Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı devlet anlayışı, yalnızca Osmanlı ile başlayan bir süreç değildir. Bu anlayış, Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan ve yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda tecrübe edilen devlet geleneğinin ürünüdür. Türklerin Asya bozkırlarında oluşturdukları siyasî teşkilatlanma anlayışı, hâkimiyet kavrayışı ve toplumsal düzen fikri, göçlerle birlikte Anadolu’ya ulaşmış; Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletleriyle bu coğrafyada yeni bir biçim kazanmıştır.
Selçuklu Devleti, yalnızca bir siyasî yapı değil; Anadolu’da kalıcı bir devlet düzeninin kurulmasını sağlayan önemli bir aşamadır. İdarî teşkilatlanma, toprak düzeni, askerî yapı ve toplumla kurulan ilişki bakımından Selçuklu tecrübesi, daha sonra Osmanlı Devleti’nin kurumsal yapısının şekillenmesinde etkili olmuştur. Osmanlı Devleti ise bu birikimi daha geniş bir coğrafyada uygulamış, uzun süreli bir siyasî ve idarî düzen kurmuştur.
Bu tarihî çizgi, devletin kesintiye uğramadan devam eden bir tecrübe alanı olduğunu göstermektedir. Değişen coğrafyalar, farklılaşan şartlar ve dönüşen kurumlara rağmen, insan, hâkimiyet ve teşkilat unsurlarının birlikte varlığı korunmuştur. Bu nedenle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, bir kopuş değil; şartlara göre yeniden düzenlenmiş bir devlet anlayışının devamıdır.
Devlet geleneğinin bu sürekliliğini görmeden, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ortaya çıkan çözülmeyi, Cumhuriyet’in yaptığı kurumsal düzenlemeleri doğru değerlendirmek mümkün değildir.
Tarihçiler, Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile belirginleştiği konusunda büyük ölçüde görüş birliği içindedir. Bu antlaşma, yalnızca toprak kaybı anlamına gelmemiş; aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin dış baskılara daha açık hâle geldiği yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Devletin hâkimiyet alanı daralmaya başlamış, dış müdahaleler iç işleyiş üzerinde daha görünür hâle gelmiştir.
18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da meydana gelen iki büyük gelişme, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu şartları doğrudan etkilemiştir. 1789 Fransız İhtilali ile yayılan milliyetçilik fikri, çok uluslu yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’nin toplumsal düzenini sarsmaya başlamıştır. Osmanlı tebaası içinde yer alan farklı milletler, bu fikir akımının etkisiyle bağımsızlık arayışlarına yönelmiş; devletin idarî ve toplumsal yapısı yeni ve zorlayıcı bir sürece girmiştir. İkinci olarak 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da hız kazanan Sanayi İnkılabı, üretim gücünü ve ekonomik dengeleri köklü biçimde değiştirmiştir. Makineleşmeye dayalı üretim, Avrupa devletlerini ekonomik bakımdan güçlendirirken, geleneksel üretim yapısına sahip olan Osmanlı Devleti bu yeni düzene uyum sağlamakta zorlanmıştır. Sanayileşen Avrupa için hammadde ve pazar ihtiyacı hayati bir mesele hâline gelmiş; Osmanlı coğrafyası sahip olduğu zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları, tarım ürünleri ve geniş pazar imkânı sebebiyle bu arayışın doğal hedeflerinden biri olmuştur.
Avrupa ile olan ticari ilişkilerde denge giderek Osmanlı aleyhine bozulmuş, kapitülasyonlar ve ticaret antlaşmaları aracılığıyla Osmanlı ekonomisi dış etkilere daha açık hâle gelmiştir.
Bu süreçte Osmanlı toprakları, yalnızca siyasî değil, aynı zamanda ekonomik bakımdan da emperyal rekabetin alanı hâline gelmiş; devletin iktisadî damarları, dış baskılar karşısında zayıflamaya başlamıştır. 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile Osmanlı Devleti, dünya ekonomik düzeniyle daha yoğun ve bağımlı bir ilişki içine girmiştir. Bu süreç, yerli üretim gücünün zayıflamasına, ekonomik yapının dış etkilere açık hâle gelmesine yol açmıştır. Devletin iktisadî temelleri, giderek dış dinamiklerin etkisi altına girmiştir.
1853–1856 Kırım Savaşı’nda ilk dış borcu alan Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa’nın desteğiyle Rusya’ya karşı askerî bakımdan üstünlük sağlamış olmasına rağmen, savaş sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile siyasî bakımdan galip devletler arasında yer alamamıştır. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin artık kendi gücüyle değil, büyük devletlerin dengeleri içinde varlık göstermeye çalıştığını ortaya koymaktadır. Devlet, askerî başarı elde etse bile siyasî sonuçları belirleyebilecek güçten uzaklaşmıştır.
Bu zayıflama süreci, 1877–1878 Osmanlı–Rus Harbi’nde daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. “93 Harbi” olarak bilinen bu savaş sonunda Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kafkaslar’da önemli toprak kayıpları yaşamış; demografik yapı, ekonomik imkânlar ve idarî düzen ciddi biçimde sarsılmıştır. Savaş yalnızca toprak kaybı değil, aynı zamanda insan gücü ve üretim kapasitesi kaybı anlamına gelmiştir.
