
Ve belki de en güzel ifade, bu toprakların dilinde saklıdır:
At niyetini yüreğinden çömleğe
Dertlenme olmaz ise bu sene
Dögüdür bu doluverir gelir gene
Hıdırellez cemresi düşsün gönüllere.
Balkanlarda baharın gelişi yalnızca mevsimlerin değişimi değildir. Bu coğrafyada bahar, hafızanın uyanışı, inancın tazelenişi ve toplumsal bağların yeniden örülmesidir. Özellikle Valandova ve çevresindeki Türk köylerinde yaşatılan Hıdırellez geleneği, bu anlamın en sade ve en güçlü ifadesidir. Toprak ısınırken yalnızca ekinler değil, insanın iç dünyası da yeşerir.
Valandova Türk köylerinde Hıdırellez, doğanın ritmine kulak verilerek karşılanır. Cemrenin düşmesiyle birlikte toprağın canlanması, hayatın yeniden başladığına dair güçlü bir inancı besler. Bu gün, hastalıklardan arınma, bereketi çağırma ve yeni bir başlangıç yapma arzusunun sembolüdür. Dikkat çekici olan ise, birçok yerde merkezi olan Hızır ve İlyas anlatısının burada geri planda kalmasıdır. Onun yerine doğa ile kurulan doğrudan bağ öne çıkar.
Her köy bu geleneği kendi diliyle yaşatır. Çalıklı’da kadınların hazırladığı gök börek, doğadan toplanan ısırgan, pazı ve yabani otlarla yapılır. Dedeli’de ise komşular arasında paylaşılan sütle hazırlanan süt böreği öne çıkar. Bu küçük coğrafyada bile geleneklerin çeşitlenmesi, kültürel zenginliğin en somut göstergesidir. Paylaşım burada sadece bir davranış değil, bereketin çoğalmasının şartıdır.
Hıdırellez aynı zamanda kurallar günüdür. Evden süt çıkarılmaz; çünkü bu, bereketin eksilmesi olarak görülür. Gün doğmadan uyanmak gerekir. Komşular birbirini seslenerek kaldırır; çünkü o sabah uykuda kalan kişinin yıl boyunca tembel olacağına inanılır. O gün iğne tutulmaz, temizlik yapılmaz, suyla temas edilmez. Hayat bir günlüğüne durur gibi görünür ama aslında bu duruş, bereketin korunması içindir.

Sabahın erken saatlerinde yapılan “yeşillenme” ise geleneğin en canlı sahnesidir. İnsanlar kıra çıkar, çimenlere basar, doğayla temas eder. Toplanan otlar evlerin kapılarına asılır. Bu sadece bir süs değil, görünmeyen kötülüklere karşı bir koruma kalkanıdır. Halk arasında “cazı karı” diye anılan varlıklardan korunma inancı, eski Türk düşünce dünyasının izlerini taşır.
Bu ritüellerde doğa yalnızca bir arka plan değil, doğrudan öznenin kendisidir. Pazıdan yapılan taçlar, söğüt dallarından bağlanan kuşaklar ve özellikle ağaçlara yüklenen anlamlar, Türk mitolojisi ile doğrudan ilişkilidir. Çınar ağacı soyun devamını, dut ağacı ise hastalıklardan arınmayı temsil eder. Ağaç burada bir bitki değil, hayatın sürekliliğini simgeleyen kutsal bir varlıktır.
Valandova’da Hıdırellez iki aşamalı bir süreçtir. Önce hazırlık yapılır, ardından bayram yaşanır. Bu yönüyle yalnızca bir gün değil, bir zaman dilimidir. Üstelik bu gelenek sadece Türk köyleriyle sınırlı değildir. Bölgede yaşayan Hristiyan topluluklar da aynı günü “Gyurgov Den” adıyla kutlar. Kapılara asılan yeşillikler, ortak bir kültürel hafızanın göstergesidir. Farklı inançlar, aynı doğa döngüsünde buluşur.
Ateş unsuru bu bölgede geri planda kalırken, su, yeşillik ve ağaç daha baskın semboller olarak öne çıkar. Hayvanların tütsülenmesi gibi uygulamalar ise daha çok koruyucu bir işlev taşır. Bu durum, geleneğin çok eski katmanlara dayandığını ve zaman içinde farklı unsurlarla şekillendiğini gösterir.
Bugün modern hayatın hızında birçok gelenek silikleşirken, Valandova Türk köylerinde Hıdırellez hâlâ yaşayan bir hafıza olarak varlığını sürdürmektedir. Bu sadece geçmişin korunması değildir. Aynı zamanda bugüne ve geleceğe dair bir duruştur. Çünkü gelenek dediğimiz şey, insanın kendisiyle, doğayla ve toplumla kurduğu bağın adıdır.
Yüzyıllardır Balkanlarda varlığını sürdüren Türkler, tüm zorluklara rağmen dilini, inancını ve kültürünü korumayı başarmıştır. Hıdırellez de bu direncin en görünür simgelerinden biridir. Baharı karşılamak, aslında kimliği korumaktır.
Hıdırellez’e dair anlatılan rivayetler ise bu geleneğin manevi boyutunu derinleştirir. Hızır ile İlyas’ın yılda bir kez buluştuğu gece, doğanın kaderini belirleyen bir an olarak tasvir edilir. O anda her şeyin durduğu, zamanın askıya alındığı ve dileklerin kabul edildiği anlatılır. Bu anlatılar, insanın bilinmeyene duyduğu saygının ve umudunun bir yansımasıdır.

Ancak bütün bu anlatıların ötesinde asıl mesele şudur: Bir toplum, kendi değerlerine sahip çıktığı sürece var olur. Gelenekler yalnızca geçmişten kalan alışkanlıklar değildir; onlar bir milletin ruhudur. Bu ruh zayıfladığında, toplum da çözülmeye başlar.
Tam da bu noktada Bilge Kağan’ın sözleri yüzyılları aşarak bugüne ulaşır:
“Üstte mavi gök basmasa, altta yağız yer delinmese, Türk budunu ilini töresini kim bozabilir?”
Bu söz bir hatırlatmadır.
Kendine dönmenin, özünü korumanın ve hafızayı diri tutmanın çağrısıdır.
Çünkü bahar her yıl gelir.
Ama asıl mesele, insanın kendi içindeki baharı kaybetmemesidir.
