Bugün kaç kere gökyüzüne baktınız? Peki ne sebep olmuştu buna?
Her saniye nefes almamız kadar alışıldık bir şey gökyüzü bizim için. Onun altında yaşıyoruz. Hava bulutlu da olsa yıldızlı da orda olduğunu hep bildiğimiz ve hayatımız boyunca değişmeden kalacak çok az şeyden biri. Güven verici. Öyle mi?
Her yıl İtalya’nın Bologna şehrinde düzenlenen bir çocuk kitapları festivali var. Dünyanın her yerinden çocuk kitabı yayıncılarının, ajansların, çizerlerin ve yazarların buluştuğu bir festival. Bu sene ben ve iki kitabım da oradaydık. Fuarı gezerken Kore Edebiyatı standındaki ‘Bir Parça Gökyüzü’ isimli kitap beni çok etkiledi. Kapağında da iç sayfalarda da gökyüzünü nesnelerin, yapıların, ağaçların arasından çeşitli şekillere bürünmüş halde resmediyor. Eğer dikkat edersek onun hep tepemizde uzanmadığını, hiç beklemediğimiz birçok yerde karşımıza çıkabileceğini görüyoruz. Kitapta gökyüzünün bir parçası çocukla konuşmaya çalışıyor. Ama çocuk babasıyla gezdiği için bunu fark etmiyor. Fakat bir su birikintisinde gökyüzünün yansımasını görünce büyüleniyor. Bunun ilhamıyla çocuk kendi gökyüzü parçasını yaratmaya çalışıyor. Bir parça gökyüzü oluyor.
Gökyüzünün bu parçalı hali beni uzun zaman düşündürdü. Sınırsızı sınırlamak, onunla bu şekilde anlaşmak belki daha kolay bir yoldu. Buradan yola çıkarak gökyüzünü sıkışık alanlarda görmek fikri, hayatta karşımıza çıkan olasılıkları da sıkışık alanlara hapsettiğimizi düşündürdü. Mesela bir iş teklifi aldınız diyelim, onu değerlendirirken bugüne kadar öğrendiğimiz bilgiler ışığında bir şekil vererek değerlendiriyoruz. Sınırsız bir gökyüzü değil, kenarından köşesinden kesilmiş, belki bir kutuya konmuş oluyor. Bir kutu gökyüzü. Sonra biri ile tanışıyoruz ve onu mesleği, doğduğu yer, yaşı gibi kriterlerle yine başka bir kalıba yerleştiriyoruz. Yine küçüldü sınırsız gökyüzü. Böyle böyle hayattaki çoğu şeyi geçmişten gelen bilgilerle değerlendirip olasılıklarından arındırıyoruz, fasulyeyi kılçıklarından ayırır gibi. Kılçıklı fasulyeyi hiç sevmem ve bu ayrıştırma bizim için elbette çok iyi bir şey. Daha önce yazmıştım, beyin her zaman kolay ve kısa yolu seçer. Bu değerlendirmeler ve kutulama, kesme, biçme, küçültme işlerini de bundan dolayı yapıyor. Çok da işe yarayan bir yöntem. Fakat önünüze alışıldık olana farklı bakmanızı sağlayan bir kitap çıkınca bu otomatik sistemi bazen güncellemek gerektiğini hatırlayabiliyoruz. Özellikle de gökyüzüne uzun uzun baktığınızda bu ihtiyaç doğabiliyor. Ya hep böyle sınırsız bir enginlikte baksaydık karşılaştığımız olaylara. Hayatımız nasıl olurdu? Merakla, heyecanla karşılasaydık yenilikleri? Kötü dediklerimizden iyilikler filizlenseydi ya da iyi dediklerimiz bozuk çıksaydı. Öyle sınırsız ki, hiçbir kalıba sığmasaydı. Korkutucu değil mi? Gökyüzünün sınırsızlığı gibi. Bir çatı istiyor insan göğün türlü hallerinden korunmak için. Ve giderek uzaklaşıyor o sonsuzluktan.
Gökyüzü varlığından beri korkuttu insanları. Ona anlam verme çabası hep bundan. Güneş, Tanrı oldu. Yıldızlar işaretçi. Bulutlar, yağmurlar dua sebepleri. Hep bir anlamla buluştu gök. Ve ona Türkçede ‘yüz’ diyerek kişileştirmemiz de başka bir anlam. O korkunç sınırsızlıkla baş etmek için bir yüz çizivermişiz göğe. Biz böyle kaçıp korkarken sınırsız olasılıklardan, ellerini açıp gökyüzüne bakınca bedenimizde bambaşka bir şey oluyor. İşte tam o anda bedenimiz sesleniyor bize, beynimiz yerine. Bu gök bizim evimiz. Esas çatımız bu. Ve o sınırsızlığın içinde olan iyi de kötü de hepsi bizim için. Hepsi insan için. Hepsi iyilik için. Bedenlerimiz gökyüzü ile aynı dilden konuşuyor. Beynimizin bilmediği bir dil. İşte o yüzden yenilikler, fırsatlar, iş teklifleri, yeni insanlar, ülkeler ile karşılaştığımızda aradan beynimizi çıkarıp, gökyüzü ile bedenimizin diyaloğuna kulak vermeliyiz. Bedenimiz gökyüzünü sınırlamadan bize gideceğimiz yönü gösterecektir.
