Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan çözülme süreci, yalnızca idarî ve siyasî alanlarda ortaya çıkan sorunlarla sınırlı kalmamıştır. Bu süreç, toplumun insan kaynağını, üretim gücünü ve psikolojik direncini doğrudan etkileyen ağır sonuçlar doğurmuştur. Devlet ile toplum arasındaki bağ, uzun süren savaşlar ve kesintisiz seferberlik yılları nedeniyle zayıflamış; yorgun, yoksul ve yıpranmış bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Devlet organizması, yalnızca kurumlarıyla değil, onu ayakta tutan insan unsuruyla sarsılmıştır. Uzun savaş yılları, toplumun yalnızca nüfusunu azaltmamış; üretme, düşünme, direnme ve gelecek tasavvuru kurma kapasitesini de aşındırmıştır.
1912–1913 Balkan Savaşları, Osmanlı toplumunun demografik ve psikolojik yapısını derinden etkilemiştir. Rumeli’den Anadolu’ya yönelen büyük göç dalgaları, köylerin ve şehirlerin nüfus yapısını değiştirmiş, ekonomik dengeleri sarsmış ve toplumsal hafızada silinmesi güç izler bırakmıştır. Bu göçler, yalnızca mekânsal bir yer değiştirme değil; toplumsal düzenin, üretim alışkanlıklarının ve güven duygusunun yerinden oynaması anlamına gelmiştir. Hemen ardından başlayan I. Dünya Savaşı (1914-1918) ise zaten sarsılmış olan bu yapıyı daha ağır bir yük altında bırakmıştır. Cepheler genişlemiş, seferberlik süreklilik kazanmış, üretim durmuş, genç nüfus cephelerde tükenmiş ve aile yapısı parçalanmıştır. Devlet organizmasının en temel unsuru olan insan, yıprandıkça hâkimiyet ve teşkilat da zayıflamaya başlamıştır.
1815 Viyana Kongresi sonrasında Avrupa diplomasisinde giderek belirginleşen “Şark Meselesi”, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte topraklarının nasıl paylaşılacağı sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu mesele, yalnızca bir kavram değil; büyük devletlerin uzun vadeli siyasî planlarının ifadesidir. Nitekim I. Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı topraklarının paylaşımına dair bir dizi gizli ve açık anlaşma yapılmıştır. 1915 tarihli Boğazlar Anlaşması ile Rusya’ya İstanbul ve Boğazlar vaat edilmiş; aynı yıl imzalanan Londra Sözleşmesi ile İtalya’nın çıkarları garanti altına alınmış; 1916 Sykes–Picot Anlaşması ile Orta Doğu’nun paylaşımı planlanmış; 1917 Saint Jean de Maurienne Mutabakatı ve Balfour Deklarasyonu ile paylaşım haritaları daha da netleştirilmiştir. Bu belgeler, Osmanlı Devleti’nin geleceğinin savaş meydanlarından önce diplomasi masalarında şekillendirilmeye çalışıldığını göstermektedir.
I. Dünya Savaşı içinde yaşanan Çanakkale Muharebeleri, Osmanlı Devleti açısından yalnızca bir cephe savaşı değil, bir varlık mücadelesidir. İtilaf Devletleri, Rusya ile doğrudan bağlantı kurabilmek ve Osmanlı başkentini ele geçirerek savaşı kısa sürede sonuçlandırmak amacıyla Çanakkale Boğazı’nı zorlamışlardır. Ancak burada verilen mücadele, klasik savaş anlayışının ötesinde, geri çekilme imkânı olmayan, yüz yüze ve mutlak bir direnç savaşına dönüşmüştür. Çanakkale’de gösterilen direniş, yalnızca bir askerî başarı değil; Osmanlı Devleti’nin teslim olmama iradesinin ve Türk milletinin “ya istiklâl ya ölüm” anlayışının erken bir tezahürüdür. Nitekim savaş sonrasında Sevr dayatılırken müttefik devlet adamlarının dahi Çanakkale’nin savaşı uzattığını ve dengeleri değiştirdiğini itiraf etmeleri, bu mücadelenin tarihî önemini ortaya koymaktadır. Bu cephede verilen mücadele, Cumhuriyet’i kuracak kadronun ve toplumun hangi psikolojik ve tarihî şartlar içinden çıktığını anlamak bakımından büyük önem taşır.
