Ana içeriğe geç

eura24.com - Avrupa'dan haberler ve köşe yazıları. Tarafsız, güçlü, dinamik: yazarlarımızdan en güncel yazılar, Almanya ve Avrupa gündemi, Türk dünyası, kültür, sanat ve yaşam.

Ali Kılıçarslan
Ali KılıçarslanKöşe Yazarı

Çağımızın Sarı Saltuk’u: Şefik Kantar

Avrupa Türklerinin yarım asrı aşan göç hikâyesine yaşadıkları ve kalemiyle tanıklık eden gazeteci-yazar Şefik Kantar, ardında bir fikir mirası, kaybolan bir…

Çağımızın Sarı Saltuk’u: Şefik Kantar

Avrupa Türklerinin yarım asrı aşan göç hikâyesine yaşadıkları ve kalemiyle tanıklık eden gazeteci-yazar Şefik Kantar, ardında bir fikir mirası, kaybolan bir tarih arşivinin hüznü ve hiç dinmeyen bir memleket sevdası bırakarak 21 Ekim 2026’da ebediyete göç etti.

Avrupa Türklerinin göç hikâyesini yalnızca izleyen değil; kalemiyle, fikirleriyle ve mücadelesiyle bu tarihe bizzat tanıklık eden bir çınar daha aramızdan ayrıldı. Gazeteci, yazar ve fikir insanı Şefik Kantar, ardında derin bir boşluk, yarım kalmış hayaller ve gelecek kuşaklara ışık tutacak kıymetli bir miras bıraktı.

Türkiye-Almanya İş Gücü Anlaşması’nın 65. yılını kutladığımız bugünlerde, göç tarihimizin en kıymetli tanıklarından birini daha kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Onun vedası yalnızca bir gazetecinin kaybı değil; ömrünü Avrupa Türklerinin varoluş mücadelesine adamış, dertleriyle dertlenip sevinçleriyle yankılanmış, derviş ruhlu bir gönül insanının dünyadan göçüşüdür.

Şefik Kantar’ı tanımak için Avrupa’ya uzanan göç yolculuğuna, gurbetin sessiz acılarına, kuşaklar boyunca taşınan memleket hasretine ve Avrupa Türklerinin yarım asrı aşan var olma mücadelesine bakmak gerekir. Çünkü onun hayat hikâyesi, bir insanın şahsi serüveninin çok ötesinde, Avrupa’da yeni bir hayat kurmaya çalışan Türk toplumunun hikâyesiyle iç içe geçmişti.

1957 yılında Rize’de doğan Şefik Kantar, gazetecilik tutkusuna genç yaşlarda Türkiye’de adım atmıştı. 1979 yılında Almanya’ya yerleşti. Köln’de geçirdiği yaklaşık otuz yıl boyunca Avrupa Türklerinin hayatına, sorunlarına, umutlarına ve hayal kırıklıklarına yakından tanıklık etti.

Kırk yıla yaklaşan tanışıklığımız boyunca onun anavatan sevgisine, milletine bağlılığına ve Avrupa’daki soydaşlarımız için çarpan yüreğine şahit oldum. Zaman değişti, şartlar değişti, insanlar ve kurumlar değişti; fakat onun memleketine duyduğu hasret, Türk toplumunun geleceğine ilişkin kaygıları ve bu toplum için bir şeyler yapma arzusu varlığını sürekli korudu.

HALKIN SESİNİ KALEMİYLE DUYURDU

O yıllar, Türk insanının Avrupa’da tutunmaya çalıştığı; fabrikalarda, maden ocaklarında ve şantiyelerde alın teri döktüğü yıllardı. Nice anne ve baba, memleket hasretiyle yaşarken çocuklarına daha iyi bir gelecek kurabilmek için mücadele ediyordu. Birçoğu dilini yeterince bilmediği bir ülkede hayatını yeniden kurmaya çalışıyor, yabancılıkla, ayrımcılıkla, yalnızlıkla ve gelecek kaygısıyla boğuşuyordu.

Gurbetçinin derdi çoktu ama çoğu zaman sesini duyuracak bir kalemi, yaşadıklarını kayda geçirecek bir mecrası yoktu. İşte Şefik Kantar, tam da bu noktada sorumluluk üstlendi. Bu insanların dünyasına eğildi; onların yaşadıklarını yazdı, sorunlarını gündeme taşıdı, haklarını savundu ve geleceklerine ilişkin kaygılarını dile getirdi.

Onun için gazetecilik yalnızca bir meslek değildi. Aynı zamanda bir vicdan meselesi, topluma karşı duyulan sorumluluk ve ömürlük bir hizmet anlayışıydı. Yazdıklarıyla yalnızca olup biteni aktarmayı değil, Avrupa Türklerinin yaşadıklarını anlamayı, anlatmayı ve gelecek kuşaklara ulaştırmayı amaçlıyordu.

