Bergama Heykeltraşları

Bergama Heykeltraşları
13-06-2023

Pek taze penbe tenlere benzer bu taşları

Yontarken eski Bergama heykeltraşları

İlham eden vucûdun edasıyle mest imiş;

Heykeltraş demek o zaman putperest imiş.

İnsan vücûdu bazan açık, bazan örtülü,

Her çizgisiyle san’atı canlandıran büyü.

Artık dehaya eski güzellikler sinmiyor.

Gördük ki yer yüzünde ilahlar gezinmiyor.

 

                             Yahya Kemal BEYATLI

 

 

„Pek taze pembe tenlere benzer bu taşlar“ diye başlayan bu şiir, bizi tarihin derinliğine götürmektedir. Bu taşlar, artık bir mimari eseri, bir sığınağı, bir sınır taşını belli eden alelade bir taş değildir. Artık tabiattaki durumundan uzaklaşmış ve ona bir başka değer yüklenmiştir. Dünyadaki taş ve ona benzer maddelerin yapısı ve özelliği hakkında duracak değiliz. Fakat, sanatçının eline geçen ve onun tarafından yontulan taşın kıymet derecesi, tarih çağlarını aşarak bize kadar birçok bilgi, zevki, hatıra ve özelliği ulaştırmış olmasındandır.

Eski Mısır Kültüründe dev yapılarını, basit bir şekilde yontulmuş ve üst üste konmuş, firavunların anıt mezarlarını (Piramit- ehramları) oluşturan taşlara borçludur. Onlardan bize kalan taşlar bazen dikili taşlardır, bazen heykel, bazen de piramitleri meydana getirenlerdir. Keops Piramit’i, Luksor Tapınağı, Sfenks ve dev firavun heykelleri taştan yapılmış ve yüzyılları bin yıllarla aşarak günümüze kadar gelmiştir.

Yazının bulunmadığı veya yazılı metne dayalı bir kültür ürünü bırakamayan toplumlar, eğer bir de monumental (kalıcı taş- mermer gibi) eserler, anıtlar ve benzeri yapılar bırakamadılarsa; unutulmaya mecbur olmuşlardır. Haklarındaki bilgilerimiz ya çok azdır ya da masalsı bir şeydir. Taşın yavaş aşınması, bulunduğu iklim şartlarına en iyi dayanması birçok kültür çevrelerinde, onu, anıtların vazgeçilmez malzemesi durumuna getirmiştir. Polinezya’daki taş anıt ve heykeller, Aztek, Inka, Maya tapınak ve anıtları, Yazılıkaya, Nemrut Dağı heykelleri, Piramitler, tapınaklar, Orhun Abideleri taşın kalıcı oluşuna birer örnek olarak verebiliriz.

Şiirin ilk mısrasında, pembe tenlere özellikle gençliğe benzeten bir devri tasvir eden taşlardan bahsedilmektedir. Buradaki taşlar, adeta genç bir vücutta bulunan tazeliği arz eden eti andırmaktadır. Bu taşları şiirin ikinci mısrasında okuduğumuz zaman kimin elinde yontulduğunu görürüz.

Eski Bergama heykeltraşları, Ege Havzasında gelişen ve Helenistik dönemin gelişmiş sanat ekolunu yansıtan sanatçılara denir. Helenistik dönem, (öncesi ve sonrası) genellikle M. Ö. 300 ile 30 yılları arasında geçen devirdir. Makedonyalı Büyük İskender’in imparatorluk kurması, bir nevi Yunan sanatının yayılmasıdır. Küçük kentlerde gelişen ve olduğu yerde sınırlı bir tesir alanı olan Yunan Sanatı, İlk Çağ’ın bilinen dünyasını etki alanına alıp, adeta onun figür dili haline gelmiştir.

