Tarih, yalnızca savaşların, hükümet krizlerinin, skandalların, teknolojik buluşların ve büyük devlet çekişmelerinin art arda sıralandığı bir olaylar dizisi değildir. Bu gelişmelerin gerisinde büyük bir uygarlık değişimi yatmaktadır. Bugün dünyada yaşanan birçok ekonomik, kültürel, siyasal ve toplumsal çatışmayı doğru okuyabilmek için de gündelik hadiselere tek tek bakmak yetmez. Onların arkasındaki büyük yön değişikliğini görmek gerekir. Çünkü insanlık yeniden bir eşikten geçmektedir. Bu eşik, üretim ve teknoloji kadar küresel finans düzeninin yeniden şekillendiği bir sürece işaret etmektedir.
Her büyük çağ değişiminde olduğu gibi, bugünkü geçiş süreci de bir uyum kadar bir direnç üretmektedir. Yeniye uyum sağlayanlarla eski düzeni korumak isteyenler arasındaki mücadele, tarihin her döneminde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte de böyle olmuştu. İnsan ve hayvan kas gücüne dayalı üretim düzeni, buharlı motor ve makineleşmeyle sarsıldığında mesele teknik bir değişimle sınırlı değildi. Çünkü motorun icadı, üretimi hızlandırırken eski emek biçimlerini ve geçim yollarını da geçersiz hale getiriyordu. Bu nedenle milyonlar için ilerleme aynı zamanda bir tehdit anlamına geliyordu. Sanayi devrimi, sadece fabrikalar ve makineler üretmedi. Sosyal kırılmalar, sınıf çatışmaları, kitlesel göçler, şehirleşme problemleri ve yeni siyasal kavgalar da doğurdu.
Demek ki çağ değişimleri, sadece teknik ilerleme ile açıklanamaz. Her büyük teknolojik dönüşüm, mevcut güç dengelerini bozar. Dün kas gücü ile çalışan insanın makineye tepkisi ne kadar tabii ise, bugün de fosil yakıt düzenine dayanan mevcut yapının yeni teknolojiye direnci o kadar tabiidir. Mesele burada düğümlenir. Dünya, sanayi çağının alışkanlıklarıyla dijital çağın imkânları arasında sıkışmıştır. Bu dönüşüm, üretimi yöneten para sitemini ve küresel finansın merkezini de doğrudan etkilemektedir.
Sanayi devrimiyle yerleşen ikinci büyük uygarlık evresi, üretim biçimlerini değiştirdi, ama hayatın bütün alanlarını da yeniden şekillendirdi. Toplum daha uzmanlaşmış ama daha parçalı bir yapıya dönüştü. Üretici ile tüketicinin birbirinden ayrılması, bireyin pazara bağımlılığını artırdı. Büyük fabrikalar, şirketler, bankalar ve kentler, kapitalist sanayi düzeninin doğal kurumları haline geldi. Standartlaşma, merkezileşme ve kitleselleşme bu uygarlığın temel prensipleri haline geldi.
Ancak her düzen kendi zaafını da içinde taşır. Sanayi uygarlığı, başlangıçta büyük bir üretim gücü sağlasa da zamanla çevreyi tahrip eden, toplumu mekanikleştiren ve insanı kapitalist pazarın bir unsuruna indirgeyen bir yapıya dönüştü. Fosil yakıt temelli bu sistem, bir taraftan dünyayı dönüştürürken diğer taraftan da yenilenemez kaynaklara bağımlı bir medeniyet yarattı. Kömür, petrol ve doğalgaz üzerine kurulmuş bu düzenin ebediyen sürmesi zaten mümkün değildi. Bugün hâlâ tam bir tarih vermek zor olsa da petrolün ve benzeri kaynakların bir gün mutlaka tükeneceği gerçeği ortadadır. Bu sürecin ne kadar süreceği tartışılabilir; fakat sonuç değişmez: Yenilenemez olan tükenir. İşte tam bu noktada günümüz dünyasının esas gerilimi belirginleşmektedir. Bugünkü uluslararası çekişmelerin önemli bir bölümü, bu iki dünya arasındaki çatışmanın tezahürleridir.