1989 yılında büyük emeklerle kurduğu İntertürk gazetesi, Avrupa’daki Türk toplumunun sesini duyurmak için önemli bir mecra oldu. Yaklaşık çeyrek asır boyunca yayımladığı gazeteyle Türkçenin yaşatılmasına, kimliğin korunmasına ve toplumun meselelerinin gündeme taşınmasına katkıda bulundu.

Bir gazeteyi yıllarca yaşatmanın ne denli zor olduğunu bilenler, bu emeğin değerini daha iyi anlayacaktır. Ekonomik güçlükler, değişen yayıncılık şartları, dağıtım sorunları ve okuyucuya ulaşma çabası, özellikle Avrupa’daki Türkçe yayınlar için büyük bir mücadele demektir. Şefik Kantar, bütün bu güçlükleri göğüsleyerek kalemini toplumunun hizmetine sundu.

Yazılarında yalnızca günlük olaylar değil; bir toplumun dili, kültürü, kimliği, hak arayışı ve geleceği vardı. Avrupa’daki Türklerin kendilerini ifade edebilecekleri, sorunlarını tartışabilecekleri ve ortak meselelerine sahip çıkabilecekleri bir alan oluşturmak istiyordu.

Son yıllarında YouTube üzerinden yaptığı yayınlarda da aynı heyecanı ve hak mücadelesini sürdürdü. İmkânlar değişmiş, iletişim araçları yenilenmişti; fakat onun anlatma, uyarma, hatırlatma ve toplumsal sorumluluk üstlenme arzusu değişmemişti. Çünkü onun gözünde yazmak, yalnızca bugünü anlatmak değil, yarına bir iz bırakmaktı. Yazılmayan hayatların unutulacağını, kayda geçirilmeyen mücadelelerin zamanla hafızalardan silineceğini biliyordu. Bu yüzden Avrupa Türklerinin hikâyesini anlatmayı bir görev bildi.

KİTAPLARINDA BİR TOPLUMUN HİKAYESİ VAR

Şefik Kantar’ın fikir dünyasında kitaplarının ayrı bir yeri bulunuyordu. Onun eserleri, yalnızca bir yazarın düşüncelerini aktaran metinler değil; Avrupa’da yaşanan göçün, aidiyet arayışının, kültürel değişimin ve kuşaklar arasındaki farklılaşmanın izlerini taşıyan tanıklıklardı.

“Köln Mektupları” adlı kitabını, ömrünün büyük bölümünü geçirdiği şehre ve orada yaşayan insanlara duyduğu bağlılığın, muhabbetin ve vefa borcunun bir ifadesi olarak görüyordu. Köln, onun için yalnızca yıllarını geçirdiği bir şehir değildi. Aynı zamanda dostlukların kurulduğu, hayatların değiştiği, mücadelelerin verildiği ve Avrupa Türklerinin yeni bir toplumsal varlık oluşturmaya çalıştığı bir yerdi.

Şefik Kantar, Avrupa’daki Türklerin artık geçici misafirler olarak değerlendirilemeyeceğini; yaşadıkları ülkelerin sosyal, kültürel ve ekonomik hayatında kalıcı bir yere sahip olduklarını anlatıyordu. Ona göre bu gerçek, hem Türk toplumunun kendisini yeniden değerlendirmesini hem de yaşanılan ülkelerin Türkleri eşit haklara sahip toplumsal aktörler olarak görmesini gerektiriyordu.

“Çarmıha Gerilen Bebek”, “Yad Eller Aldı Bizi”, “Allah’a Bir Ev Yapmak”, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Almanlaşmak” gibi kitaplarında göçün farklı boyutlarını ele aldı. İlk kuşakların sıla hasretini, sonraki kuşakların kimlik arayışını ve Avrupa Türklerinin karşı karşıya kaldığı sorunları irdeledi. “Cihadla Terör Arasında”, “Günümüz Diliyle Sarı Saltuk Baba”, “Günümüz Diliyle Gül Baba” ve “Bir Hasretin Hikâyesi” adlı kitaplarıyla da kültürel ve tarihî mirasımıza yöneldi.

Onun eserlerinde geçmişle gelecek arasında bir köprü kurma çabası dikkat çekiyordu. Bir yandan Avrupa’ya göç eden insanların yaşadıklarını anlamaya çalışıyor, diğer yandan tarihî ve kültürel değerlerin yeni kuşaklara nasıl aktarılabileceği üzerinde kafa yoruyordu.