Helenistik dönemi yalnız heykel olarak ele alacak olursak; bu dönemin heykellerinin çarpıcı ve yırtıcı olduğunu, etkilemek amacı taşıdığını, büyü ve dinle fazla alakalı olmayan, hareketsiz biçimleri terk edip abartılı bir devinim içerdiği görülür. Mimari eserlerde de çeşitlilik başlamıştır ve Stao (sıra, dizi dükkân gibi yapılar), kitaplık, bouleuterion (kent meclisi), gimnazyum gibi anıtsal yapılar yapılmıştır. Nitekim Bergama’da tarihte böyle yapılarıyla meşhur bir kenttir.

Birçok güzel eseri bağrında yaşatan bu Etrüsk kenti, kurucuları tarafından M. Ö. VIII yüzyılda terkedilmiş ve Etrüskler Batı Anadolu’dan ayrılarak Kuzey İtalya’ya göç etmişler ve orada yani kuzey İtalya’da da bir Bergama (Bergamo) şehrini kurmuşlar. M. Ö. VIII yüzyılda Anadolu’dan ayrılan Etrüskler, Roma’nın kuzeyine yerleşmişler ve orada Roma’nın kuvvetlenmesine kadar ömür süren hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Anadolu’daki Bergama (Pergamon) Helenistik dönemde krallık haline gelmiş, aynı zamanda da çevresinin ve bölgesinin büyük bir kültür ve sanat merkezi olmuş, kalıntılarını gördüğümüz kütüphanesiyle de ünlenmiştir.

Eski İyon - Yunan kültür merkezlerinden olan Bergama, Antik dönemde ve Hıristiyanlık öncesi kendine has eserlerle süslenmiştir. Bu eserlerin birçoğunun, özellikle heykel ve rölyeflerin (kabartmaların) baş, el ve ayakları tahrip edilmiştir. Bunları tahrip edenler, önyargılı olarak Batı’da ve bizdeki bazı aydınların görüşünün aksine Türkler ve Müslümanlar değildir. E. H. Gombrich’in Sanatın Öyküsü adlı kitabında bu vaziyeti şöyle açıklamaktadır: „Nitekim, antik dünyanın hemen bütün ünlü heykellerinin yok olmasının başlıca nedeni, Hıristiyanlığın zaferinden sonra, kafir tanrıların heykellerinin parçalanmasının kutsal bir görev sayılmasıdır. “(1) Türkler ve Müslümanlar, bu eserleri bir ibret vesikası olarak, tahrip etmeden yakınlarına kendi yerleşim merkezlerini kurmuşlardır. Eğer, tahrip etmiş olsalardı; bugün Türk ve İslam ülkelerinde ne Piramitler ne Luksor, ne Persepolis, ne Nemrut Dağı, ne Aspendos, ne de Kapadokya kalırdı.

Hıristiyanlığın, eski Yunan’a karşı galebe gelmesi şu iki yönde olmuştur: İlk önce, eski Yunan’ın bazı kurumlarını değiştirerek almıştır; mesela, Artemis’i „Kutsal Ana “olarak niteleyip, Hz. Meryem’i onun yerine koyarak dini yaymış, daha sonra da, o işin aslını temsil eden eserleri biraz önce zikrettiğimiz gibi yok etmiştir. İkinci yol ise kendisine ait olmayan değerleri unutturarak veya onları yasak sayarak, yok etmenin yolunu seçmiştir. Daha sonra da İslam alim ve hikmetçileri (filozofları) sayesinde o eserleri tercüme kanalıyla tekrar elde etmiş ve hala süren radikal ve katı kurallarıyla, onları kendisine benzetmiştir.

