Türkiye, Suriye krizinin en ağır yıllarında yalnızca kendi sınır güvenliğini korumakla kalmadı; askerî harekâtlardan diplomatik girişimlere, mülteci yükünden ekonomik maliyetlere kadar ağır bir sorumluluk üstlendi. İdlib’de verilen şehitler, kuzeyde yürütülen harekâtlar ve Rusya ile sürdürülen zorlu denge siyaseti, Ankara’nın Suriye dosyasındaki bedelinin yalnızca diplomatik söylemlerden ibaret olmadığını gösterdi.
Bugün Şam’da yeni bir yönetim düzeni kurulurken, Türkiye’nin geçmişte üstlendiği bu yükün unutulması beklenemez. Fakat Şam’dan gelen bazı yeni kararlar, Türk kamuoyunda çok daha eski bir soruyu yeniden gündeme taşıdı: Acaba Araplar bize yine mi ihanet ediyor?
Bu soru Türk kamuoyunda yabancı değildir. Osmanlı Devleti'nin son döneminden beri özellikle Hicaz ve kısmen Suriye sahasında yaşanan hadiseler, zamanla bütün Arap dünyasına teşmil edilen bir “Arap ihaneti” anlatısının oluşmasına yol açtı. Oysa tarih bundan daha karmaşıktır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Hicaz'daki Şerif Hüseyin isyanını veya Suriye'deki bazı Arap milliyetçisi hareketleri bütün Arapların ortak tutumu olarak değerlendirmek doğru değildir. Osmanlı ordusunda savaşan, devlete bağlılığını sürdüren ve imparatorluğun farklı cephelerinde hayatını kaybeden çok sayıda Arap asıllı Osmanlı vatandaşı da vardı. Dolayısıyla “Araplar ihanet etti” cümlesi tarihî bir hüküm olmaktan ziyade, zaman içerisinde Türk toplumunda yerleşmiş güçlü bir kolektif algıdır.
Fakat bugün Şam'da yaşanan bazı gelişmeler, bu algının neden hâlâ kolaylıkla canlandığını da gösteriyor. Mesele, Arapların Türklere karşı tabiat itibarıyla sadakatsiz olup olmadığı değildir. Mesele, Türkiye'nin Suriye'deki yeni yönetimden nasıl bir komşuluk hukuku beklemesi gerektiğidir.
Suriye'de birleşik müfredatın uygulanmaya başlamasıyla, daha önce özellikle Halep'in kuzeyindeki Türkmen bölgelerinde seçmeli ders olarak okutulan Türkçenin kaldırılarak yerine Fransızcanın getirilmesi dikkat çekti. Türkmen kuruluşlarının bu uygulamaya itiraz etmesi de meselenin yalnızca teknik bir müfredat değişikliği olmadığını gösteriyor.
Tam bu noktada başka bir gelişme daha önem kazanıyor. Şam yönetimi Kürtçeyi “ulusal dil” olarak tanıdı ve Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölge okullarında Kürtçenin öğretilmesine imkân sağladı. Kürtlerin kendi dillerini öğrenme ve yaşatma imkânına sahip olması elbette tabiidir. Bir ülkenin farklı topluluklarının dil ve kültürlerini koruması, toplumsal barış açısından da değerlidir. Fakat aynı ilkenin Suriye Türkmenleri için de geçerli olması gerekmez mi?
Üstelik burada yalnızca kültürel bir hak meselesinden söz etmiyoruz. Suriye Türkmenlerinin önemli bir bölümü, savaş yıllarında Özgür Suriye Ordusu saflarında yer aldı; Türkmen muharipler Suriye muhalefetinin silahlı mücadelesinin çeşitli aşamalarında fiilen rol üstlendi. Daha sonraki dönemde de Şara'nın birlikleri arasında Türkmenlerin yanı sıra Türkistanlı savaşçılar bulunuyordu. Dolayısıyla bugün Suriye'nin yeniden şekillenen devlet düzeninde Türkmenlerin dil ve kültürel haklarının görmezden gelinmesi, savaş yıllarında yaşanan ortaklığın hafızası açısından da ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
Suriye'de birleşik müfredat ve geçiş süreçleri yürütülürken, Türkiye'nin kontrolündeki bölgelerde bugüne kadar MEB müfredatıyla uyumlu olarak sürdürülen eğitim sisteminin bundan nasıl etkileneceği de ayrıca önem taşıyor. Sahadaki uygulamaların ne ölçüde değişeceği henüz tam olarak ortaya çıkmış değil. Ancak Türkmen kuruluşlarının itirazları ve Türkçenin müfredattan çıkarılması yönündeki gelişmeler, meselenin yalnızca teknik bir ders uyarlamasından ibaret olmadığını düşündürüyor. Türkmen kuruluşlarının ve sahadaki aktörlerin tutumu, bu geçişin kültürel erozyon riski taşıyabileceğine işaret ediyor.