Temel arzusu; kültürel hakları güvence altına alınmış, kimliğini koruyarak barış ve huzur içinde yaşayabilen, eğitimli ve özgüvenli bir Avrupa Türk toplumu görmekti. Kitaplarıyla yalnızca kendi dönemini anlatmakla kalmadı; kendisinden sonra gelecek kuşaklara da bir düşünce, hatıra ve sorumluluk mirası bırakmaya çalıştı.

EN BÜYÜK KAYGISI: TÜRKÇENİN GELECEĞİ

Şefik Kantar’ın düşünce dünyasında Türkçenin ayrı ve vazgeçilmez bir yeri vardı. Avrupa’daki Türk toplumunun geleceğini düşündüğünde onu en çok kaygılandıran meselelerden biri, Türkçenin giderek zayıflamasıydı. Bu kaygısını şu çarpıcı cümleyle dile getiriyordu: “Türkçe yaşadığı müddetçe Avrupa’da bir Türk varlığından söz edebiliriz.” (1)

Bu cümle, onun dil konusundaki hassasiyetini ve Avrupa Türklerinin geleceğine ilişkin düşüncelerini özetliyordu. Şefik Kantar’a göre Türkçe, yalnızca bir iletişim aracı değildi. Ailelerin hafızası, geçmişin taşıyıcısı ve kuşaklar arasındaki en güçlü bağlardan biriydi. Bir çocuğun ana dilini kaybetmesi, yalnızca kelimelerden uzaklaşması anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda büyüklerinin hatıralarına, kültürel mirasına ve kendi geçmişine yabancılaşması riskini de beraberinde getiriyordu.

Gençlerin Almancayı iyi öğrenmelerini, eğitimde ve meslek hayatında başarılı olmalarını önemsiyordu. Ancak bunların Türkçeden vazgeçmeyi gerektirmediğini savunuyordu. Hayali, gençlerin yaşadıkları ülkenin diline hâkim olurken kendi kökleriyle de bağlarını korumalarıydı. Ona göre iki dili de iyi bilmek, iki kültürü de tanımak bir eksiklik değil, aksine büyük bir zenginlikti.

Türkçe eğitiminin yıllardır yeterince önemsenmemesinden rahatsızlık duyuyor; devlet kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve ailelerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini istiyordu. Çünkü ona göre dilini yaşatamayan bir toplumun kültürel varlığını gelecek kuşaklara aktarması giderek zorlaşacaktı.

Şefik Kantar’ın bu kaygısı, yalnızca bir dilin geleceğine ilişkin değildi. O, Türkçenin kaybıyla birlikte aile hikâyelerinin, geleneklerin, atasözlerinin, türkülerinin ve ortak hafızanın da zayıflayacağından endişe ediyordu. Bir dilin gerilemesiyle birlikte, o dilin içinde taşınan bir dünyanın da yavaş yavaş silinebileceğini düşünüyordu.

Bu nedenle Türkçenin yaşatılmasını sadece ailelerin kişisel tercihine bırakılabilecek bir mesele olarak görmüyordu. Bu, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktu. Çünkü çocuklarına ana dillerini aktaramayan bir toplum, kendi geçmişiyle gelecek kuşaklar arasındaki bağın zayıflamasına da seyirci kalmış olacaktı.

GENÇLERİN KİMLİK ARAYIŞI

Şefik Kantar’ın bir başka önemli kaygısı, Avrupa’da yetişen Türk gençlerinin yaşadığı kimlik arayışıydı. Gençlerin ailelerinden devraldıkları değerlerle içinde büyüdükleri toplumun beklentileri arasında sıkışabildiklerini gözlemliyordu.

Bir tarafta ailelerinin geçmişi, dili ve kültürü; diğer tarafta eğitim gördükleri, çalıştıkları ve kabul görmek istedikleri ülke vardı.

Şefik Kantar’ı asıl üzen, gençlerin bütün çabalarına rağmen yaşadıkları toplumda yeterince kabul görmediklerini düşünmeleri ve kendi toplumlarından da bekledikleri desteği her zaman bulamamalarıydı. Onların ne yaşadıkları ülkeden kopmalarını ne de kendi geçmişlerine yabancılaşmalarını istiyordu. Arzusu; eğitimli, meslek sahibi, özgüvenli ve söz sahibi bireyler olarak yetişmeleri, Almanya’nın ve Avrupa’nın geleceğinde etkin roller üstlenmeleriydi. Bu nedenle ailelerin, derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının kendilerini yenilemeleri gerektiğini savunuyordu. Gençlerin yalnızca dinlenmesini değil, karar süreçlerine katılmasını ve sorumluluk üstlenmesini önemsiyordu. Onların geleceği hakkında konuşulurken gençlerin kendilerinin de söz sahibi olması gerektiğine inanıyordu.

