1 Mart Sürecinden İran Hattına Devlet Aklı
1941 yılının sonunda Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne saldırmasıyla birlikte savaşın seyri köklü biçimde değişmiş; Almanya ve Japonya’nın karşısında Sovyet Rusya ile Amerika’nın yer aldığı yeni bir denge ortaya çıkmıştır. Bu süreçte özellikle 1943 yılına kadar askeri bakımdan bir denge hali görülmekle birlikte, Almanya’nın Stalingrad Muharebesi’ni kaybetmesiyle bu denge kesin biçimde bozulmuştur. Almanya’nın aynı anda iki cephede savaşmak zorunda kalması, artık geri dönüşü olmayan bir sürecin başlangıcı olmuştur.
Savaşın ilerleyen safhalarında Almanya doğudan ve batıdan kuşatılmış, 7 Mayıs 1945’te kayıtsız şartsız teslim ile Avrupa’daki savaş sona ermiştir. Ancak bu süreç yalnızca bir askeri yenilgi değil; genişleyen gücün kontrol edemediği alanlarda çözülmeye başladığını gösterir. Hitler, İngiltere hariç neredeyse tüm Avrupa’yı kendi savaş makinesi için seferber etmişti. Bununla birlikte Avrupa’nın iktisadi olarak kendi kendine yeterli olmaması, bu genişlemenin sürdürülebilir olmadığını ortaya koymuştur.
Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni düzen de güç dengesi zorunluluğu üzerinden şekillenmiştir. Sovyet yayılmasına karşı Avrupa’da denge kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa, Almanya’yı dışlayan bir sistemin sürdürülebilir olmadığını görmüş; bu nedenle Almanya’nın yeniden yapılandırılması ve 1955 yılında NATO’ya dahil edilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu gelişme, uluslararası sistemde ideolojik değil, doğrudan güç dengesi esaslı bir yapılanmanın belirleyici olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel tecrübe, günümüzde yaşanan gelişmeleri anlamak bakımından doğrudan bir referans noktasıdır. Moskova’dan Kırım’a, Kafkasya’dan Balkanlara uzanan hat üzerinde yaşanan kanlı çarpışmalar, Türklerin Ruslarla tarih boyunca yürüttüğü var olma mücadelesinin yalnızca geçmişte kalmadığını, bugünkü jeopolitik gerçekliğin temelini oluşturduğunu göstermektedir.
Bugün benzer bir denge arayışının farklı coğrafyalarda yeniden ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da ve İran hattında yürüttüğü politikalar, küresel ölçekte bir güç paylaşımına işaret etmektedir. Bu tür müdahaleler ise uluslararası sistemde güç kullanımını meşrulaştıran bir zemin oluşturmaktadır. Dolayısıyla Çin’in Tayvan meselesini yeniden gündeme taşıması ve bunu kendi güvenlik ve güç dengesi üzerinden değerlendirmesi sürpriz olmayacaktır. Özellikle bilişim teknolojileri ve yarı iletken üretimi bakımından kritik öneme sahip Tayvan’ın, küresel güç mücadelesinin merkezine yerleştiği ve bu doğrultuda bir müdahalenin artık zaman meselesi olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.
11 Eylül 2001 sonrasında şekillenen uluslararası sistem ise Ortadoğu’yu yalnızca güvenlik politikaları üzerinden değil, aynı zamanda yeniden düzenlenmesi gereken bir coğrafya olarak ele almıştır. Afganistan ve Irak müdahaleleri bu yaklaşımın en somut örnekleridir. Ancak sahada ortaya çıkan sonuçlar, bu müdahalelerin düzen kurmak bir yana, mevcut devlet yapılarını zayıflattığını ve bölgesel dengeleri kalıcı biçimde sarstığını göstermiştir.
Irak işgaliyle birlikte oluşan tablo, Türkiye açısından doğrudan güvenlik boyutu olan sonuçlar üretmiştir. Özellikle kuzey Irak sahasında meydana gelen otorite boşluğu, PKK terör örgütü için yeni bir hareket alanı doğurmuş; örgüt kısa sürede toparlanarak yeniden etkinlik kazanmıştır. Bu tablo, bölgedeki güç boşluklarının nasıl sonuçlar doğurduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu gelişmeler çerçevesinde 1 Mart 2003 tezkeresine ilişkin karar süreci, Türkiye’nin dış politika karar mekanizmasını anlamak bakımından dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir. Söz konusu süreç, yalnızca bir dış politika tercihi değil; aynı zamanda devletin karar alma yapısının nasıl işlediğini gösteren çok boyutlu bir tablo sunmaktadır.
Bu süreçte en dikkat çekici husus, hükümet ile parlamentonun aynı doğrultuda hareket etmemesidir. Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir kararın, parlamentoda reddedilmesi Türk siyasi hayatında nadir görülen bir durumdur. Bu durum, karar alma sürecinin tek merkezli yapıdan ziyade farklı aktörlerin etkisiyle şekillendiğini göstermektedir.
Karar sürecine bakıldığında, bu dağınık yapının temelinde güçlü ve belirleyici bir liderlik mutabakatının bulunmaması yatmaktadır. Aktörler arasında ciddi bir görüş ayrılıklarının ortaya çıkması ve ortak bir stratejik zeminin oluşturulamaması, hükümet içinde farklı eğilimlerin belirginleşmesine ve parlamentoda parti çoğunluğuna rağmen birlik sağlanamamasına yol açmıştır. Böylece süreç bütüncül bir iradeden ziyade parçalı bir yapı içinde ilerlemiştir.