Bir ülkede kültürel çeşitlilik korunacaksa, bunun ölçüsü siyasî yakınlık olmamalıdır. Türkmen çocuklarının kendi dillerini öğrenmesi de aynı hakkın parçasıdır. Hele ki Türkçe, Suriye'nin kuzeyindeki Türkmen toplulukları ile Türkiye arasında yalnızca bir yabancı dil değil, tarihî ve toplumsal bir bağdır. Türkiye'de eğitim görmüş, Türkçeyi öğrenmiş ve Türkiye ile eğitim ve çalışma hayatı üzerinden bağ kurmuş çok sayıda Suriyelinin bulunduğu bir ortamda, Türkçenin özellikle Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde eğitim sisteminden çıkarılması yalnızca bir ders değişikliği olarak görülemez. Bu tercih, iki ülke arasındaki toplumsal bağların geleceği bakımından da bir sorun teşkil eder.
Üstelik Türkiye'nin Suriye krizindeki rolü düşünüldüğünde, Ankara'nın bu tür gelişmeleri sessizce izlemesi beklenmemelidir.
Ekonomik alanda da benzer sorunlar ortaya çıkıyor. Suriye'nin 1 Haziran 2026'dan itibaren uygulamaya koyduğu yeni gümrük tarifeleri, Türkiye-Suriye ticaretinde yeni maliyetler doğurabilecek bir çerçeve oluşturdu. Savaşın ardından ekonomik hayatını yeniden kurmaya çalışan Suriye için Türkiye, yalnızca komşu bir ülke değildir. Ticaret yolları, sınır kapıları, lojistik hatları ve yeniden imar kapasitesi bakımından Türkiye'nin konumu son derece önemlidir.
Buna rağmen Şam'ın ekonomik tercihleri, Ankara'nın bölgedeki ağırlığıyla her zaman örtüşen bir istikamet göstermiyor. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Lazkiye Limanı'dır. Lazkiye Limanı'nın ana konteyner terminalinin Fransız CMA CGM tarafından otuz yıllığına işletilmesi ve geliştirilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Limanın geliştirilmesi için önemli yatırımlar da öngörülüyor. Suriye'nin uluslararası ticarete yeniden açılması açısından böyle bir yatırım elbette anlaşılabilir.
Ancak Ankara'nın da bu gelişmeye yalnızca ekonomik bir işlem olarak bakması mümkün değildir. Çünkü Suriye'nin yeniden yapılanmasında Türkiye'nin üstleneceği rol, yalnızca sınır güvenliği veya insanî yardım meselesinden ibaret değildir. Altyapı, ulaştırma, enerji, ticaret ve şehirlerin yeniden imarı gibi alanlarda Türkiye'nin sahip olduğu kapasite, Şam yönetiminin önündeki en önemli imkânlardan biridir.
Burada Türkiye'nin yapması gereken, geçmişteki fedakârlıklarını sürekli hatırlatıp karşılığında teşekkür beklemek değildir. Tam tersine, Ankara artık ilişkileri daha açık bir mütekabiliyet zemini üzerine oturtmalıdır.
Türkiye Suriye'nin toprak bütünlüğünü, istikrarını ve ekonomik olarak ayağa kalkmasını destekleyebilir. Fakat bunun karşılığında Türkiye'nin güvenlik ve ekonomik çıkarlarının da dikkate alınmasını istemesi son derece tabiidir.
Şam'ın Türkiye ile ilişkilerinde ticaret, gümrük, lojistik ve sınır geçişleri gibi alanlarda attığı her adım, Ankara tarafından da aynı ölçüde değerlendirilmelidir. Türkiye'nin kendi ekonomik ve diplomatik araçlarını kullanması bir tehdit değil, devletlerarası ilişkinin doğal sonucudur.