Şefik Kantar’ın genç kuşaklara mesajı açıktı: Atalarının fedakârlıklarını unutmadan eğitim almak, meslek sahibi olmak, kendilerine güvenmek ve yaşadıkları ülkede söz sahibi olma hedefinden vazgeçmemek. Onun arzuladığı, geçmişine bağlı ama dünyaya açık, kimliğinden emin ama başkalarının kimliğine de saygılı bir gençlikti. Kendi kültürünü yaşatırken başkalarının kültürüne saygı duyan, yaşadığı ülkenin demokratik ve toplumsal hayatına katkıda bulunan, kendisini ne eksik ne de öteki gören bir kuşak…

Şefik Kantar için kimliğini korumak, başkalarından uzaklaşmak anlamına gelmiyordu. Tam tersine, insanın kendi köklerini tanımasının dünyaya daha sağlam adımlarla açılmasına yardımcı olacağına inanıyordu. Onun hayalindeki gençlik, geçmişiyle barışık, bugünün sorumluluklarını üstlenen ve geleceğe güvenle bakan bir gençlikti.

CEBİNDEKİ FOTOĞRAF: SOLİNGEN’İN DİNMEYEN ACISI

Şefik Kantar’ın hayatında unutamadığı, hafızasından silemediği bir acı vardı: 1993 yılında yaşanan Solingen vahşeti. İnsanlık dışı saldırıda Genç ailesinin beş ferdi hayatını kaybetmişti. Şefik Kantar, o sabah yakılan evin önünde çektiği fotoğrafı aradan geçen yıllara rağmen hâlâ yanında taşıyordu.

Bir gazetecinin cebinde yıllarca taşıdığı bir fotoğraf… Bu kare, onun için yalnızca geçmişte yaşanmış bir felaketin hatırası değildi. Unutulmaması gereken bir insanlık dramının, insanlık dışı saldırının kararttığı hayatların ve geride kalanların dinmeyen acısının simgesiydi.

Gazeteci olarak pek çok olaya tanıklık etmişti; ancak Solingen’in onda bıraktığı iz başkaydı. Çünkü o saldırı, insanlık dışı saldırıların insan hayatını nasıl karartabileceğini, bir aileyi nasıl derin bir acıya sürükleyebileceğini ve toplumların hafızasında ne kadar büyük yaralar açabileceğini gösteriyordu.

O gece yalnızca bir ev yakılmamış, beş insanın hayatı elinden alınmıştı. Bir ailenin dünyası yıkılmış, Avrupa’da yaşayan Türklerin yüreğine derin bir yara açılmıştı. Solingen, yıllar geçse de unutulmaması gereken bir acı olarak hafızalara kazınmıştı.

Şefik Kantar, bu acının unutulmaması gerektiğine inanıyordu. Ona göre geçmişi hatırlamak, yalnızca kaybedilenlerin ardından üzülmek değil, benzer felaketlerin bir daha yaşanmaması için sorumluluk üstlenmekti. Hatırlamak, insanlık onurunu savunmanın ve nefretin karşısında durmanın da bir yoluydu.

O fotoğrafı yanında taşıması, yıllardır sürdürdüğü gazetecilik tanıklığının sessiz ifadesiydi. Aynı zamanda insanlığa yöneltilmiş bir hatırlatmaydı: İnsanlık dışı nefretin ve ayrımcılığın bedelini en ağır biçimde masum insanlar ödüyordu.

Belki de bazı fotoğraflar bu yüzden hiç eskiyemez. Çünkü taşıdıkları acı, yalnızca geçmişe değil, geleceğe de seslenir. Bir fotoğraf bazen binlerce kelimeden daha fazlasını anlatır; unutmaya karşı direnir, vicdanı uyandırır ve insanlığa sorumluluğunu hatırlatır.

Şefik Kantar’ın cebinde taşıdığı o fotoğraf da böyle bir tanıklıktı. Onunla birlikte yalnızca bir görüntüyü değil, unutulmaması gereken bir acıyı da taşıyordu. Belki de bu yüzden Solingen, onun için kapanmış bir dosya değil, her zaman açık kalması gereken bir insanlık meselesiydi.

EMANETTE KAYBOLAN ARŞİV

Şefik Kantar’ın hayatındaki en büyük acılardan biri de yıllar boyunca büyük bir emekle oluşturduğu arşivini kaybetmesiydi. Avrupa’daki Türklerin yaklaşık otuz yıllık hikâyesini belgeleyen bu arşivde yazılı metinlerin yanı sıra fotoğraflar, ses kayıtları ve tarihe tanıklık eden pek çok kıymetli belge bulunuyordu. Solingen faciasının hemen ardından çektiği, o acı günün izlerini taşıyan fotoğraflar ve görüntüler de bu arşivin içindeydi.