Roma ve Bizans dönemlerinde adeta Bergama unutulmuştur. Unutulmuş değil bir nevi unutturmuştur. Bergama, Efes gibi Hıristiyanlığa, kutsal kitabına, azizlerine ve üçlemesine bir katkıda bulunmamıştır. Efes, bu katkılarından dolayı İncil’de „Efeslilere Mektuplar“ bölümü ile Hz. İsa’dan sonra yazılmış metinlerden birisine ismini vermiştir. Bunun yanında Ana Tanrıçasını, Hz. Meryem ile özdeştirmeyi başaran Efesliler, Hıristiyanlığın yozlaşmasına da sebep olmuşlardır. Hatta, bu gün dünyanın bir çok yerindeki Hıristiyanlar, Hilal’in elindeki toprakları alabilmek için çeşitli rüyalar görüp, (gördürüp) Efes’teki Bülbül Dağı’nda „Meryem Ana“ mezarlığı ihdas etmişlerdir. Bizzat Hıristiyan bilim adamları ve tarihçileri vasıtasıyla elde etmiş olduğumuz bilgilere göre; Hz. Meryem, hayatında Efes’e gelmemiştir. Benim de bulunduğum 1994 yılında Essen’deki bir toplantıda Hıristiyan din alimi bu görüşü beyan etmiştir.

Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle Bergama yine iki olayla dikkatleri üzerine çekmiştir. Birincisi Alman ressamı Hans Holbein’in Bergama Türk halılarını gösteren resimleriyle, yine bir Alman mühendisi vasıtasıyla yapılan kazılardan elde edilen „Zeus Altarı - Sunağı“ ile dünya kamuoyunda dikkatleri çekmiştir.

Esas noktamız heykel ve özellikle de Bergama heykeltraşları olduğu için, biz, oraya dönelim. Şair, „İlham eden vücûdun edasıyla mest imiş;“ mısrası ile sanatçının eserini yaparken, bu eseri yapan sanatçının eserinden değil, esere kaynaklık eden modelin güzelliğindendir demek istediği gayet açık olarak ortadadır. Bu durumu iki açıdan yorumlayabiliriz: Birincisi, gerçekten dünyada (alemde) çirkin bir yaratık yoktur; çünkü, Allah her şeyi güzel yaratmıştır. İslam’da da insan ahsen-i Takvimdir diye tarif edilir. Yani, en güzel şekilde yaratılmış olan yaratıktır. Bu güzellik sadece dış görünüşte değil, dış güzelliğin kaynağı olan iç güzelliktir. İç güzelliğin gelişmesinde terbiye ve edebin, ahlakın, vicdanın, inancın, kulluk bilincinin büyük bir önemi vardır.

Eğer, bütün bu ince noktaları görmezlikten gelecek olursak; işin ikinci noktası ortaya çıkmış olur: İç güzelliğinden etkilenmemiş adeta bu kaynağı kurumuş insan, ilahi yaratılışındaki „güzellik “sırrını yitirir ve yerini plastik değerlere yönelmiş olan ölçü, kalıp içinde et ve kemikten meydana gelmiş bir acayip varlığa döner. Nitekim, „Bunlar, gerçekte başka bir dünyanın varlıklarıdır, ama bunun nedeni, Yunanlıların öteki insanlardan daha sağlıklı ve güzel olmaları değildir, çünkü böyle bir şeyi düşünmek bile yersizdir, asıl neden, sanatın, o zaman, örneksel (tipik) ile bireyselin yeni ve daha nazik bir dengeye ulaştığı bir döneme varmış olmasıdır, “(2) der E. H. Gombrich. Yine aynı yazar „Bir Yunan heykeli kadar simetrik, tam kurulmuş ve güzel bir vücut yoktur “(3) derken, bu güzelliğin sadece dış görünüşüne değer verildiğini anlatır.

Yunan ve İyon heykelleri hakkında bazı yazar ve sanatçılar ise; birçok değişik modelini çok dikkatli izleyen sanatçı, önce canlı modelini kopya etmekle işe başlamıştır. Bu kopya etme serüveni içerisinde, modelde gördüğü her şeyi olduğu gibi almamış, onların birçoğunu ayıklamış, ters düşen çizgileri, formları bazen atarak, bazen de düzelterek ayrı bir güzelleştirme yoluna gittikleri hakkında farklı bir yorumları vardır. Helenistik dönemin öncesinde antik dönem Ege Havzası heykeltraşlığına en çok kendisine has ölçü ve kalıpları olan Mısır Heykel sanatı çok tesir etmiştir.