Türkiye'nin sahadaki desteği de aynı anlayışla yeniden ayarlanmalıdır. Ankara'nın altyapı, imar, ulaştırma ve geçiş süreçlerinde sağlayacağı destek, Türkiye'nin stratejik önceliklerinden bağımsız düşünülemez. Suriye Türkmenlerinin dil, eğitim ve kültürel hakları da bu çerçevede açık biçimde gündeme getirilmelidir.
Türkiye'nin Suriye'deki bütün toplulukların hukukunu savunması, Suriye'nin içişlerine müdahale anlamına gelmez. Tam tersine, kalıcı bir devlet düzeninin temel şartı, vatandaşları arasında hukuk bakımından ayrım yapmamasıdır.
Bir başka mesele ise ekonomik hesaptır. Türkiye Suriye krizinin ekonomik yükünü yıllarca taşıdı. Milyonlarca insanın Türkiye'ye sığınması, sınır güvenliği için yapılan harcamalar, askerî harekâtların maliyeti ve kuzeyde güvenliğin ve kamu hizmetlerinin sağlanması Türkiye açısından ciddi bir yük oluşturdu.
Bu maliyetlerin hiçbir zaman hesaba katılmayacak bir “hibe” olarak görülmesi doğru değildir. Türkiye'nin artık Şam yönetimiyle konuşurken geçmiş dönemin ekonomik maliyetlerini de masaya koyması gerekir. Bu, “Suriye bize borçludur” şeklinde kaba bir hesaplaşma anlamına gelmez. Aksine, yeni dönemin ekonomik ilişkilerinin gerçekçi bir zemine oturtulması anlamına gelir.
Çünkü dostluk, devletler arasında hesabın hiç tutulmaması değildir. Dostluk, hesabın düşmanlıkla değil hukukla tutulabilmesidir. Türkiye ile Suriye arasında yeni bir dönem başlıyorsa, bu dönem geçmişin acılarından ders çıkaran bir komşuluk hukukuna dayanmalıdır.
Şam'ın önünde önemli bir tercih vardır. Türkiye'yi yalnızca savaş yıllarında ihtiyaç duyulan bir komşu olarak mı görecektir? Yoksa Türkiye ile uzun vadeli, karşılıklı çıkara dayanan bir ortaklık mı kuracaktır?
Ankara açısından da aynı soru geçerlidir. Türkiye Suriye'nin yeniden yapılanmasına katkı verebilir, sınır güvenliğine destek olabilir, ticaret yollarını açabilir ve ekonomik hayatın canlanmasına yardımcı olabilir. Fakat bunu karşılıksız bir himaye ilişkisi şeklinde sürdürmek zorunda değildir.
Türkiye'nin Suriye'ye ihtiyacı olduğu kadar, Suriye'nin de Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Bu karşılıklı bağımlılık, doğru kullanıldığı takdirde iki ülke arasında kalıcı bir istikrarın temeli olabilir.
Şam yönetiminin bugün yapması gereken, geçmişte Türkiye'den gördüğü desteği bir minnet borcu olarak değil, geleceğin ortaklığını kurmak için bir fırsat olarak değerlendirmektir.
Bu yüzden mesele yalnızca “Araplar bize yine mi ihanet ediyor?” sorusundan ibaret değildir. Fakat bu soruyu da küçümsememek gerekir. Çünkü toplumların hafızası, tarihî tecrübeler üzerinden şekillenir. Hicaz'da yaşananlar, Suriye sahasındaki ayrışmalar ve Osmanlı'nın son dönemindeki acı tecrübeler, Türk toplumunda güçlü bir hafıza bıraktı. Bu hafıza, bugün Şam'dan gelen her olumsuz işareti geçmişin kelimeleriyle okumaya müsaittir. Fakat Türkiye'nin gelecekteki Suriye politikasını bu hafızanın tek başına belirlemesine de izin verilmemelidir.
Vefa da burada başlar. Vefa, geçmişte yapılan iyilikleri hatırlamaktır. Mütekabiliyet ise gelecekte aynı hukukun karşılıklı olarak korunmasıdır. Şam bugün yalnızca Türkiye'nin sabrını değil, bu komşuluk hukukuna ne kadar sadık kalacağını da sınamaktadır. Bu, Şam'ın vefa sınavıdır.
13 Eylül’de Hakan Fidan’ın önceden duyurulmamış Şam gezisinde Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile görüşmesi de konuyu yeniden gündeme getirdi. Hakan Fidan’ın açıklamasına göre Şam yönetimi Türkçe konusunda geri adım atmış görülüyor. Konunun takipçisi olmaya devam edeceğiz.