Bu arşiv, bir gazetecinin meslek hayatı boyunca biriktirdiği belgelerden çok daha fazlasıydı. Avrupa Türklerinin göç tarihine, toplumsal mücadelesine, gündelik hayatına ve yaşadığı acılara ışık tutabilecek bir hafızaydı. İçinde insanların hikâyeleri, bir dönemin tanıklıkları ve gelecek kuşakların kendi geçmişlerini anlamalarına yardımcı olacak belgeler vardı.

Ne yazık ki Almanya Türklerinin, dolayısıyla Avrupa Türklerinin tarihini gelecek kuşaklara aktaracak Türk Göç Müzesi ve Arşivi bulunmadığı için Şefik Kantar, yıllar boyunca biriktirdiği bu kıymetli belgeleri bir arkadaşına emanet etmek zorunda kalmıştı. Kendi arşivini koruyabilecek kurumsal bir yapı bulunmadığından, yılların emeğini kişisel bir emanete dönüştürmekten başka çaresi yoktu. Ne var ki arkadaşına teslim ettiği bu emanet korunamadı. Bir binanın çatı katında muhafaza edilen arşiv, yangın riski gerekçesiyle yapılan bir boşaltma sırasında karton karton çöpe gitti. Böylece yalnızca bir gazetecinin kişisel birikimi değil, Avrupa Türklerinin ortak hafızasının önemli bir parçası da kayboldu.

Şefik Kantar, bu kaybı anlatırken duyduğu üzüntüyü gizleyemiyordu, hatta gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Çünkü kaybolan, sadece kâğıtlar, fotoğraflar ya da ses kayıtları değildi. Bir toplumun göç tarihi, mücadeleleri, sevinçleri, acıları ve onlarca yıla yayılan hayat hikâyesiydi. Bir daha yerine konulamayacak tanıklıklar, bir daha aynı şekilde kayda geçirilemeyecek hatıralardı. Kızgındı ve çok daha ötesi, kırgındı.

Düşünün: Yıllarca biriktirdiğiniz, her birine emek verdiğiniz, her birinde bir insanın, bir olayın ya da bir dönemin izini taşıyan belgeleriniz var. Onları yalnızca kendiniz için değil, gelecek kuşaklar da geçmişini bilsin diye saklıyorsunuz. Sonra bir gün, çok güvendiğiniz bir arkadaşınıza bıraktığınız bu emanetin, sizin haberiniz ve müdahale etme şansınız olmadan habersizce yok edildiğini, bütün bu birikimin ortadan kaybolduğunu öğreniyorsunuz. Kaybolan yalnızca sizin emeğiniz değil; başkalarının da hakkı olan ortak bir tarih oluyor. Şefik Kantar’ın yaşadığı acı, tam da böyle bir kaybın acısıydı.

ARŞİVİ OLMAYAN TOPLUM, HAFIZASINI KAYBEDER

Almanya Türklerinin ve daha geniş anlamıyla Avrupa Türklerinin ortak tarihini koruyacak müze ve arşivlerin hâlâ oluşturulmamış olması, insanı daha da üzüyor. Aradan geçen onca yıla rağmen bu konuda özellikle örgütlü kesimlerin somut adımlarının olmaması, yalnızca kültürel bir eksiklik değil, gelecek kuşaklara karşı ciddi bir sorumluluk meselesidir. Çünkü bir toplumun geçmişi kendiliğinden korunmaz. Onu kayda geçirmek, muhafaza etmek, tasnif etmek ve gelecek nesillere aktarmak gerekir. Aksi hâlde bir zamanlar yaşanmış olaylar, kişisel hatıraların sınırları içinde kalır; o hatıralar da sahipleriyle birlikte yavaş yavaş silinir. Arşiviniz yoksa hafızanız eksilir; hafızanız eksilirse, tarihiniz başkalarının anlatısına mahkûm olur. Hatta daha açık bir ifadeyle; “Arşiviniz yoksa yaşamamışsınız demektir.”

Elbette bir toplumun yaşadıkları, arşiv belgeleri bulunmadığı için hiç yaşanmamış olmaz. Ancak yaşananlar kayda geçirilmez, belgeler korunmaz ve tanıklıklar gelecek kuşaklara aktarılmazsa, o toplumun tarihini kendi kaynaklarıyla anlatması giderek güçleşir. Bir süre sonra kendi hikâyesinin anlatıcısı olmaktan çıkar, başkalarının tuttuğu kayıtlara ve kurduğu anlatılara bağımlı hâle gelir.

