Vatan Müdafaası Kimin İşidir?

Vatan Müdafaası Kimin İşidir?
06-02-2026

Geçtiğimiz günlerde bir gazetede okuduğum kısa bir haber, Türkiye’de zaman zaman yeniden gündeme gelen bir tartışmayı hatırlattı: Kadınlar da fiilî olarak askerlik yapmalı mı? İlk bakışta teknik, hatta güncel bir düzenleme meselesi gibi görünen bu soru, aslında askerlikten çok daha derin bir anlam taşımaktadır. Zira bu tartışma, yalnızca kimin silah altına alınacağıyla değil; vatan savunmasının nasıl kavrandığı, kadının toplum içindeki yerinin nasıl tanımlandığı ve bir milletin kendisini hangi değerler üzerinden ayakta tuttuğuyla doğrudan ilgilidir.

Askerliği yalnızca üniforma, silah ve cephe üzerinden tanımlayan bir bakış açısı, bu soruya dar bir çerçeveden yaklaşır. Oysa tarihimiz, vatan müdafaasının yalnızca cephede değil; evde, tarlada, ocakta ve nesil yetiştirme sorumluluğunda şekillendiğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle mesele, “kadınlar askere alınmalı mı?” sorusundan önce, “vatan savunması kimin işidir?” sorusunu sormayı gerektirir.

Her şeyden önce şu gerçeği teslim etmek gerekir: Bir askerin iyiliği ya da kötülüğü, cesareti ya da zaafı, büyük ölçüde onu yetiştiren ilk terbiye ocağıyla ilgilidir. Bu terbiye ocağı da annedir. Askerin karakteri, yalnızca kışlada değil; çocuklukta, ailede ve özellikle annenin verdiği ahlaki yönelimle şekillenir. Bu açıdan bakıldığında, askerlik yalnızca erkeklere ait bir görev değil; kökleri itibarıyla toplumsal ve ahlaki bir meseledir.

Bu hakikati en çarpıcı biçimde dile getiren isimlerin başında Gazi Mustafa Kemal Atatürk gelir. Bütün bir milleti esaretten kurtaran liderin, merhum annesi Zübeyde Hanım’ın mezarı başında gözyaşları içinde onun kendisi için ne ifade ettiğini anlatması, tesadüf değildir. Atatürk, ilhamını yalnızca cephede değil; o cepheye yürüyen iradenin mayalandığı kaynaktan aldığını açıkça ifade etmiştir. Bu tek örnek dahi, askerlik ve vatan savunmasının neden yalnızca silah tutmakla sınırlı görülemeyeceğini göstermeye yeterlidir.

Nitekim Atatürk, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Anadolu kadınının üstlendiği rolü şu sözlerle anlatmıştır:

Belki erkeklerimiz düşmana karşı süngüleriyle göğüslerini germiştir. Fakat o ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, cephenin mühimmatını taşıyan, aile ocaklarının dumanını tüttüren hep onlar olmuştur.

Bu ifadeler, kadının vatan savunmasındaki yerini tali değil, kurucu bir unsur olarak tanımlar.

Atatürk’ün meseleye yaklaşımı son derece nettir. O, savaşın yüceltilmesini değil; barışın korunmasını esas alır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi bu anlayışın temelidir. Ancak aynı Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığına ve egemenliğine yönelen bir tehdit karşısında, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın bütün bir toplumun tek vücut hâlinde harekete geçmesi gerektiğini de vurgular. Onun ifadesiyle, Türk kadını böyle bir durumda “hazır ve faal” olacaktır. Burada kastedilen, kadını cepheye sürmek değil; vatan savunmasını topyekûn bir millet meselesi olarak görmektir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında askerlik meselesi tartışılırken de bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. 1927 tarihli Askerlik Mükellefiyeti Kanunu görüşmeleri sırasında, yükümlülüğün yalnızca erkeklerle sınırlandırılması Meclis’te tartışmalara yol açmıştır. Giresun Milletvekili Hakkı Tarık Bey, memleket müdafaasının yalnızca erkeklere yüklenmesini sorgulamış; kadınların vatanın mukadderatıyla fiilen meşgul olmalarının da bir hak ve vazife olduğunu dile getirmiştir. Bu sözler, kadınların ön saflarda savaşmasını değil; savunma anlayışının dışında tutulmamalarını talep eden bir zihniyeti yansıtmaktadır.