Bu çerçevede 1 Mart tezkeresi süreci, tek bir iradenin belirleyici olduğu bir yapıdan ziyade, birbirinden bağımsız aktörlerin yer aldığı dağınık bir karar yapısının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Karar sürecinin uzun ve çatışmalı bir şekilde ilerlemesi, müzakerelerin farklı kanallardan yürütülmesi ve ortak bir uzlaşının sağlanamaması, bu yapının doğal bir sonucudur.
Dolayısıyla bu süreci değerlendirirken, meseleyi yalnızca “tezkere kabul edilmeliydi” ya da “reddedilmesi doğruydu” şeklinde ikili bir çerçeveye indirgemek yeterli değildir. Asıl dikkat edilmesi gereken husus, Türkiye’nin hayati çıkarlarının söz konusu olduğu bir dış politika meselesinde, karar mekanizmasının bütüncül ve uyumlu bir yapı sergileyememiş olmasıdır. Bu ayrışma TBMM’de ilk olarak Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinin ardından 1950’de Kore’ye asker gönderme meselesinde ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelişme Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk defa muhalefet konumunda bulunduğu bu dönemde, bugünkü gibi karar mekanizmasına ilişkin değil, daha çok usule dair bir farklılık niteliği taşımaktaydı.
Bu noktada ortaya çıkan bir diğer önemli mesele ise terörle mücadele bağlamında değerlendirilmelidir. Irak işgali sonrasında güç kazanan PKK terör örgütü, yalnızca güvenlik tehdidi değil, aynı zamanda siyasi araç haline gelmiştir. Bu çerçevede gündeme gelen “müzakere” ya da “masaya oturma” yaklaşımları, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Çünkü bir terör örgütüyle masaya oturmak, onu fiilen muhatap almak ve doğrudan tanımak anlamına gelir. Bu tür yaklaşımlar kısa vadede çözüm arayışı gibi sunulsa da uzun vadede devletin meşruiyet alanını zedeler ve terör örgütünü siyasi bir aktör haline getirir. Bu nedenle PKK ile herhangi bir düzeyde müzakere yürütülmesi, çözüm değil, sorunun farklı bir biçimde derinleşmesi sonucunu doğurur.
Gelinen noktada Ortadoğu’daki gelişmeler farklı bir eksen üzerinden devam etmektedir. ABD’nin İran’a yönelik artan baskısı ve bölgedeki askeri hareketlilik, Irak’ta başlayan sürecin yeni bir aşamaya taşındığını göstermektedir. İran gibi köklü bir medeniyetin kısa vadeli müdahalelerle ortadan kaldırılması mümkün değildir. Aksine bu tür bir süreç uzadıkça Çin ve Rusya gibi güçlerin doğrudan devreye girmesi kaçınılmaz hale gelecek ve çatışma bölgesel olmaktan çıkarak küresel bir boyut kazanacaktır.
Bu durum yalnızca Ortadoğu’yu değil, Avrupa’yı ve dolayısıyla NATO sistemini de doğrudan etkileyecektir. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken temel husus şudur: Türkiye açısından mesele, bir güç merkezine karşı diğerine yaslanmak değildir. Rusya’ya da Amerika Birleşik Devletleri’ne de mutlak anlamda güvenilemez. Devletlerarası ilişkilerde güven değil çıkar esastır. Ticari ilişkiler, diplomatik temaslar ve dönemsel iş birlikleri farklı; stratejik bağımlılık ise tamamen farklı bir düzlemdir. Nitekim daha önce de ifade ettiğim üzere, Ortadoğu’ya dair yapılan bazı analizlerde Türkiye’nin eksen değiştirdiği ya da belirli bloklara yöneldiği yönündeki değerlendirmeler, meseleyi yüzeysel okumaktan ibarettir. Graham E. Fuller gibi isimlerin Türkiye’yi belirli bir eksene yerleştirme çabaları da bu yaklaşımın bir uzantısıdır. Oysa Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, tek taraflı bir yönelimi değil; zorunlu bir denge siyasetini dayatmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin izlediği politika, yalnızca rakiplerini değil, müttefiklerini de risk altına sokmaktadır. “Zaruret ihtiraat doğurur” gerçeği bugün Rusya ve Çin tarafından açık biçimde uygulanmakta; İran ağır bedeller öderken, aynı süreçte Amerika da ciddi bir yıpranma sürecine girmiştir. Bu yıpranma, yalnızca dış politikadaki maliyetlerle sınırlı değildir. İçeride biriken toplumsal ve siyasal gerilimlerle birlikte değerlendirildiğinde, ABD’de uzun vadede içeriden çözülme riskini de beraberinde getirmektedir.
Bu bağlamda Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel mesele, dış politika tercihlerinden ziyade devlet aklının nasıl işleyeceğidir. Karar mekanizmasının parçalı değil bütüncül olması, stratejik konularda farklı aktörlerin aynı hedef doğrultusunda hareket edebilmesi ve güvenlik alanının doğru tanımlanması, bu sürecin en belirleyici unsurlarıdır.
Sonuç olarak tarih ile bugün arasında kurulan bu süreklilik açık bir gerçeği ortaya koymaktadır: Hayati çıkarların söz konusu olduğu durumlarda, dağınık ve uyumsuz bir karar mekanizması uzun vadede ağır sonuçlar doğurur.
Devlet aklı açısından mesele nettir: Stratejik konular, parçalı iradelerle değil, bütüncül bir yaklaşımla yönetilmelidir.
