Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen kurumsal düzenlemeler, yalnızca hukukî ve idarî değişiklikler değildir. Bu düzenlemeler, son derece zor ekonomik ve siyasî şartlar altında hayata geçirilmiştir. Genç Cumhuriyet, bir yandan yıpranmış bir toplumu ayağa kaldırmaya çalışırken, diğer yandan dünya ölçeğinde yaşanan büyük krizlerle de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu şartlar dikkate alınmadan Cumhuriyet’in kurumsal direncini anlamak mümkün değildir.
Millî Mücadele yıllarında Anadolu yalnızca askerî değil, aynı zamanda ekonomik bakımdan da büyük bir yıkıma uğramıştı. İşgal kuvvetlerinin özellikle üretim merkezlerini, tarım alanlarını ve yerleşimleri hedef alan tahribatı, yeni devletin karşı karşıya kaldığı ekonomik boşluğun boyutunu açık biçimde göstermektedir. Bu nedenle Cumhuriyet’in iktisat politikaları yalnızca kalkınma arayışının değil, varlığını sürdürebilme zorunluluğunun sonucudur.
17 Şubat–4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi, Cumhuriyet’in ekonomik ve kurumsal zihniyetinin henüz Cumhuriyet ilan edilmeden şekillendiğini göstermesi bakımından önemlidir. Kongrenin, Lozan Barış görüşmelerine ara verildiği bir dönemde toplanmış olması ayrıca önemlidir. Bu durum, Türkiye’nin diplomatik müzakereler sürerken ekonomik bağımsızlık programını kendi iradesiyle belirlediğini ve yeni devletin yalnız siyasi değil, malî ve iktisadî bakımdan da tam bağımsız olacağını dünyaya ilan ettiğini göstermektedir. Kongrenin Yunan işgali sırasında büyük ölçüde yakılıp yıkılan İzmir’de toplanması ise, millî ekonominin küllerinden yeniden doğuşunu simgelemesi bakımından ayrı bir anlam taşımaktadır.
Çiftçi, tüccar, sanayici, işçilerden oluşan 1135 delegenin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın açış konuşmasıyla başlayan kongreye Kazım Karabekir Paşa başkanlık etmiştir. Gazi, konuşmasında siyasî ve askerî bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla korunabileceğini vurgulamış; kapitülasyonlara dayalı eski yapının yerine millî üretime dayanan yeni bir ekonomik düzen kurulacağını ifade etmiştir. Kongrede özellikle köylü üzerindeki ağır yüklerden biri olan aşar (onda bir) vergisinin kaldırılması yönündeki talepler öne çıkmış; bu verginin kaldırılması Cumhuriyet’in tarım politikalarının temel hedeflerinden biri hâline gelmiştir. Nitekim aşar vergisi 1925 yılında kaldırılarak köylünün üretim kapasitesini artırmaya yönelik önemli bir adım atılmıştır. Devletin üretimi teşvik etmesi, yerli kaynaklara dayanması, ulaşım ve sanayi altyapısını kurması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda Devletçilik politikalarının ve planlı sanayileşme hamlelerinin fikrî temelini oluşturmuştur.
İktisat kavramı da bu çerçevede yalnızca üretim ve ticaretle sınırlı değil; toplumun refahı, istihdamı, sosyal barışı ve devletin istikrarı ile doğrudan ilişkili bir alan olarak değerlendirilmiştir. Bu yapı, sınıf çatışması yerine dayanışmayı esas alan Durkheimci toplumsal anlayışın yansımasıdır. Modern dönemde siyasi ve askerî anlaşmaların arka planında çoğu zaman ekonomik çıkarların bulunduğu gerçeği, Osmanlı Devleti’ne dayatılan antlaşmalardan Lozan görüşmelerine kadar açık biçimde görülmektedir. Bu Noktada Sevr Antlaşması’nın iktisadi hükümlerine bakılırsa cümle daha iyi anlaşılır. Bağımsızlığın kalıcılığı için mali, ticari, teknolojik alanlarda dış sınırlamalardan kurtulmak temel hedef olarak benimsenmiştir.
1929 yılında ortaya çıkan Dünya Ekonomik Buhranı, henüz ekonomik temellerini güçlendirmeye çalışan Türkiye’yi doğrudan etkilemiştir. Dünya ticaretinin daralması, ithalat-ihracat dengesinin bozulması ve dış ödemeler dengesinin açık vermesi, devletin hareket alanını daraltmıştır. Türk parasının dış değerinde önemli düşüşler yaşanmış, dış ticaret hadleri Türkiye aleyhine gelişmiş ve ekonomi deflasyonist bir sürece girmiştir. Özellikle sanayi ürünlerinin ekim alanlarında daralma görülmüş; tarımsal üretim ve gelir düzeyi olumsuz etkilenmiştir. Bu gelişmeler, Cumhuriyet’in 1923-1929 arasında sürdürdüğü ekonomik dengelerin çözülmesine yol açmıştır. Ancak bu çözülme, aynı zamanda yeni bir ekonomik anlayışın doğmasına da zemin hazırlamıştır.
