Almanya’nın demokratikleşme sorunlarından birini göçmen kökenli azınlıkların siyasete katılımı oluşturmaktadır. Toplumun ortak geleceği için siyasi bütünleşmesi gerekiyor. Geçmişte bu gereklilikten hareketle Avrupa’da katılım sorunlarıyla ilgilendim. Paris, Köln, Berlin’de 2010-12 yıllarında çeşitli bilimsel arayış toplantılarını bizzat organize ettim. ‘Göç tarihine sahip insanlar siyasi tartışmaların nesnesi olmamalı, karar alma süreçlerinin öznesi olmalıdır’ mesajını vermek istiyordum. Ancak Türk kökenli bir siyasetçi ‘insan bir türlü Alman olamıyor’ kitabını armağan ediyordu. Paris’te arap kökenli bir siyasetçi Fransa’da müslüman olarak kabul görmenin ve toplumları birleştirmenin zorluğuna işaret ediyordu. Konuşmacılar azınlık topluluklarının siyasi bilincinin zayıflığından bahsediyordu. Vardığım nokta, siyasi katılımının çoğunluk ve azınlık toplumunda da zihniyet dönüşümünü gerektirdiğiydi.
Şimdi yerel siyasetin küçük aktörü haline geldim. Karşımda şirin gözükmem gereken bir seçmen kitlem var. Toplumsal ve siyasi bir yapı var. ‘Yenilileşme yanlısı biri olarak siyasi rolüm ne olacak peki’ diye kendime soruyorum. Cevap ararken hayli ilginç soru sorduğumu fark ediyorum.
Daha önce yapılan benzer siyasi tecrübelerle baktığımda, göç köklerini dikkate almadan Alman siyasetçisi olarak algılanmak isteyenler olmuş. Bu davranış bana göre kolaya kaçmadır. Verimsiz, gerçekçi olmayan bir davranıştır. Bu durumda toplumsal katılımı geliştirmede lüzumsuz olurdum.
Fransız veya İsveç kökenli olsam, muhtemelen seçmenimin benden yüksek beklentileri olmazdı. Ancak, adı Ali, Omar, Abdulhamid, Mohamed olan siyasetçiler gibi, mensubu olduğum müslüman azınlığın sorunlarını da temsil sorumluluğum var. Bu tedavülde olan müslüman topluluğunu sorun kitle olarak görme söylemlerinin de muhatabı olmam demek. Çünkü mensubu olduğumuz azınlık topluluğu ile çoğunluk toplumu olumsuz söylemlerle bağlantı kuruyor. Paralel toplum, islami radikalizm, uyum noksanlığı, eğitim eksikliği, şiddet gibi olumsuz söylemlerle mücadele etmek bir kader. Bu şartlar altında gerçekci bir temsil zihniyeti kurmalı, topluluğun marjinalleşmiş menfaatlerini demokratik karar alma süreçlerinin parçası yapmalıyım. Bir taraftan içinden çıktığım göç topluluğunun güvenini kazanmak, dolayısıyla onların demokratik kurumlara itimat sağlanmasını desteklemem gerekiyor. Aynı zamanda azınlığa özgü istemleri çoğunluk toplumunun beklentileri, partimin evrensel ilkeleri, toplumsal bütününü gözeten anlayışlarla harmanlamam gerekiyor.
Temsil mantığı açısından ‘köprü kurucu’ olmak sorun çözücü davranış şekli. Zira göç tarihi olmayan siyasetçi ile farkım, azınlık toplulukların bilgi ve tecrübe birikimine sahip olmam. Bu, şehrimizin siyaseti ve halkı arasında bağ kuran, azınlığın konularını da siyasetin parçası yapan bir sorumluluk. Toplumun bütününü başarılı kaynaştırma potansiyellerim liyakatımı oluşturmalı.
Ancak tarif ettiğim rolüm; muhatap olacağım sorun, durum ve insanlara göre kendimi yeniden konumlayacağım, değişken bir süreci işaret ediyor. Çeşitli grupların beklentileri ve idari siyasi yapı arasında denge cambazı olarak konulara bağlı durumsal konumlar alacağımı düşünüyorum.
Yukarıda göç kökenli bir yerel siyasetçinin ruh dünyasını aktardım. Şahsi tecrübe ufkunumun ileride olumlu öyküler anlatmasını diliyorum.