1917’de Rusya’da gerçekleşen Bolşevik İhtilali, yalnızca Rus tarihini değil, I. Dünya Savaşı’nın seyrini ve Osmanlı Devleti’nin kaderini de doğrudan etkilemiştir. Çarlık Rusyası’nın savaş dışı kalmasıyla birlikte Kafkas Cephesi fiilen kapanmış, Osmanlı Devleti doğu sınırında büyük bir askerî baskıdan kurtulmuştur. Brest–Litovsk Antlaşması (3 Mart 1918) ile Rusya’nın savaştan çekilmesi, Osmanlı açısından hem askerî hem diplomatik bir nefes alma alanı oluşturmuştur. Daha da önemlisi, Bolşevik yönetimin Çarlık dönemine ait gizli paylaşım anlaşmalarını dünyaya açıklaması, İtilaf Devletleri’nin Osmanlı toprakları üzerindeki tasarılarını açık biçimde ortaya koymuş; Millî Mücadele kadrosunun emperyal paylaşım planlarını somut belgeler üzerinden ortaya koymasına imkân vermiştir. Bu gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecini hızlandırmak yerine, doğuda oluşan boşluk sayesinde Millî Mücadele’nin hareket alanını genişletmiş ve Ankara Hükümeti’nin Sovyet Rusya ile kurduğu temaslar üzerinden diplomatik ve lojistik destek bulmasına zemin hazırlamıştır. Bu yönüyle Bolşevik İhtilali, doğrudan Osmanlı’yı hedef almamakla birlikte, ortaya çıkardığı yeni jeopolitik denge sayesinde Millî Mücadele sürecinin lehine işleyen tarihî bir dönüm noktası olmuştur.
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile devlet organizması fiilen dış müdahaleye açık hâle gelmiş; Sevr dayatması ise bu organizmanın tamamen dağıtılmasını hedeflemiştir. Ancak I. ve II. İnönü Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu tasarının sahada reddedildiği yerlerdir. Bu cepheler, yalnızca askerî başarı alanları değil; devlet ile millet arasındaki bağın yeniden kurulduğu, hâkimiyet fikrinin yeniden canlandığı yerlerdir.
28 Ocak 1920’de Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilen 6 maddelik Misak-ı Millî, millet iradesinin devlet tasavvuruna dönüştüğü tarihî bir belgedir. Bu metin, yalnızca sınırların çizildiği bir karar değil; hâkimiyetin hangi coğrafyada ve hangi esaslar üzerinde kullanılacağının zihnî ilanıdır. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde şekillenen düşünce, Misak-ı Millî ile somut bir devlet tasarımına dönüşmüş; millet, henüz devlet kurulmadan önce, yaşayacağı devletin sınırlarını ve temel ilkelerini belirlemiştir. Bu yönüyle Misak-ı Millî, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına giden sürecin zihinsel haritasıdır. 20 Ekim 1921 Ankara İtilâfnamesi, 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ve ardından 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması, bu askerî direnişin diplomatik karşılığıdır. Lozan, yalnızca bir barış metni değil; devletin uluslararası hukuk bakımından yeniden tanınması, yani varlığının tescilidir.
Millî Mücadele, yalnızca cephede verilen bir savaş değildir. Bu mücadele, devlet ile milletin aynı irade etrafında birleştiği tarihî bir süreçtir. Tekâlif-i Milliye Emirleri (7–8 Ağustos 1921), bu birlikteliğin en somut göstergesidir. Her haneden birer çift çorap ve çarık, yiyecek, giyecek ve taşıma gücü talep edilmesi, savaşın yalnızca askerler tarafından değil, milletin tamamı tarafından yürütüldüğünü göstermektedir. Bu emirler, savaş sonrasında millete olan borcunun tamamını ödeyen devlet organizmasının damarlarına milletin kanının doğrudan karıştığı tarihî anlardır. Hâkimiyetin kime ait olacağı sorusuna verilen fiilî bir cevaptır.