Benzer bir düşünce çizgisini, Cumhuriyet’in erken döneminde kaleme alınan bazı metinlerde de görmek mümkündür. Bu metinlerde vurgulanan temel nokta, kadınların askerlikle özdeşleşmiş erkek dünyasının dışında bırakılması değil; ülkenin geleceği söz konusu olduğunda onların bilgi, beceri ve iradesinden faydalanılması gerektiğidir. Burada amaç, kadınlara zorunlu askerlik dayatmak değil; olası bir savaş hâlinde toplumu hazırlıklı kılacak bir bilinç inşa etmektir. Nitekim bu nedenle, erkeklerin erkek okullarında askerî hazırlık gördüğü bir dönemde, kızların da kendi eğitim kurumlarında benzer bir bilinçle yetiştirilmesi gerektiği düşünülmüştür.

Ayrıca günümüzde savaşların mahiyeti de köklü biçimde değişmiştir. Artık savaşlar yalnızca cephede, silahlı birliklerin karşı karşıya gelmesiyle yürütülmemekte; siber alanlarda, savunma teknolojilerinde, istihbarat faaliyetlerinde, lojistik ağlarda, iletişim ve kriz yönetimi süreçlerinde şekillenmektedir. Bu nedenle modern dünyada savaş gücü, insan sayısıyla değil; insan kaynağının niteliği, eğitimi, organizasyon kabiliyeti ve teknolojik uyumuyla ölçülmektedir. Dolayısıyla meseleyi “kadın asker olur mu?” sorusuna indirgemek, çağın gerçeklerini ıskalamaktır. Asıl soru, bir ülkenin sahip olduğu bütün insan potansiyelinin, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin, millî güvenliğin ve vatan savunmasının ihtiyaçları doğrultusunda ne ölçüde seferber edebildiğidir.

Nitekim savaşın yalnızca cephede kazanılan bir mücadele olmadığı gerçeği, bugünün dünyasında ortaya çıkmış bir tespit değildir. Soğuk Savaş yıllarından itibaren askerî düşüncenin merkezinde, yalnızca çatışmayı kazanmak değil; bir savaşın ardından ayakta kalabilecek bir toplumsal ve kurumsal kapasiteyi muhafaza edebilmek yer almıştır. Bu bağlamda kendi çalışmamda da özellikle vurguladığım üzere; “Bugün ABD ve Avrupa’da olduğu kadar, Doğu Bloku askerî düşüncesinde ve Çin stratejik literatüründe tartışma konusu askerî stratejilerdir. Her an çıkabilecek bir savaş durumunda, ilk yıkımlardan sonra ayakta kalabilecek bir savaş potansiyelini koruyabilme bu stratejilerin konusudur.” Bu yaklaşım, savaşın insan sayısıyla değil; sistem, organizasyon ve süreklilikle ölçüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün bu tartışmaya geri döndüğümüzde, sorunun cevabı doğal olarak farklılaşmaktadır. Türkiye’nin bugünkü şartlarında kadınların fiilî olarak askere alınması ne zorunludur ne de gerçekçi bir ihtiyaçtır. Ancak bu durum, kadınların vatan savunmasının dışında tutulabileceği anlamına da gelmez. Asıl mesele, savunma bilincinin, toplumsal sorumluluğun ve ortak kader anlayışının yalnızca belli bir kesime yüklenip yüklenmediğidir.

Tarih bize açıkça göstermektedir ki, bir milleti ayakta tutan şey yalnızca cephedeki asker değildir. O askeri yetiştiren, besleyen, arkasında duran ve gerektiğinde onunla ayağa kalkan toplumsal iradedir. Kadını pasif, korunması gereken bir varlık olarak konumlandıran anlayışlar; vatan savunmasını da daraltır, zayıflatır. Cumhuriyet aklı ise tam tersine, kadını bu milletin asli kurucu unsurlarından biri olarak görür.

Sonuç olarak mesele, kadınların askerlik yapıp yapmaması değildir. Asıl mesele, vatan savunmasını bir cinsiyet meselesi olmaktan çıkarıp, bir millet meselesi olarak ele alabilmektir. Silah taşımak askerliği tanımlar; ancak vatan savunmasını tanımlayan şey, ortak sorumluluk duygusu ve birlikte yaşama iradesidir. Tarih, bu iradenin en güçlü taşıyıcılarından birinin de Türk kadını olduğunu defalarca ispat etmiştir.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?