Bu çerçevede Çin’in son yıllardaki yükselişi özellikle dikkat çekicidir. Bugün otomotiv sanayiinde elektrikli araç üretimi bakımından Çin’in dünya ölçeğinde ön plana çıkması, yeni çağın hangi merkezler eliyle şekilleneceği sorusunu da gündeme getirmektedir. Çünkü otomobil artık yalnızca ulaşım değil, enerji, batarya teknolojisi, yazılım, veri yönetimi ve jeopolitik etki alanlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla Çin’in bu alanda öne geçmesi, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya gibi klasik sanayi güçleri bakımından ekonomik bir rekabet olmakla birlikte, tarihsel mevzi kaybı anlamına gelmektedir. Bu da rekabeti piyasa sınırlarının ötesine taşıyarak, doğrudan güç dengesi mücadelesine dönüştürmektedir.
Tarih bize bu tür dönüşümlerde belirleyici olanın yalnızca keşif değil, o keşfi hayata geçirecek üretim gücü olduğunu göstermektedir. Nitekim atom çekirdeğinin parçalanması ilk olarak 1938 yılında Alman bilim insanı (Otto Hahn) tarafından ortaya konulmuş (Werner Heisenberg gibi bilim insanları tarafından derinleştirilmiş) olmasına rağmen, atom bombasını geliştiren taraf Amerika olmuştur. Çünkü bu tür bir teknolojiyi hayata geçirmek; yalnızca bilimsel bilgi değil, büyük sanayi kapasitesi, finansman ve organizasyon gücü gerektirmektedir. Dolayısıyla belirleyici olan keşif değil, o keşfi sanayiye ve güce dönüştürebilen merkezdir.
Yine ilk bilgisayar teknolojileri Amerika’da ortaya çıkmış olsa da bugün bu teknolojilerin üretim ve yayılım merkezlerinin önemli ölçüde Asya’ya, özellikle Çin merkezli bir üretim gücüne kaydığı görülmektedir. Bugün Japonya’nın inovasyon ve üretim kapasitesi de bu cümledendir.
Burada şu soruyu sormak gerekir: Dün kas gücüne dayalı emek dünyası motorlu üretime nasıl tepki verdiyse, bugün de benzinli araçlar ve fosil yakıt merkezli sanayi düzeni elektrikli araçlara ve yeni enerji rejimine benzer bir tepki vermiyor mu? Elbette veriyor. Çünkü mesele teknik bir tercih değil, kapitalist çıkarların yer değiştirmesidir. Petrol ekonomisine, klasik otomotiv zincirine ve buna bağlı dış politika hesaplarına yatırım yapmış düzenler için elektrikli araçların yaygınlaşması, pazar daralması ve bir uygarlık alışkanlığının tasfiyesidir. Bu yüzden yeni teknolojiye karşı tereddüt, geciktirme çabası ve ahlaki-siyasi gerekçelerle üretilen direnç şaşırtıcı değildir.
Almanya başta olmak üzere birçok ülkenin bu geçişte yaşadığı tedirginlik de burada aranmalıdır. Çünkü bu geçiş, yalnızca bir teknoloji değişimi değil; sanayi çağında kurdukları üretim düzeninin, ihracat modelinin ve ekonomik üstünlüğünün aşınması anlamına gelmektedir. Amerika için ise mesele biraz daha geniştir: Enerji, finans, teknoloji ve küresel denetim alanlarının birlikte korunması. Çünkü mevcut küresel düzen esasen bu alanlardaki üstünlüğe dayanmaktadır. Bu sebeple yeni dönemde yaşanan esas mücadele, geleceğin standardını kimin koyacağı mücadelesidir.