Bu uygulamalar, hâkimiyetin fiilen millete dayandığını ve devlet organizmasının yeniden canlanmaya başladığını göstermektedir.
14-15 Mayıs 1915’te Yunanlıların İzmir’i işgale başlamasından 4 gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, yalnızca bir askerî direniş hareketi değil; hâkimiyet anlayışının yeniden tanımlandığı tarihî bir dönemin başlangıcıdır. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, bu anlayışın kurumsal karşılığıdır. Meclisin açılmasından bir gün sonra, 24 Nisan 1920’de egemenliğin bir kişi, hanedan veya zümreye değil, millete ait olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Millî Mücadele yılları, her ne kadar milletin büyük çoğunluğunun ortak bir istiklal iradesi etrafında birleştiği bir dönem olsa da Anadolu’nun tamamında aynı birlik ve kararlılığın bulunduğunu söylemek mümkün değildir. İşgal şartlarının yarattığı belirsizlik, propaganda faaliyetleri ve merkezî otoritenin zayıflaması, bazı bölgelerde iç isyanların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Anzavur İsyanı, Düzce ve Bolu havalisindeki ayaklanmalar, Konya ve Yozgat çevresindeki hareketlilikler, Millî Mücadele’nin yalnızca dış düşmana karşı değil, içerideki çözülmeye karşı da yürütüldüğünü göstermektedir. Bu tablo, devlet organizmasının insan ve hâkimiyet unsurlarının ne denli zorlandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu iç çözülme ve düzensizlik ortamında kurulan İstiklâl Mahkemeleri, dönemin şartları içinde devlet otoritesini yeniden tesis etmeye yönelik olağanüstü bir tedbir olarak ortaya çıkmıştır. Bu mahkemeler, normal hukuk düzeninin değil, savaş ve isyan şartlarının ürünü olan geçici kurumlardır. Amaç, adaleti geniş zamana yaymak değil; devlet organizmasının dağılmasını engellemek ve otorite boşluğunu süratle doldurmaktır. Bu yönüyle İstiklâl Mahkemeleri, hukuk tarihinden çok, devletin varlık mücadelesi bağlamında değerlendirilmesi gereken yapılardır.
Millî Mücadele sürecinde işgal güçlerinin özellikle dinî duyguları kullanmaya yönelik propaganda faaliyetleri dikkat çekicidir. İngilizler ve işbirlikçileri, Anadolu’daki direnişi “halifeye başkaldırı” şeklinde sunarak halkı Millî Mücadele’den uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Fetvalar, bildiriler ve dinî söylemler aracılığıyla toplumun dinî duyguları sömürülmek istenmiştir. Bu durum, din meselesinin Millî Mücadele yıllarında nasıl siyasî bir araç hâline getirildiğini göstermektedir.
Bu dönemde basın ve yayın organlarının tutumu da dikkat çekicidir. İstanbul merkezli bazı gazeteler Millî Mücadele’yi desteklerken, bazıları ise açık biçimde karşı tavır almış, işgal kuvvetlerinin ve İstanbul Hükümeti’nin söylemini kamuoyuna taşımıştır. Bu durum, fikir alanında da bir mücadele yaşandığını göstermektedir. Devlet ile millet arasındaki bağın yeniden kurulması yalnızca cephede değil, kamuoyu alanında da gerçekleşmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra ortaya çıkan Şeyh Said İsyanı (1925), Millî Mücadele döneminde yaşanan iç çözülmenin Cumhuriyet’in ilk yıllarında da tamamen sona ermediğini göstermektedir. Bu isyan, yalnızca yerel bir ayaklanma değil; dinî ve etnik söylemlerin birlikte kullanıldığı, yeni kurulan devlet otoritesini hedef alan bir harekettir. Devlet organizması henüz kurumsallaşma sürecindeyken karşılaşılan bu durum, Cumhuriyet yönetiminin güvenlik ve otorite meselesine neden öncelik verdiğini açıklar.
Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, Cumhuriyet’in karşı karşıya kaldığı güvenlik ve otorite sorunlarına verilen olağanüstü bir cevaptır. Bu kanun, demokratik bir tercih değil; devlet organizmasının henüz kurumsallaşma sürecinde karşılaştığı tehditlere karşı alınmış geçici bir tedbirdir. Amaç, devlet otoritesini sağlamlaştırmak ve düzeni yeniden tesis etmektir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemine ve özellikle savaş yıllarındaki nüfus hareketlerine dair değerlendirmelerde, yalnızca siyasî belgeler değil, demografik veriler de belirleyici bir öneme sahiptir. Bu noktada Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’nin çalışmaları dikkat çekicidir. McCarthy, Osmanlı coğrafyasında savaşlar, göçler ve kitlesel nüfus kayıpları üzerine yaptığı istatistik temelli incelemelerle, meseleye duygusal ve siyasî yaklaşımların ötesinde, sayısal veriler üzerinden bakılması gerektiğini ortaya koymuştur. Onun çalışmaları, Batı literatüründe uzun süre hâkim olan tek taraflı anlatıların, Osmanlı toplumunun yaşadığı büyük demografik yıkımı yeterince yansıtmadığını göstermektedir. Nitekim birçok ülkede okutulan tarih ders kitaplarında Osmanlı nüfusunun savaşlar, göçler ve salgın hastalıklar nedeniyle verdiği milyonlarca kayıp ya hiç yer almamakta ya da son derece sınırlı biçimde ele alınmaktadır. McCarthy’nin arşiv belgeleri ve nüfus istatistiklerine dayanan çalışmaları, bu eksikliği görünür kılmış; Osmanlı’nın son dönemindeki insan kaybının boyutlarını daha dengeli ve bütüncül bir çerçevede değerlendirmeye imkân sağlamıştır.
1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık 13,5 milyon olarak tespit edilmesi ve okuma yazma oranının yüzde 10 olması, devralınan toplumsal tablonun ağırlığını göstermektedir. Uzun süren savaş yılları, eğitim faaliyetlerini aksatmış, üretim hayatını geriletmiş ve toplumsal düzeni sarsmıştır.
Bu nedenle Cumhuriyet, tedavi edilmesi ve yeniden işler hâle getirilmesi gereken bir yapı devralmıştır. Eğitim ve kültür alanına verilen öncelik, bu zayıflamış bünyenin ayağa kaldırılması amacını taşımaktadır.
Devlet organizmasının yeniden ayağa kaldırılabilmesi için yalnızca kurumların değil, hâkimiyet merkezinin de değişmesi gerekiyordu. İstanbul, işgal altındaki bir payitaht olarak artık bu organizmanın iradesini taşıyamaz hâle gelmişti. Hâkimiyetin millete dayandığı yeni anlayış, coğrafi olarak da Anadolu’nun kalbine yerleşmek zorundaydı. İşte bu nedenle Millî Mücadele’nin karargâhı olan Ankara, kısa sürede fiilî bir yönetim merkezine dönüşmüştür.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan düzenlemeler, ancak bu tarihî arka plan göz önünde bulundurulduğunda daha anlaşılır hâle gelir. Devlet ile toplum arasındaki bağın yeniden kurulması, düşünce ve üretim gücünün topluma yeniden kazandırılması ve uzun savaş yıllarının bıraktığı yorgunluğun giderilmesi, kurumsal düzenlemelerin temel hedeflerinden biri olmuştur.
Bir sonraki yazıda, Cumhuriyet’in tam olarak bunu nasıl yaptığını; eğitimden kültüre, hukuktan teşkilata kadar hangi alanlarda bu onarımın gerçekleştirildiğini ele alacağız.
Devam edecek…
