Postallarımdan Anılar

Postallarımdan Anılar
13-04-2026

Böyle bir başlık altında bir mizah kitabını yazmak için önce 50x60 cm boyutunda yağlı boya bir tabloya başladım. Yıllar önce akril boya ile bir başlangıç yapmıştım. Artık o resim bende değil ama fotoğrafı şu anda arşivimde ve o resmin özellikleriyle hatırımda kalan konusunu kurgulayıp bizim hikayemizi yorumlayacağım.

Bugün bu resmin ilk fırçasını sürerek besmelesini çekip başladık. Kısaca merakınızı gidermek için Almanya hatırası olan bu potin ya da postallar sözüm ona “Misafir İşçi” olarak üç dört defa sıkı sağlık kontrolünden geçirilip aşağısı yakarısı yüzde bin sağlam olan modern köle olarak yüreklerindeki sevgi ve inançlarına bakılmadan getirilen ya da gönderilen rahmetli babamların hayat hikayesidir.

Acılı tatlılı bu macerada bana her türlü öneri ve desteği vererek benimle bir devrin destanını yazacağımız için şimdiden tablodaki renkler ve kâğıttaki cümleler yerlerini almış oldular.

Ben bir çift postaldan ibaretim. Ama bana bakıp da “eski bir ayakkabı” dersen, vallahi gücenirim. Şimdi, bu resmin dilinden yola çıkarak onu sanat, kültür, psikolojik, sosyolojik ve tarihî açılardan açalım.

Tuvalde gördüğümüz şey, ilk bakışta tam seçilemeyen, kıvrımlı bir form. Bir yandan yere bırakılmış, yana devrilmiş bir postal; bir yandan da çiçek yapraklarını andıran organik, yumuşak kıvrımlar. Bu ikili okuma, hem nesnenin ağırlığını (ayakkabı) hem de ruhsal hafifliğini (anı, düş, çiçek) bir araya getiriyor.

Çünkü ben, adamın birinin ömrünü taşımışım: Tren peronlarını, fabrika servislerini, maden girişlerini, işçi yurtlarının soğuk koridorlarını, Düsseldorf sokaklarını, Almanya’nın yağmurunu, memleketin tozunu…

Türkiye ile Almanya arasındaki işgücü göçü, 1960’lardan itibaren resmî anlaşmalarla hızlandı. Resimdeki postal, tam da bu dönemin gündelik hayat içindeki somut izi olarak okunabilir. Her fabrikanın önünde yüzlerce benzeri vardı; ama hiçbiri ressamın babasının ayağında taşıdığı anıları taşımıyordu.

Postallar, Türkiye’den Almanya’ya giden ilk kuşağın, yani “Gastarbeiter” (Misafir İşçilerin) kültürel simgesine dönüşüyor. Bu insanlar, yanlarında sadece valiz değil, tüm köylerini, geleneklerini, dillerini, dualarını ve türkülerini de getirdiler. İşre bu postalar, cami ile kilise arasındaki yolları, Türk bakkalıyla Alman marketi arasındaki kaldırımları adımladı.

Mor, mavi, lila ve pembe geçişler, sert “işçi postalı” imajını yumuşatıyor. Zor, ağır ve çoğu zaman karanlık olan gurbet hikâyesi; bu renklerle, hafif mizahi ve şiirsel bir dille yeniden yazılıyor. Alt kısımdaki turuncu sarı sıcak tonlar, hem toprağı hem fabrika ışıklarını hem de memleket güneşini çağrıştırıyor. Şimdi tuvalin üstünde, mor, mavi, pembe lekeler hâlinde yatıyor gibi görünsem de, inan, hâlâ yorgun değilim. Sadece dinleniyorum. “Misafir işçi” denilen o uzun, karmaşık misafirlik bitti; sıra anılarda.

İlk adım olarak anıların başında, sağlık kontrolleri altmışların başlarında gelir. Hem de kendi ülkemiz de üç kez ama bu yetmezmiş gibi bir de geldiğimiz yerde.

“Postallarımdan Anılar” başlığı aslında Anadolu insanının acıyı mizahla hafifleten geleneğini yansıtıyor. Zor çalışma koşulları, ırkçılık, yalnızlık, gurbet… Bütün bunlar çoğu zaman kahvehane fıkralarına, işyurdu şakalarına, memlekete yazılan mektuplardaki “Merak etmeyin, iyiyiz biz” cümlesine bürünürdü. Resmin yumuşak renkleri de bu mizahi tonun görsel karşılığı gibi.