Ekonomik bağımsızlığın yalnızca bir hedef değil, bir zorunluluk olduğu bu dönemde açık biçimde görülmüştür. Bu şartlar altında Türkiye’de Devletçilik anlayışı belirginleşmiştir. Dönemin düşünce hayatında önemli yer tutan Kadro hareketi ve çevresindeki aydınlar, inkılabın kalıcılığını ekonomik bağımsızlıkta görmüşlerdir. Devletçilik, yalnızca ekonomik bir tercih değil; toplumsal hayatın bütün alanlarını düzenleyebilecek bir ilke olarak ele alınmıştır. “Memleket mikyasında ve ileri teknikli sanayiye sahip olmak, Türk inkılabının ispat edilmiş bir davasıdır” düşüncesi bu anlayışın ifadesidir. Devletçilik, herhangi bir ideolojik taklitten değil, Türkiye’nin somut ihtiyaçlarından doğmuştur.
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın getirdiği beş ve yedi yıllık ekonomik kısıtlamalar da bu dönemin hareket alanını daraltmıştır. Buna rağmen yurdun imarı sürdürülmüş, demiryolu politikası kararlılıkla uygulanmış, yabancıların elindeki birçok işletme satın alınarak millîleştirilmiştir. 1930-1939 döneminde alınan bazı dış kredilere rağmen, sanayi alanında yaşanan gelişmeler sayesinde dış ticaret açığı önemli ölçüde kapatılmıştır.
1923’te gündeme gelen Chester Projesi, Anadolu’da demiryolu inşasıyla birlikte maden ve özellikle Musul petrollerine uzanan imtiyazları kapsayan geniş bir ekonomik girişimdi. Amerika Birleşik Devletleri merkezli bu teklif, Lozan sürecinde İngiltere ve Fransa’ya karşı diplomatik bir denge unsuru ve koz olarak değerlendirilmiş; ancak uzun vadeli imtiyazların ekonomik egemenliği zedeleme ihtimali nedeniyle uygulanmamıştır. Projenin iptalinden sonra demiryolu politikası millî bir kalkınma hamlesine dönüşmüş ve özellikle Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Ali Çetinkaya’nın öncülüğünde hız kazanmıştır. 1924-1939 arasında yaklaşık 3.184 kilometre yeni hat inşa edilmiş, 1.700 kilometreyi aşkın yabancı şirket hattı millîleştirilmiş ve böylece devlet kontrolündeki demiryolu ağı hızla genişletilmiştir. Bu süreç, Cumhuriyet’in altyapı ve ekonomik egemenliği dış imtiyazlara değil, kendi kurumsal kapasitesine dayandırma tercihinin somut bir göstergesi olmuştur.
Kapitülasyonların kaldırıldığı Lozan Antlaşması sonrasında gerçekleştirilen Türk-Yunan nüfus mübadelesi, devlet organizmasının insan unsurunun yeniden düzenlenmesi bakımından son derece önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu süreçte üretim dengeleri sarsılmıştır. Özellikle şehirlerde ticaret, zanaat ve küçük sanayi alanlarında faaliyet gösteren, üretim ve işletme tecrübesine sahip kesimlerin önemli bir bölümü fabrikalarla birlikte Anadolu’dan ayrılmış; yerlerine büyük ölçüde tarımla uğraşan ve farklı ekonomik alışkanlıklara sahip nüfus yerleşmiştir. Birçok atölye, imalathane ve üretim merkezi kapanmış ya da işlevsiz hâle gelmiştir. Cumhuriyet, devraldığı bu tablo karşısında hem insan unsurunu hem de üretim kapasitesini yeniden inşa etmek zorunda kalmıştır. Bu durum, Cumhuriyet’in ekonomik ve meslekî eğitim politikalarına neden öncelik verdiğini anlamak bakımından dikkat çekicidir.
1 Temmuz 1926 tarihli Kabotaj Kanunu ile Türkiye’nin kendi karasularında yük ve yolcu taşıma hakkının Türk bayraklı gemilere verilmesi, ekonomik bağımsızlığın ve hâkimiyetin denizlerde yeniden tesis edilmesidir. Bu adım, Osmanlı döneminde yabancıların kontrolüne bırakılmış bir alanın millîleştirilmesi anlamına gelir ve Cumhuriyet’in egemenlik anlayışının pratik bir yansımasıdır.
Dünya genelinde liberal ekonomik sistemin sarsılması, Türkiye’de de liberal politikalara karşı güvensizliği artırmıştır. Aynı yıllarda Sovyetler Birliği’nin planlı ekonomi modeliyle hızlı bir gelişme göstermesi, Türk devlet adamlarının dikkatini çekmiştir. Ancak burada benimsenen şey bir sistem olarak sosyalizm değil; planlı ve programlı hareket etme yöntemidir.
