“Bu alemin gül bahçesine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik, el değmedik daha neler ve neler vardı.” (Ali Şîr Nevâî)
Doğumunun üzerinden asırlar geçse de, 9 Şubat 1441’de Herat’ta doğan o büyük gönül insanını, Türkçeye adanmış ömrü ve cesaretiyle minnetle yâd ediyoruz.
Bir dil düşünün…Uğruna mücadele edilmiş, satırlara dökülmüş, nesiller boyunca savunulmuş bir dil.Bir dil düşünün ki yalnızca konuşulmamış; korunmuş, sahiplenilmiş ve yeniden keşfedilmiştir. Türkçe, işte böyle bir dildir.
Dil, bir milletin hafızasıdır. Ninnilerde başlar, masallarla büyür, destanlarla kök salar. Orhun Yazıtları’ndan Yunus Emre’ye, Dede Korkut’tan halk türkülerine uzanan bu büyük yolculuk, Türkçenin yalnızca bir iletişim aracı değil; bir kimlik taşıyıcısı olduğunu gösterir. Ancak tarihin bazı dönemlerinde Türkçe, saray çevrelerinde Farsça ve Arapçanın gölgesinde kalmıştır. İşte tam da böyle bir dönemde, 9 Şubat 1441’de (Hicrî 17 Ramazan 844) Herat’ta dünyaya gelen bir çocuk, ileride Türkçenin kaderine yön verecektir: Ali Şir Nevâî.
Nevâî yalnızca bir şair değildir; bir dil bilinci, bir kültür savunucusudur. Dönemin güçlü ve hâkim dilleri karşısında Türkçenin geri planda bırakıldığını görmüş; bu dili “açılmamış bir gonca” olarak nitelemiştir. Onun gözünde Türkçe, keşfedilmeyi bekleyen bir gül bahçesidir.1499 yılında tamamladığı Muhakemetü’l Lügateyn adlı eserinde Türkçenin Farsçaya kıyasla ne denli zengin ve ifade gücü yüksek bir dil olduğunu örneklerle ortaya koymuştur. Şu sözleri, onun dil felsefesini en güzel biçimde yansıtır:
“Bu âlemin gül bahçesine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik, el değmedik daha neler ve neler vardı.”Nevâî’nin gördüğü o gül bahçesi Türkçeydi.
Üstelik bu sevda sözde kalmamış; 1483–1485 yılları arasında yazdığı Türkçe hamse — Hayretü’l Ebrar, Ferhad ü Şirin, Leyla vü Mecnun, Seb’a-i Seyyare, Sedd-i İskenderî — ile Türkçenin büyük edebî eserler verebileceğini fiilen göstermiştir. O güne dek “bu dilde güçlü eser yazılamaz” diyenlere en güçlü cevabı yine Türkçe ile vermiştir. Arapçayı ve Farsçayı ustalıkla kullanabilecek bir birikime sahip olmasına rağmen, tercihini Türkçeden yana yapması; onun cesaretini ve bilinçli duruşunu ortaya koyar. Bu cesaret sayesinde Türkistan Türkçesi güçlenmiş, hatta bir dönem “Nevâî Dili” olarak anılmıştır.
3 Ocak 1501’de (Hicrî 12 Cemaziyelahir 906), 59 yaşında Herat’ta hayata veda eden Ali Şir Nevâî, arkasında yalnızca eserler değil; bir dil şuuru bırakmıştır. Bugün Türkçeyi konuşan, yazan ve yaşatan her birey; onun açtığı yoldan yürümektedir. Bir dili sevmek, onu yüceltici sözlerle anmak kadar; onu doğru, bilinçli ve estetik biçimde kullanmaktır. Nevâî’nin gençlere verdiği mesaj hâlâ geçerlidir: Kendi dilinin zenginliğini görmeden başka dillerde üstünlük aramak, insanı kendi hazinesinden uzaklaştırır.
Bizler de bugün, Türkçenin her kelimesinde taşıdığı tarihi, kültürü ve inceliği fark ederek; bu dili korumayı bir sorumluluk bilmeliyiz. Türkçe kalmak; önce Türkçeyi anlamak, sonra onu yaşatmakla mümkündür.