Sahibim, köyün tek berberinde traşını olmuş, en temiz gömleğini giymiş, heyecanla sıraya girmişti. Sağlık kontrolü çadırı önünde dizilmiş erkeklerin ayaklarında yamalı lastik ayakkabılar, çarıklar, bazılarında ise hiç yokmuş gibiydi. Ben daha ortalıkta yoktum; ben Almanya’ya varınca alınacaktım.

“Kalbin sağlam mı?” diye sordular ona.

“Yüreğim biraz memlekette kalacak ama geri kalanıyla idare ederim,” demek istedi.

Tuvalin üst kısmındaki geniş, gri boşluk, sanki “henüz anlatılmamış hikâyeler” için ayrılmış bir alan gibi. Alt taraftaki yoğun renk ve form, babanın ve bir kuşağın yaşadığı serüveni temsil ederken, kül rengi alan, o hikâyeden doğacak kitapları, mizahı, soruları bekleyen bir sahne gibiydi.

Türkçesini bile zor anlatıyordu ki, Almanca ne desin… Gülümsedi sadece. Doktor da mühürü bastı. Sağlam. Sahibim, trene binerken içinden geçirdi:

“Madem bu kadar sağlıklıyım, demek ki çok çalışacağım.”

Haklıydı. Benimle tanışınca, bu cümlenin ağırlığını daha iyi anlayacaktı. Tren, sınırları geçe geçe Almanya’ya ulaştığında, hava soğuktu.

Sahibimin ayağında hâlâ memleketten getirdiği ince ayakkabılar vardı. İlk maaşını alınca ilk yaptığı şey, fabrikaya en yakın ayakkabı mağazasına gitmek oldu.

Vitrinde beni gördü. Ben de onu gördüm. Morumsu bir derim yoktu henüz, lacivert ve koyu kahverengi rengim vardı. Sağlamdım, kalındım, altım çiviliydi. Mağaza ışıklarının altında parlıyor, “Ben seni kıştan, yağmurdan, yokuştan korurum,” diyordum bakışlarımla.

İçeri girdi, beni eline aldı. Kokladığını hâlâ hatırlıyorum. Yeni derinin kokusuna, memlekete dönme hayallerini karıştırdı. Kasaya uzanırken kendi kendine mırıldandı:

“Bunlar sadece potin değil, Almanya’ya bastığım mühür olacak.”

Haklıydı. O günden sonra, her adımında ben vardım. İşyurdu koridorları ve uzun kışlar tanıyordu beni. Fabrikada iş vardiyaları… Sabahın köründe çalan alarm, az temizlenmiş işçi yurtlarının koridorlarındaki deterjan ve soğan kokusu, kalabalık odalarda horul horul horlayan adamlar… Sahibim, garibim beni giyerken hep aynı cümleyi söyleyip mırıldanırdı:

“Haydi bakalım postal, bugün de ekmek kavgasına!” Ben de dilim varmış gibi, tabanlarımla cevap verirdim:

“Haydi bakalım sağlık yönünden seçilmiş misafir işçi, düşmeyelim bu defa da merdivenlerden!”

Kış uzadıkça ben kalınlaştım, karla, çamurla, yağmurla tanıştım. Her akşam fabrikadan dönerken, sahibim beni kapının önünde çıkarır, gazete kâğıdının üstüne bırakırdı. Nemli yerlerde buzlanmış yerler çözülürken odadaki muhabbetler başlardı:

“Bu sene biraz daha para biriktirsem, köyde iki dönüm daha bahçe alırız.” derdi kısa boylu bıyıklı Ali.

“Benim oğlan okusun, bizim gibi gurbet görmesin.” diye umutlarını tesbih tanesi gibi çekerdi Murat çavuş.

“Memlekete dönünce buraların ekmeği bize yaramaz artık, aman.” diye sitem ediyordu sarı Ahmet hoca.

Ben, odadaki bütün cümleleri duyup, tabanımda biriktirirdim. Bir postalın hafızası, sandığınızdan geniştir.

Yazın izin zamanı geldi. Sahibim, beni temizleyip boyadı. Valizine yerleştirirken “Sen de geliyorsun,” dedi. “Düğünde seni giyeceğim; artık Alman malı postal giymek başka bir hava verir.”