Belki o arşiv bugün korunabilmiş olsaydı, nice insanın hayatı, nice olayın ayrıntısı ve nice acının tanıklığı gelecek kuşaklara aktarılabilecekti. Solingen’e ilişkin fotoğraflar ve görüntüler, Avrupa Türklerinin yaşadığı dönemin çok daha kapsamlı biçimde anlaşılmasına katkı sunabilecekti. Gazeteler, yazılar, ses kayıtları ve diğer belgeler, araştırmacılar için paha biçilmez bir kaynak oluşturabilecekti.

İnsan kendi hatıralarını kaybettiğinde üzülür; bir toplumun hatıraları kaybolduğunda ise, hepimiz bir şeyler yitiririz. Şefik Kantar’ın gözlerindeki hüznü anlamak için bu gerçeği görmek yeterliydi. O, yalnızca yıllarını verdiği bir arşivi değil, gelecek kuşaklara bırakmak istediği tarihî bir mirası da kaybetmişti.

AVRUPA TÜRKLERİNİN ORTAK HAFIZASI

Bu nedenle Avrupa Türklerinin tarihini koruyacak Türk Göç Müzesi kurmak, Göç Arşivleri oluşturmak, ertelenebilecek bir mesele değildir. Bu girişim, yalnızca geçmişe duyulan vefanın değil, geleceğe karşı taşınan sorumluluğun da gereğidir.

Böyle birden fazla merkez, yalnızca eski belgelerin saklandığı bir depo olmamalıdır. Avrupa’ya göç eden ilk kuşağın mektuplarını, fotoğraflarını, kimliklerini, çalışma belgelerini, gazetelerini, sözlü tarih kayıtlarını ve gündelik hayatına ait eşyalarını koruyan; bunları araştırmacıların ve kamuoyunun erişimine açan yaşayan bir hafıza merkezi olmalıdır.

Fabrikaların, madenlerin ve şantiyelerin ağır şartlarında çalışan ilk kuşağın hikâyesi; aile birleşimleriyle yeniden kurulan hayatlar; derneklerin, camilerin, gazetelerin ve kültür kuruluşlarının ortaya çıkışı; çocukların ve torunların yeni bir ülkede eğitim, iş ve kimlik mücadelesi… Bütün bunlar Avrupa Türklerinin tarihinin ayrılmaz parçalarıdır.

Bu tarih yalnızca Türkiye’den Avrupa’ya göç edenlerin değil, aynı zamanda Almanya’nın ve Avrupa’nın yakın tarihinin de bir parçasıdır.

Bunun için üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına, yerel yönetimlerden ilgili kamu kurumlarına ve bireysel koleksiyon sahiplerine kadar geniş bir iş birliğine ihtiyaç vardır. Öncelikle elde bulunan arşivlerin tespit edilmesi, dijital ortama aktarılması, güvenli şartlarda korunması ve uzmanların katkısıyla tasnif edilmesi gerekir. Ardından bu birikimi kalıcı bir kurumsal yapıya dönüştürecek adımlar atılmalıdır.

Özellikle de göçün ilk yıllarında gelen insanlarımız hatıralarını gelecek nesillere emanet edebilecekleri bir mekan arıyorlar. Her geçen gün yeni belgeler kayboluyor, tanıklar aramızdan ayrılıyor, hatıralar silikleşiyor. Bugün kayda geçirmediğimiz bir hikâyeyi yarın yeniden bulamayabileceğiz.

Şefik Kantar’ın arşivinin başına gelen, bize ortak bir görev de bırakmıştır. Belki de kaybettiğimiz dostlarımıza gösterilebilecek en anlamlı vefa, yıllar içinde oluşan hatıraların kurumsal bir güvence altına alınmasıdır.

AVRUPA TÜRKLERİNİN GELECEĞİ

Şefik Kantar’ın gelecek tasavvurunda güçlü bir Türk medyasının özel bir yeri vardı. Avrupa’daki gazetelerin kapanmasından, yerel yayınların ekonomik sıkıntılarla mücadele etmesinden ve Türk toplumunun kendi meselelerini yeterince tartışamamasından endişe duyuyordu.

Ona göre güçlü bir medya olmadan toplumun sesini duyurması, sorunlarını görünür kılması ve geleceğine yön vermesi kolay değildi. Avrupa’daki Türklerin yalnızca Türkiye’den gelen haberlerle yetinmeyen, kendi yaşadıkları ülkenin gerçeklerini anlatan, toplumun sorunlarını tartışan bağımsız ve nitelikli yayın organlarına ihtiyacı vardı. Çünkü bir toplumun kendi hikâyesini anlatabilmesi, kendi sorunlarını gündeme taşıyabilmesi ve gelecek kuşaklara seslenebilmesi için kendisine ait iletişim kanallarına ihtiyacı vardır. Şefik Kantar’ın gazetecilik hayatı boyunca verdiği mücadele de bu düşüncenin bir yansımasıydı.