Gazi Mustafa Kemal’in Devletçilik anlayışı bu noktada belirleyicidir: Ne liberalizm ne de sosyalizm doğrudan kabul edilmiştir. 1932 yılında uygulamaya konulan Devletçilik, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir uygulama olarak tanımlanmıştır. Kişisel girişim esas olmakla birlikte, milletin genel menfaatlerini ilgilendiren alanlarda devletin fiilen devreye girmesi temel ilke olarak benimsenmiştir. Bu anlayış, karma ekonomi olarak da ifade edilse, özünde devletin ekonomi alanında planlı ve programlı hareket etmesi gerekliliğine dayanmaktadır. Altyapı yatırımları, demiryolları, enerji kaynaklarının kullanımı, sanayi tesislerinin kurulması gibi alanlarda devlet öncü rol üstlenmiştir.
1927 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun ardından bu anlayış yalnızca fikir düzeyinde kalmamış, kısa sürede somut kurumlara dönüşmüştür. 1933’te kurulan Sümerbank, devlet eliyle yürütülecek sanayileşmenin ana kurumu olmuş; aynı dönemde savunma ve ağır sanayi alanında da üretim tesisleri oluşturulmuştur. Kayseri Uçak Fabrikası (TOMTAŞ), 1926’da Alman Junkers ortaklığıyla kurulmuş, 1928’de tamamen millîleştirilerek devlet kontrolüne geçmiş ve Cumhuriyet’in erken dönem yerli savunma sanayi hamlelerinin en önemli örneklerinden biri olmuştur; ancak sonraki yıllarda üretim faaliyetleri kademeli olarak durdurulmuştur.
Bu dönemde devletin ekonomi alanındaki yaklaşımı, yalnızca günü kurtarmaya yönelik tedbirlerle sınırlı kalmamış; uzun vadeli ve planlı bir kalkınma anlayışı benimsenmiştir. Devletçilik uygulamasına geçilmesinin ardından hazırlanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, 1934 yılında yürürlüğe konularak Türkiye’de planlı sanayileşmenin ilk somut adımı olmuştur. Bu planın hazırlanmasında, 1932 yılında Türkiye’ye davet edilen Sovyet planlama uzmanlarının-başta Prof. Orlov ve beraberindeki heyetin teknik katkıları önemli rol oynamıştır. Sovyetler Birliği’nin planlı sanayi modeli Türkiye’nin şartlarına uyarlanarak uygulanmıştır.
Bu plan çerçevesinde dokuma, kâğıt, cam, kimya alanlarında fabrikalar kurulmuş; limanlar, demiryolları ve maden işletmeleri millîleştirilerek devletin iktisadî uzuvları güçlendirilmiştir. “Üç beyaz” ve “üç siyah” olarak ifade edilen temel üretim alanları (un, şeker, pamuklu dokuma; kömür, demir, petrol) memleket ekonomisinin omurgası olarak ele alınmış; üretimin bu alanlar üzerinden yaygınlaştırılması hedeflenmiştir.
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın 1934’te yürürlüğe girmesiyle birlikte fabrika yatırımları hız kazanmış; Paşabahçe Cam Fabrikası (1935), Kayseri Bez Fabrikası (1935), İzmit Selüloz ve Kâğıt Fabrikası-SEKA (1936), Nazilli Basma Fabrikası (1937), Bursa Merinos Yünlü Dokuma Fabrikası (1938) ve Karabük Demir-Çelik Fabrikası (temel 1937, üretim 1939) gibi tesisler kısa aralıklarla faaliyete geçmiştir. Aynı dönemde Etibank’ın 1935’te kurulmasıyla maden kaynaklarının işletilmesi devlet eliyle yürütülmeye başlanmış; krom, bakır ve kömür üretimi stratejik bir sektör hâline getirilmiştir.
Bu fabrikalar yalnızca üretim merkezleri değil; Cumhuriyet’in iktisadî kurumsallaşmasının somut örnekleri, aynı zamanda yeni bir işçi sınıfının, teknik kadronun ve şehirleşme modelinin doğuşuna zemin hazırlayan modernleşme merkezleri olmuştur. Devlet organizmasının üretim gücü organlarını temsil eden bu kurumlar, ekonomik bağımsızlığı pekiştiren temel unsurlar olarak görülmüştür.
Birinci Plan uygulaması sürerken, 1936 yılında hazırlanan İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile planlı kalkınma daha ileri bir aşamaya taşınmak istenmiş; özellikle ağır sanayiye, maden kaynaklarının işletilmesine ve enerji üretimine dayalı sektörlere -başta kömür, demir ve petrol olmak üzere -öncelik verilmiştir. Ancak kısa süre sonra yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın ağır şartları nedeniyle bu plan ancak kısmen uygulanabilmiştir.
Devam edecek…