Memlekette düğün günü, kayınpeder içeri bakınca şöyle dedi:

“Oğlum, halının üstünde postal mı giyilir, çıkar şu ayakkabılarını!”

Postallarım gücendi. Ben, bu hikâyede biraz da mizah olayım diye itiraf edeyim: Halının üstüne çıkmanın hayalini kurmuştum. Çünkü köydeki en yumuşak zemin oydu. Bunca beton, taş, asfalt üstüne, biraz da halı üstünü hak ediyordum.

Sahibim, kaşını çatıp yüzünü astı ama bir şey demedi. Beni kapıda çıkardı, plastik bir terlikle halının üstüne geçti. O an anladım: Bu dünya öyle bölünmüştü ki; kapının dışı “gurbet gerçeği”, içi “memleket adabı”ydı.

Ben kapının dışında, bütün gurbetten gelenleri beklerken, içeride davul zurna ve gülüşler yankılanıyordu. Ama olsun, sahip olduğum en önemli şey, o halıyı bekleyen bir sabrım olmasıdır diye fısıldadım. İnanır mısınız fısıltımı kendim bile işitmedim. Bazen postalların kaderi, kapıda beklemektir deyip geçiştirdim.

Gurbet kuşaklarının çoğu, “Ben neyim? Türk mü, Alman mı, arada kalmış bir misafir mi?” sorusuyla yaşadı. Postalın hem çiçek hem ayakkabı oluşu, bu bölünmüşlüğü ve aynı anda birden fazla şeye ait olabilmeyi sembolize ediyor.

Kapı eşiğinde çıkarılan ayakkabı görüntüsü ya da benzetmesi çok güçlü olarak dışarısı Almanya’nın sert dünyası; içeri, memleketin “misafirlik adabı”. Postallar kapıda kalıyor; tıpkı o kuşağın çoğu zaman “kalıcı olmayan misafir” muamelesi görmesi gibi.

Resimdeki postalın yarı çiçek, yarı ayakkabı olması da bu ara forma işaret ediyor: Ne tam buraya ait, ne oraya; artık melez bir kültürün parçası.

Postalların tuvalde kocaman yer kaplaması, ama insan figürünün olmaması önemli: Tarih kitaplarında kimi zaman işçi isimleri geçmez; ama işgücü vardır, rakamlar vardır. Burada da insan görünmez, ama ayakkabısı bütün sahneyi kaplar. Bu, “görünmeyen sınıfların varlığını” hatırlatan bir sosyolojik eleştiridir.

Kullanılan ifade çok çarpıcı: “Yüzde bin sağlam modern köle.” Avrupa’ya işgücü olarak çağrılan bu kuşak, çoğu zaman yalnızca beden gücü üzerinden değerlendirildi. Sağlık kontrolünden geçenler, adeta bir makinenin dişlisi gibi “işe hazır” damgası taşıyordu.

Postal, işçinin sınıfsal konumunu simgeliyor: Alt tabaka, yerle en çok temas eden, en çok kirlenen ama en az görülen parça…

Özünde figüratif bir nesne (postal) var, ama soyutlanmış; bu da resmi bir tür figüratif soyutlama noktasına taşıyor. Nesne tanınabilir, ama dönüştürülmüş. Böylece sanatçı, hem babasının somut postallarına selam gönderiyor, hem de onların ötesine geçip evrensel bir göç ve emek simgesine ulaşıyor.

Psikolojik açıdan, eski eşyalar çoğu insanda güçlü çağrışımlar yaratır. Bu resimde postal, babanın hikâyesinin taşıyıcısı olarak bir tür “geçmişle kurulan terapötik bağ” işlevi görüyor. Oğlun elinde fırça, babanın ömrünü temsil eden nesneyi yeniden şekillendirerek aslında kendi kökleriyle barışıyor.

Başta birkaç yıl kalıp dönmek üzere gelen işçiler, zamanla ailelerini yanlarına aldılar, kuşaklar boyu süren bir tarih yazdılar. Postallar, “geçici işçi”nin kalıcı bir hikâyeye dönüşmesinin sembolü.

Tuvalde postaların yere uzanmış hâli, bir anlamda “dönüş” meselesini de ima ediyor: Dönecekti, dönmedi; döndü ama yine geldi; en sonunda da anıya dönerek hem burada hem orada kaldı.