Bununla birlikte her büyük dönüşüm, eski dünyanın kalıntılarıyla yeni dünyanın imkânlarını aynı anda taşır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz çağda kişisel tutarsızlıkların, toplumsal bunalımların, siyasi çatışmaların ve zihinsel dağınıklığın artması tesadüf değildir. İnsanlar bir yandan dijitalleşmeden yararlanırken, öte yandan onun doğurduğu yalnızlık ve güvensizlikle karşı karşıya kalmaktadır. Devletler teknolojiye yatırım yapmakta, ama onun doğuracağı yeni güç ilişkilerinden de çekinmektedir. Toplumlar bir yandan çevreyi koruma fikrini benimsemekte, öte yandan tüketim alışkanlıklarından vazgeçememektedir. Kısacası yeni çağın eşiğinde duran insan, çoğu zaman hem ilerlemek isteyen hem de eski güvenlik alanını terk etmeye cesaret edemeyen çelişkili bir varlığa dönüşmektedir.
Burada basının rolü de ayrıca önemlidir. Günümüzde artık yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü erk olarak kabul edilen basın, büyük dönüşümlerin ya açıklayıcısı ya da örtücüsü olabilmektedir. Darbeler, savaşlar, krizler ve teknolojik atılımlar çoğu zaman birbirinden kopuk ve anlık hadiseler gibi sunulmaktadır. Oysa bunların çoğu, derin bir yapısal geçişin işaretleridir. Görüntü dağınıktır fakat öz aynıdır: Eski düzen çözülmekte, yeni düzen doğmaktadır. Asıl problem, birçok insanın görüntüyü görmesi, özü ise fark edememesidir.
Bu noktada tarihî tecrübe bize açık bir şey öğretmektedir: Yeni uygarlıklar, yalnızca icatlarla değil, onları kavrayabilen toplumlarla yükselir. Çağı yakalayamayan ve yeni şartlara uygun kurum üretemeyen toplumlar, eski duyulan özlemden kaynaklı zaman kaybederler. Daha kötüsü, yeniye uyum sağlayamadıkça onu düşmanlaştırırlar. Böylece geleceğe hazırlanmak yerine geçmişin savunuculuğuna hapsolurlar. İşte asıl kriz burada doğar.
Osmanlı tecrübesinin de gösterdiği üzere, büyük uygarlık değişimlerini zamanında kavrayamayan devletler önce üretim gücünü, ardından siyasi hareket alanını kaybeder. Türkiye gibi tarihî derinliği olan ülkeler için bu geçiş bu yüzden daha da hayatidir. Bugün yeni teknoloji düzeninin dışında kalmak, yarın üretemeyen ekonomilerin dışa ve giderek siyasete bağımlılığı anlamına gelecektir.
Sonuç olarak bugün dünyada yaşanan mücadele, Çin-Amerika rekabeti, Rusya’nın Ukrayna’daki hamlesi, ABD’nin Venezuela ve İran hattındaki politikaları, Avrupa’nın enerji kaygıları ve sanayideki dönüşüm, büyük mücadelenin görünen yüzüdür; gerçekte yaşanan bir uygarlık geçişidir. Sorun teknoloji değil; mevcut güç düzenini kaybetmek istemeyenlerin direncidir.
Çağı yakalayamayanlar, çoğu zaman onu geciktirmeye çalışırlar. Fakat tarih, geciktirilen değişimin daha sert döndüğünü göstermektedir. Bu sebeple yapılması gereken şey, yeni uygarlığın gelişini inkâr etmek değil; onu doğru okuyup kendi milli çıkarlarımız, kendi tarihî tecrübemiz ve kendi bağımsızlık irademiz doğrultusunda yönetebilmektir. Asıl mesele de budur: Değişimin altında kalmamak, onu anlayıp, ona yön verebilmek.