Bu tür çalışma Eski Yunan sanatçısını, Ülküselleştirmeye (İdealizasyon - idealizme) sevk etmiş, modelden aldığını düzelten ve küçük kusurları veya hoşuna gitmeyen detayları örten bir fotoğrafçı düzeyine getirmiştir. Bu sanatçılar, modellerinden o kadar çok şey atmışlar ve silmişlerdir ki, işin sonunda kala kala soluk ve tatsız bir gölge kalmıştır. Bu yüzden Eski Yunan heykellerinde, her şey kalıplaşmış ölçünün içinde devam eden bir idealizasyon (ülküselleşme) dikkati çeker ve gerçekten fersah fersah uzaktırlar. Aynı zamanda kadın ve erkekler heykellerde genç ve sağlıklı bir görünüm ve atletik bir vücutla tasvir edilmişlerdir. Yüz ifadeleri hemen daima endişesiz ve dingin (rahat) görünümdedir. Eğer, şöyle bir ifade ile özetleyecek olursak; Yunan heykeli her an görülebilen „olağan “insanı değil, „olası“ fakat, çok zor rastlanır ülküsel - ideal insanı tasvir etmiş dersek, mübalağa yapmış olmayız.

„Heykeltıraş demek o zaman putperest imiş. “mısrasına bir bakacak olursak; Eski Yunan’daki sanatçının gerçek durumunu öğrenmiş oluruz. Bize, bu, ideal görünümlü heykellerin birçoğu ulaşamamıştır. Ulaşanların birçoğu da Romalılarca yapılan ve aslından pek uzak olduğu uzmanlar tarafından belirtilen kopyalarıdır. Heykelleri yapan heykeltraşlar, toplumda öyle pek yüksek seviyeli, kariyeri, kişiliği olan insanlar olmadığı görülür. Sıradan bir insan ve toplumdaki hiyerarşik yapıda en alt vazifeleri yerine getiren bir zanaatçı durumunda oldukları tarihi belgeler ile ispatlanmıştır. I.Ö. 420’e kadar olan dönemde basit bir taş işçisi durumundaki sanatkâr, hürriyetine çok zor kavuşmuştur.

Sanatçının toplumda bir eser üreten kişi olarak değerini kazanması; önce bu işin bir sanat işi olması bilincine kendisinin varması ve bunun sonucunda aynı bilincin toplumda (halkta) yaygınlaştırılması sonucunda olmuştur. Bilinçlenen halk, talep edeceği heykeli sıradan bir sanatçıya değil, o işin ustası olan ve gerçekten de üreten sanatkara koşmuştur. Buna rağmen „Sanatçının hala zanaatçı sayılmalarına ve züppelerce hor görülmelerine karşın, sayıları gittikçe artan bir sürü insan, sanatçının işiyle, yalnızca dinsel veya siyasal anlamı için değil, içsel değeri için de ilgilenmeye başlanmıştır.“ diyen E. H. Gombrich bu vaziyeti açıklamaktadır.

Şair, „Heykeltıraş demek o zaman putperest imiş:“ derken; meseleye ilahi dinler açısından bakmaktadır. Nitekim, ilahi dinin mesajını bizlere ulaştıran Allah’ın elçileri, „Yaradan’ın böyle bir şekle konulamayacağını defalarca bildirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de de bu vaziyeti izah eden birçok ayet vardır. İhlas Sûresi’nin son ayetinde „O, sizin düşündüklerinizin hiçbirisine benzemez“ bildirisi ile düşünceyi, inancı, kalıplaştıranlara, donduranlara, sınırlayıp şekillendiren kısır görüşlülere cevap verilmiştir. Heykeltıraş demek genelleştirecek olursak; ressam, heykeltıraş, tiyatro oyuncusu, bestekar, müziğin çeşitli dallarıyla uğraşanlar demek anlamına gelmiştir. Zamanımızdan iki bin beş yüz yıl önce böyle bir kavram olabilir. Resim, heykel, müzik, şiir yasağı hakkındaki görüşlerin çoğu Kur’an-ı Kerim’de başka açıdan ele alınmış, yapılmasının yasak sayılması ise muharref Tevrat’tan bize (İsrailiyat kanalıyla) geçmiştir. Şuara Sûresi’nde adeta iyi şiir ve iyi şair tarif edilmiş ve karşılaştırılması yapılmıştır. Yine heykel ve tasvir üzerine Hz. Süleyman Peygamberi (AS) ve onun sarayı misal verilmiştir.