Yıllar geçti. Derim çatladı, tabanım inceldi. Yine de atılmadım. Postal olarak yere uzanmış hâlde, sanki uykudayım. Bu, sadece fiziksel bir yorgunluk değil; yılların taşıdığı duygusal yükün ağırlığıdır. Nesne üzerinden, bir kuşağın içsel yorgunluğu ve sonunda “anıya dönüşerek dinlenmesi” resmediliyor.

Bir gün, sahibim beni eline aldı, uzun uzun baktı.

“Sen benim Alman toprağına attığım ilk adımım oldun,” dedi. “Artık işim gücüm azaldı ama seni atmaya elim varmaz. Belki oğlanın Düsseldorf’taki evine götürürüm; anı olursun.”

Sonra olanlar oldu: Bir gün evin en üst rafından alındım, bir tuvalin önüne getirildim. Karşımda, elinde fırçası olan, babasının hikâyesini gözleriyle taşıyan bir adam duruyordu. Bana bakarak gülümsedi:

“Hadi bakalım, postallar. Sizinle biraz dalga geçeceğiz, biraz da destan yazacağız.”

İşte o an, renklerim değişmeye başladı. Derimin kahverengisi, tuvalde menekşe moruna, gökyüzü mavisine, günbatımı pembesine dönüştü. Altımdaki zemin, fabrika betonundan çıktı; turuncuya, sarıya, sıcak toprak tonlarına boyandı. Üst taraf ise kül rengine çalan bir boşluk oldu: Sanki hâlâ çeviri bekleyen, adı konmamış bir gökyüzü gibi.

Ben, gerçek hayatta eskimiş, buruşmuş bir postal iken; tuvalin üzerinde kıvrımları çiçek yaprağına benzeyen bir hatıraya dönüştüm. Bazen bana bakıp “Bu bir çiçek mi, yoksa bir ayakkabı mı?” diye soruyorlar. Ben de içimden gülüyorum:

“İkisi de. Çünkü siz gelmeden önce toprağı çiçekler süslerdi, siz geldikten sonra o toprağı postallarınız.”

Bugün bu ressam, tuvalin başında, babasının postallarını boyarken, aslında göçün ikinci ya da üçüncü kuşağa devrettiği mirası da gösteriyor.

Birinci kuşak bedenini verdi; ikinci kuşak dili, eğitimi; üçüncü kuşak ise bütün bu yaşanmışlığı sanata, edebiyata, mizaha dönüştürüyor. Bu resim, göç hikâyelerinin artık sadece acı ve hüzünle değil, özgüven ve yeni buluşlar ile de anlatılabileceğinin işaretidir. 

Babaların anlatamadığı, çocukların tam anlayamadığı bir tarih, bazen ancak resimle, şiirle, mizahla taşınabiliyor. Bu tablo, işte bu tarihî sürecin sanatsal hafıza mekânı hâline geliyor. Yarın bir genç bu resme baktığında belki şu cümleyi kuracak:

“Demek dedemin kuşağı böyle ayakkabılarla dolaşıyordu bu şehirde…”

“POSTALLARIMDAN ANILAR” başlığı, aslında tam da bu resmin yaptığı şeyi anlatıyor:

Bir nesneden yola çıkıp bir ömrü, bir çift postaldan yola çıkıp bir kuşağı, bir babanın hikâyesinden yola çıkıp bir devrin destanını anlatmaktır. Tuvalde yere uzanmış, mor - mavi ışıklar arasında yüzen bu postallar, bize şunu fısıldıyor:

“Biz sadece yürüdüğümüz yolları değil,

ardımızda bıraktığımız hikâyeleri de taşırız.

Yeter ki biri dönüp bize bakarak rengimizi, kıvrımımızı, suskunluğumuzu okumayı bilsin.”

Siz fırçayı ilk sürerken “besmelesini çektik” demişsiniz ya; işte o besmele, artık hem bir resmin hem bir mizah kitabının hem de göç tarihine düşülen sevgi dolu bir dipnotun başlangıcı oldu.

Şimdi, geriye sadece şu kalıyor: Postalların anlattığı her hatırayı, birer küçük öyküye, anekdota, mizah kırıntısına, içli bir monoloğa dönüştürmek…

Ve biliyorum, o kitabın her sayfasında, bu resimdeki gibi hem hüzün hem gülümseme yan yana duracak. Çünkü gurbetin gerçek rengi, tam da bu: Morla pembenin, yorgunlukla umudun, acıyla kahkahanın karıştığı bir renk.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?