Bu gelişmelerin ardından 1881’de Düyun-u Umumiye’nin kurulması, mali yönetimin yabancı denetimine açılması anlamına gelmiştir. Bu durum, ekonomik bağımsızlığın önemli ölçüde zedelenmesi ve devlet gelirlerinin dış kontrol altına girmesi bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak bu süreç yalnızca bir zayıflama hikâyesi değildir. Aynı zamanda devletin kendi bünyesinde çözüm arayışlarının da yoğunlaştığı bir dönemdir. Tanzimat ve Islahat Fermanları, Kanun-ı Esasî ve Meşrutiyet dönemleri, Osmanlı toplumunun devlet yapısını yeniden düzenleme çabalarının somut örnekleridir. Bu gelişmeler, hâkimiyet anlayışının, hukuk düzeninin ve teşkilat yapısının değişmesi gerektiğine dair güçlü bir farkındalığın göstergesidir.
Bu noktada dikkat çekici olan husus, Osmanlı toplumunun devlet ile olan ilişkisini yeniden tanımlama arayışıdır. 1876 Kanun-ı Esasî ile padişahın yetkilerinin sınırlandırılması, meclisin açılması ve temsil fikrinin güçlenmesi, hâkimiyet anlayışında önemli bir dönüşümün işaretleridir. II. Meşrutiyet ile bu arayış daha da belirginleşmiş, toplumun devlet yönetimine katılımı daha görünür hâle gelmiştir.
Dolayısıyla Cumhuriyet, bir anda ortaya çıkmış yeni bir devlet yapısı değil; Osmanlı’nın son döneminde yoğunlaşan bu arayışların devamıdır. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu da bu tarihî tecrübenin içinden yetişmiştir. Devletin hangi yönlerinin aksadığını, hangi kurumların işlevini yitirdiğini ve hangi alanlarda yeniden düzenlemeye ihtiyaç duyulduğunu bizzat yaşayarak görmüş bir kuşağın eseridir.
Bu nedenle Cumhuriyet’i anlamak, Osmanlı’yı anlamadan mümkün değildir. Aynı şekilde Osmanlı’nın son dönemini anlamak da Cumhuriyet’in hangi ihtiyaçlardan doğduğunu görmeden eksik kalır. Çünkü devlet, insan topluluklarının birlikte yaşama iradesinin kurumsallaşmış hâlidir. Bu kurumsallaşma, bir anda ortaya çıkmaz; yüzyıllar boyunca edinilen tecrübelerin, denemelerin ve arayışların sonucunda şekillenir. Bu nedenle devlet geleneği, yalnızca hanedanlarla, yönetim biçimleriyle ya da rejim isimleriyle açıklanamaz. Devlet geleneği, insan, hâkimiyet ve teşkilat arasındaki ilişkinin sürekliliğiyle anlaşılır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide değişen şey, bu üç unsurun varlığı değil; bu unsurlar arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan krizler, devletin ortadan kalkması değil; bu ilişkinin dengesinin bozulmasıdır. Hâkimiyet alanı daralmış, teşkilat işlevini yitirmeye başlamış ve insan ile devlet arasındaki bağ zayıflamıştır. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e uzanan arayışlar, işte bu bağı yeniden kurma çabasının ürünüdür.
Bu arayışların Cumhuriyet döneminde karşılık bulması, tesadüf değildir. Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin son döneminde yoğunlaşan düşünsel ve idarî sorgulamaların, tarihî tecrübeler ışığında sistemli bir sonuca bağlanmasıdır.
Bu bakımdan Cumhuriyet, tarih sahnesine çıkan yeni bir devlettir; ancak bu yeni devlet, geçmişin tecrübelerini reddederek değil, o tecrübeleri yeni şartlara göre yeniden değerlendirip kurumsallaştırarak teşkilatlanmıştır. Devlet organizması benzetmesi burada daha açık hâle gelir. Nasıl ki bir organizma, organlarının uyumlu çalışmasıyla hayatını sürdürürse, devlet de kurumlarının dengeli işleyişiyle varlığını sürdürür. Güvenlik, adalet, eğitim, ekonomi ve idarî yapı, bu organizmanın temel organlarıdır. Osmanlı’nın son döneminde bu organların bir kısmı işlevini yitirmeye başlamış; Cumhuriyet ise bu organları yeniden işler hâle getirme çabasına yönelmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet’i bir kopuş olarak değerlendirmek, tarihî sürekliliği göz ardı etmek anlamına gelir.
Ancak bu yeniden düzenleme, uzun savaş yıllarının yorduğu ve yoksullaştırdığı bir toplum üzerinde gerçekleştirilecektir.
Bir sonraki yazıda, bu yorgun toplumun ve savaşların devlet organizması üzerindeki yıkıcı etkisini daha yakından göreceğiz.
Devam edecek…