Benzer bir yenilenmeyi sivil toplum kuruluşlarından da bekliyordu. Geçmişte büyük fedakârlıklarla kurulan bu yapıların, yeni kuşakların ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde gelişmesini istiyordu. Gençlerin ve kadınların daha fazla söz sahibi olduğu, toplumun gerçek sorunlarına çözüm arayan, farklı düşüncelere açık ve ortak hedefler etrafında bir araya gelebilen kurumların önemine inanıyordu.

Şefik Kantar’ın hayali, Avrupa’daki Türklerin ne kendi içine kapanması ne de kimliğinden vazgeçmesiydi. Yaşadıkları ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunan, haklarını savunan, dilini ve kültürünü yaşatan güçlü bir toplum olarak varlıklarını sürdürmelerini arzuluyordu.

Türkiye ile bağların korunmasını, ancak Avrupa’daki Türklerin kendi sorunlarını yaşadıkları ülkenin şartlarını dikkate alarak çözebilecek bir irade geliştirmelerini de gerekli görüyordu. Ona göre geçmişe bağlılık, geleceğe sırt çevirmek anlamına gelmiyordu. Tam tersine, sağlam kökleri olan bir toplumun geleceğe daha güvenle yürüyebileceğine inanıyordu. Onun için mesele, yalnızca geçmişi korumak değil, geleceği de inşa etmekti. Güçlü bir medya, sağlam kurumlar, iyi eğitim almış gençler, yaşatılan bir ana dil ve korunan bir ortak hafıza… Bunların her biri, Avrupa Türklerinin geleceğinde önemli bir yere sahipti.

Şefik Kantar’ın hayatı boyunca üzerinde durduğu meseleler, bugün de önemini koruyor. Onun kaygılarını ve hayallerini hatırlamak, yalnızca geçmişe dönüp bakmak değil; bugün nerede durduğumuzu ve yarına ne bırakacağımızı da sorgulamaktır.

BİR ÖMÜR SÜREN ANA VATAN HASRETİ

Şefik Kantar, 1979-2009 yılları arasında Almanya’da yaşadı. Gazetecilik ve yayıncılık sayesinde Avrupa’nın pek çok yerini görme, insanlarını tanıma ve Türk toplumunun hayatını yakından gözlemleme imkânı buldu. Ancak bütün bu yıllar boyunca Türkiye’yi ve Türk insanını unutmadığını söylüyordu.

2009’da Türkiye’ye döndükten sonra da Avrupa’da bıraktığı insanları, onların fedakârlıklarını ve yaşadıkları zorlukları hafızasında taşımaya devam etti. Almanya’da geçirdiği yıllar, onun için geride bırakılmış bir dönemden ibaret değildi. Dostlukları, tanıklıkları, gazetecilik mücadelesi ve Avrupa Türklerinin geleceğine ilişkin kaygıları hayatının bir parçası olmayı sürdürdü.

Milletini sevmeyi bir tercih değil, vazife olarak görüyor; kişisel çıkarlarından önce toplum için gayret göstermeyi önemsiyordu. Bu sevgi, yalnızca sözlerinde değil, yıllarca sürdürdüğü çalışmalarında da kendisini gösteriyordu. Gazetesiyle, kitaplarıyla, yazılarıyla ve yayınlarıyla Avrupa Türklerinin meselelerini gündemde tutmaya çalışıyordu.

Onun için geride bırakılacak miras, yalnızca kitaplar ve gazetelerden ibaret değildi. Asıl önemli olan, insanların hayatına dokunabilmek, toplumun meselelerini dile getirebilmek ve gelecek kuşaklara aktarılacak değerler bırakabilmekti.

Şefik Kantar’ın en büyük arzusu, Avrupa’daki Türklerin geleceklerini korkuyla değil özgüvenle kurmaları; Türkçelerini, kültürlerini ve geçmişlerini unutmadan yaşadıkları ülkelerde hak ettikleri yere gelmeleriydi.

Gençlerin hem kendi dillerinde hem de yaşadıkları ülkenin dilinde kendilerini ifade edebilmelerini, köklerinden utanmadan dünyaya açılmalarını istiyordu. Bir toplumun geçmişini bilerek geleceğe yürümesinin, kimliğini korurken yaşadığı ülkenin hayatına katkı sunmasının mümkün olduğuna inanıyordu.

Belki de onun memleket sevgisinin en belirgin yanı buydu: Türkiye’ye duyduğu bağlılığı, Avrupa’da yaşayan Türklerin meselelerine sahip çıkarak da göstermesi. Onun gözünde gurbet, insanın memleketinden uzak kalmasıydı; fakat memleket sevgisi, mesafelerle azalacak bir duygu değildi.

