçok şey onlara hazır olarak sunuluyor…Böyle bir ortamda insanın benlik oluşturabilmesi, kendi sesini duyabilmesi, kendi yolunu bulabilmesi hiç de kolay değil diye düşünüyorum…
Belki de bu yüzden geçmişten gelen bu yaşam hikayeleri hala önemini koruyor ve korumalıdır da.. Çünkü bize sadece bir dönemi anlatmıyorlar. İnsanın hangi çağda yaşarsa yaşasın aynı temel soruyla karşı karşıya kaldığını hatırlatıyor… Kendin olarak kalabilmek için neyi göze alabiliyorsun sorusu her çaǧda cevap bulmalıdır…
Michael filmi ve Şule Yüksel Şenler dizisi bana farklı dünyaların içinden aynı gerçeği hatırlattı. İnsanları büyüten şey ulaştıkları zirveler değildir. Asıl büyüklük uğruna bedel ödemeyi göze aldıkları değerlerde saklıdır. Çünkü ömrün sonunda geriye kalan, ne kadar alkışlandığımız değil, hangi şartlar altında kendimiz olarak kalabildiğimizdir. Çünkü insan, uğruna bedel ödemeyi göze aldığı değerler kadar büyüktür!
Bedel ödemeyi göze alanlara selam olsun…