Heykel yapmak ile heykeli yaptıran fikir ve ona tapınılması ayrı ayrı konulardır. Tapınma ve putlaştırma tehlikesi, zayıf ve tek görüşlü olanlar için tarihin her devrinde mevcut olmuştur. Bundan sonra da, hatta kendilerine uygar ve çağdaş diyen topluluklar ve çevreler tarafından da olabilir.

Bugünün modern insanı, bilgi çağını yaşayan 21. yüzyıla giren Japonlar ve Batılılar sanatı, bir nevi din ve inanç aracı olarak kullanmaktadır. Adı geçen bu topluluklarda heykel, resim, musiki ve diğer güzel sanatlar bu amaçla kullanılmaktadır.

Budizm’de ve şu andaki muarref Hıristiyanlıkta özellikle heykel ve resim çok kullanılmaktadır. Tapınaklarında Buda’nın, kiliselerinde Hz. İsa, Hz. Meryem ve diğer din büyüklerinin suretlerine, heykellerine tapınmaktadırlar. Maalesef bu heykelleri, özellikle kiliseler için yapanlar hem ilahi bir (ehli kitap) dine inanmaktadırlar, aynı zamanda şiirde bahsedildiği gibi putperest durumuna düşmektedirler. Arkaik dönemde de Hıristiyanlığın çeşitli dönemlerinde de sanat, bir inanma aracı olarak kullanılmıştır. Müzikten mimariye, resimden heykele güzel sanatlar dini görüş ve inançların yayılmasında yardımcı görev almışlardır.

Resim ve heykele yöneltilen tapınma, putlaştırma suçlaması mimariye fazla yönetilmemiştir, mimari eserler başlangıçtaki yapılış gayelerinden daha sonraları ayrılarak yeni görevler almışlardır. Roma çağının tapınağı olan yuvarlak Pantheon, kiliseye, cami olan Endülüs ve Balkanlardaki eserler; kiliseye, müzeye veya başka amaçlar için çevrilmiş, kilise olan Ayasofya önce camiye, sonra da müzeye döndürülmüştür.

Hiç kimsede bu eserlerin üzerlerine aldıkları ikinci, üçüncü veya dördüncü görevlerinden dolayı onları ayıplamamış, hatta daha kutsamıştır. Fakat, heykelde durum böyle değildir: Heykel ve resim, ilk aldığı görevi her zaman devam ettiren bir halde olduğu kabul edilip, hiç affedilmemiştir. Pantheon’u yapan mimarında putatapar olmasına kimse aldırmamış, fakat, kimse „Afrodit“ heykelini yapanı da, heykeli de af edememiştir. Her şeyde olduğu gibi sanatta da çifte standart uygulanmaktadır.

„İnsan vücûdu bazan açık, bazan örtülü,“ mısrasında şair, Berlin’deki Bergama Müzesi’nde bulunan ve Bergama’dan götürülmüş olan „Zeus Sunağı’ndaki“ heykellere (figurlara) bakarak bir yorum yapmaktadır. Gerçektende insan vücûdu her halde de resmetmek gayet zordur. Çizgi, renk, büyüklük, küçüklük, oran ve ölçü olarak görünürde farklılık arz eden insan vücûdu, teklik açısından ele alındığı zamanda bir bütünlük arz eder. Temelde insan vücûdu birtakım organlardan meydana gelmiş, fakat, Kur’an-ı Kerim’de de ayrı ırklarda yaratılmanın dil, kültür çeşitliği ile anlaşabilmenin yolu olduğu belirtilmiştir.

Sanat, bir toplumda veya bireyde önce hayal duygusunu geliştirir; hayal ile düşünme başlar, düşünen insan amacına ulaşmak için ön çalışmaları ve bilgi toplama dönemini hazırlar, yapar, geliştirir, bunun ardından da gerçekleştirme, eserini oluşturma dönemi ile sonuca ulaşır.

Yüzyıllar boyunca insan topraktan gökyüzüne doğru yükselmeyi düşlemiştir. Bu konu üzerinde yazılmış ve çizilmiştir. Her sanatkâr, tasavvur ettiği tasvirlerini kendi eserleriyle ortaya koymuştur. Türkistan’da İmam Cevheri’den, Hezarfen Ahmet Çelebi’ye, oradan da Jül Verne’ye uzanan bu hayal ve hayali gerçekleştirme çizgisi 1969’da Aya, insanoğlunun ayak basması ile gerçekleşmiş ve daha ilerileri hayal etme duygusuna, çalışmalarına ön ayak olmuştur.

Sanatın merkezinde yine insan vardır. O, insanın çevresinde ve özünde güzelliği tasvir eder. „Gerçek güzelliği“ aramak ile meşguldür ve esas amacıda budur. Gerçek güzellik nedir diye bir soru akla gelebilir: Gerçek güzellik hakkında bütün ilahi kitaplar bir izahatta bulunmuştur.

Bu açıklamaya göre gerçek güzellik yalnız ve yalnız Allah’a aittir. Gerçek güzel olan sadece ve sadece O’dur. Bunun için inanan sanatçı, O tek güzeli ararken, bu esnada bulduğu her şeyi eserine yansıtır. İşte bu eserlerde bulunan şeylerin yansıtılması „Yaratma“ anlamında değildir; filhakika „Keşfetme“ manasına gelir: Çünkü, inanan sanatçı açısından her şeyi yaratan mutlak bir güç vardır. Belli bir zaman akışı içinde yaratılma olayı vuku bulduğunda, belirlenen zaman ve mekânda vazifeli olan sanatçı onu, yani eserine nakşedecek olan şeyi keşfeder ve o sırrı açıklamış olur.

İlahi bir program olan kader inancı ile de açıklanabilir olan bu mevzu, bir şeyin vakti zamanı, mekânı ve o eserin bulucusu olan sanatkar gelince gün yüzüne çıkar. Büyük şairimiz Necip Fazıl Kısakürek „Sanat, Allah’ı aramaktır“ der. İşte bu aramanın çeşitliliği ise ferdi temelde çeşitlilik arz eder: Bu çeşitliliklerin birleşiminden tek bir bedii-güzellik ortaya çıkar: Bunların birleşimi olan „Tek güzellik“alıcısı olan insana huzur ve mutluluk verir.

Sanatı, bu ulvî merkezden ayırdığımız zaman; ortaya, içinde yalan, desise, hile, çirkinlik, kaos ve ahlaksızlık olan, insanı mutluluk ve huzur vermeyen güzele götüren, sadece ve sadece putlaştıran; Şuara Sûresi’nde bahsedilen husus ortaya çıkar: Bu iş ise sanat olmaktan fersah fersah uzaktır.

 „Her çizgiyle sanatı canlandıran büyü,“ mısrasında ise Yaradan’a halife olan insanı tasvir ederken; onun, nasıl bir mevkiye geldiğini, inandığı zaman yüceltildiğini, yolunu yitirdiği zamanda hayvandan (inekten) daha aşağı bir seviyeye düşüp, vahşileştiğini daha önce tarihte vuku bulmuş olaylara bir göz atarsak ve hatta zamanımızda cereyan eden vakaları, savaşları, katliamları bu gözle bakarsak; mutlaka görürüz.

„Artık dehaya eski güzellikler sinmiyor.“ mısrasında bir inceleme yaparsak; akıl ve eski güzelliği biraz derinlemesine araştırmak zorundayız. Akıl, katetmiş olduğu, kendi gücü ile yorumlarsa; sonunda gurur ve kibre kapılır, bencilleşir, sevgiden ve saygıdan uzaklaşır adeta vahşetin, barbarlığın, katliamların, acıların vasıtası durumuna düşer. İnsan aklı birçok evrelerden geçerek, buluşlarını geliştirerek çok çeşitli ve ağır tesirli silahlar, ilaçlar, kimyevî, biyolojik teknik ve öldürücü maddeler geliştirmiştir. Bütün bu saydıklarımız aklın ürettiği eserlerdir. Eğer bu akla; inanç ve doğru din yön vermezse, sonuçta insan et-kemik seviyesindeki hayvan durumuna düşer, vahşileşip önce başkalarını, sonrada çevresiyle birlikte kendisini yok eden bir garip duruma düşmüş olur.

Aklı bu şekilde tahlil ettikten sonra eski Yunan’daki güzelliği biraz tahlil edip, araştırmamız gerekir: Ülküselleştirmenin (idelizasyonun) çok ağır bastığı için figürler çok sağlıklı, genç ve güzel tasvir edilecek, atletik bir yapıda, yetkin ve güçlü olacak, kusur ve hatalardan arınmış, temizlenmiş, kadın ve erkeğin neredeyse aynı şekle girdiği, duygunun donuklaştığı bir dış görüntüye (plastik görünüme) değer verdiği için büyük çoğunluğa yabancı gelip, onlarda benzeme arzusunu uyandırıp, lüzumsuz sanayinin (kozmetik - moda) gelişmesine vasıta olup, insanların başkaları tarafından sömürülmesine sebep olduğundan aynı zamanda yaratılış gayesi olan „Küçük Karar“ ile „Kader“ konusuna aykırı geleceğinden bir nevî kuru akıl gibi bu tip güzellikte insanlara mutluluk ve huzur vermemektedir.

 „Son mısrada „Gördük ki yer yüzünde ilahlar gezinmiyor.“ derken şair, sadece eski Yunan ilahlarını kastediyorsa; bu görüşünde haklıdır diyebiliriz: Fakat, bu ilahların başka biçimlere girerek günümüzde insanları etkilemiş olduklarını düşünürsek; sanatı, ilimi ve hayatın gayesini gerçek yolundan uzaklaştırmış olduğunu, Batı Medeniyeti’nin rahat yaşayan, insanlığın mutluluğu başka noktalarda aradığını ve sonunda yine mutlu olmadığını, daha fazla, daha da fazla diyerek „egosunu“ kuvvetlendirip bunalım içine düştüğünü bizzat kendi ilim ve sanat çevrelerinin itiraflarıyla görmekteyiz. Gerçek insanın amaçlarından uzaklaşmak; mutluluğun tamamıyla maddileşmesi ile ifade edilip, insanın robotlaşmasına götürür. Artık insan topraktan uzaklaşıp gökdelenlerde yaşarken; hızlı üretim ve tüketme evresi içinde sanatı kavrama ve özümseme yolunu tüketerek yalnızlaşmaktadır.

 

                                                                            

(1) E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, çev; B. Cömert, İstanbul, 1980, 13. Baskı, Sayfa: 53   

(2) E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, çev; B. Cömert, İstanbul, 1980, 13. Baskı, Sayfa: 70   

(3) E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, çev; B. Cömert, İstanbul, 1980, 13. Baskı, Sayfa: 69   

(*) Kendi Gök Kubbemiz. Beyatlı, Yahya Kemal. I. Fetih Cemiyeti Yayınları. İstanbul. 1985. 7. Baskı. Sayfa, 156.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?