BİR ÖMÜRLÜK EMEK

Şefik Kantar’ın yıllara yayılan mücadelesinin özünde tek bir arzu vardı: Türkler nerede yaşarlarsa yaşasınlar kendi hikâyelerini unutmamalı ve bu hikâyeyi gelecek kuşaklara aktarabilmeliydi. Onun hayatı, bir insanın kalemini nasıl bir sorumluluğa dönüştürebileceğinin örneklerinden biriydi. Gazeteleri, kitapları, yazıları ve tanıklıklarıyla Avrupa Türklerinin hafızasına katkıda bulundu. Türkçenin yaşatılmasını, gençlerin kimliklerini kaybetmeden yetişmesini, toplumun kendi sesine sahip çıkmasını istedi. Avrupa Türklerinin yalnızca bugünün meseleleriyle değil, yarının sorumluluklarıyla da ilgilenmesi gerektiğini savundu.

Şefik Kantar, bir ömür taşıdığı sorumluluğun, verdiği emeklerin ve yüreğinde büyüttüğü memleket sevdasının ardından, hep hasretini çektiği doğduğu topraklarda ebedî âleme göç etti. O, arkasında yalnızca satırlara dökülmüş eserler değil; hatırlanmayı bekleyen bir mücadele ruhu, korunması gereken bir toplumsal hafıza ve gelecek kuşaklara ulaşmasını istediği bir ideal bıraktı.

Şimdi geriye, onun sözlerini hatırlamak ve hayalini yaşatmak kalıyor. Türkçeyi yaşatmak, Avrupa Türklerinin tarihini kayda geçirmek, gençlerin önünü açmak ve insanlık onurunu hedef alan her türlü insanlık dışı tutum ve davranışlara, ayrımcılığa ve önyargılara karşı durmak…

Bununla birlikte, onun kaybolan arşivinin bize yüklediği bir sorumluluk daha var: Avrupa Türklerinin tarihini kişilerin iyi niyetine ve bireysel çabalarına terk etmemek. Bu tarih için kalıcı arşivler oluşturmak, eldeki belgeleri korumak ve henüz kayda geçirilmemiş tanıklıkları bir an önce kayıt altına almak. Çünkü hatıralar, onları taşıyan insanlar aramızdan ayrıldığında birer birer eksilir. Kurumsal hafıza ise ancak bugün gösterilecek iradeyle yarına ulaşabilir.

Şefik Kantar’ın ardından yalnızca bir gazeteciyi ve yazarı değil, Avrupa Türklerinin hikâyesini dert edinmiş bir tanığı da uğurladık. Onun hayatı, bize bir toplumun tarihinin yalnızca büyük olaylardan ibaret olmadığını hatırlatıyor. O tarih; bir işçinin alın terinde, bir annenin hasretinde, bir çocuğun dilinde, bir gazetenin sararmış sayfalarında, bir fotoğrafın sessizliğinde ve yıllarca saklanan bir arşivin içinde yaşıyor.

Bazı insanlar aramızdan ayrılsa da dert edindikleri meseleler yaşamaya devam eder. Onları yaşatmanın yolu, yalnızca hatıralarını anmak değil, uğruna emek verdikleri değerleri korumaktır. Bir insanın ardından söylenebilecek en anlamlı sözlerden biri de belki budur: Onun savunduğu değerleri, emek verdiği meseleleri ve gelecek kuşaklara bırakmak istediği mirası yaşatmak.

Şefik Kantar’ın en büyük arzusu, Avrupa’daki Türklerin kendi hikâyelerini unutmadan geleceğe yürümeleriydi. Onun ardından bize düşen ise o hikâyeyi unutturmamak; dilimizi, kültürümüzü ve ortak hafızamızı korumaktır. Bir toplumun hafızası, yalnızca geçmişini anlatmaz; gelecekte kim olacağını da belirler.

“Sorana ‘garibin biriydi’ dersiniz” diyordu Şefik Kantar... Kelimenin tam anlamıyla garip geldi, garip yaşadı ve bu fani dünyadan bir garip olarak göçüp gitti. O, çağımızın Sarı Saltuk’u misali adanmış bir ömür sürdü. Yokluğuyla bıraktığı boşlukta değeri, her gün daha derinden anlaşılan bu derviş ruhlu, müstesna gönül insanına yüce Allah’tan sonsuz rahmet; kederli ailesine ve sevenlerine sabrı cemil diliyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun

1- Şefik Kantar: Türkçe Yaşadığı Müddetçe Avrupa’da Bir Türk Varlığından Söz Edebiliriz, Nurdoğan Aktaş, 14.09.2025

https://www.eura24.com/haber/sefik-kantar-turkce-yasadigi-muddetce-avrupa-da-bir-turk-varligindan-soz-edebiliriz-111952.html

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın