TEKAR Vakfı Tarih Komisyonu Üyesi
Stuttgart Devlet Operası, 10 Nisan 2027 tarihinde “Atatürk-Mustafa Kemal Efsanesi” başlıklı yeni bir eserin prömiyerini gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Basem Akiki tarafından bestelenen, librettosu Olga Bach tarafından kaleme alınan ve Ersan Mondtag tarafından sahnelenecek eser, henüz seyirci karşısına çıkmadan Türkiye açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir tartışmanın da kapısını aralamış durumda.
Türk-Ermeni Konusunu Araştırma (TEKAR) Vakfı, eserin kamuoyuna açıklanan içeriği ve Stuttgart Devlet Operası yönetimince yapılan değerlendirmeler üzerine 30 Eylül 2026 tarihinde Opera Genel Müdürlüğüne kapsamlı bir mektup gönderdi. Vakıf Başkanı Emekli Tuğgeneral Ender Güner imzasıyla iletilen mektupta bir sanat eserinin yasaklanması veya sanat özgürlüğünün sınırlandırılması talep edilmiyor. Aksine, tarihî bir şahsiyetin ve onun üzerinden Türkiye’nin yakın tarihinin ele alınmasında kronolojiye, belgelere, tarihsel bağlama ve farklı görüşlerin temsil edilmesine gösterilmesi gereken sorumluluk hatırlatılıyor.
Meselenin üzerinde durulması gereken tarafı da budur. Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihî, siyasî veya sanatsal bir esere konu edilmesi elbette olağandır. Dünya tarihine mal olmuş hiçbir şahsiyet sanatın ve düşüncenin konusu dışında tutulamaz. Ancak sanatın tarihî olay ve şahsiyetleri konu edinmesi, tarihsel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Kurgu sanatın alanıdır; tarihî iddia ise dayanaklarını tarih bilgisinden, belgeden ve yöntemden almak durumundadır.
TEKAR’ın Stuttgart Devlet Operasına yönelttiği sorular bu noktada önem kazanmaktadır: Eser hazırlanırken hangi tarihî kaynaklardan ve akademik çalışmalardan yararlanılmıştır? Tarih danışmanları kimlerdir ve uzmanlık alanları nelerdir? Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Millî Mücadele, Osmanlı Devleti’nin son dönemi ve Atatürk konusunda çalışan farklı görüşlerden tarihçiler sürece dâhil edilmiş midir? Sanatsal kurgu ile belgelere dayanan tarihsel iddialar seyirci açısından birbirinden nasıl ayrılacaktır?
Bu sorular özellikle 1915 olaylarının eserde nasıl konumlandırılacağı bakımından önem taşımaktadır. Mustafa Kemal Paşa, 1915 yılında Osmanlı Devleti’nin sevk ve iskân politikasını belirleyen siyasî karar mekanizmasının bir mensubu değildir. Aynı tarihlerde Çanakkale Cephesi’nde önemli askerî sorumluluklar üstlenmektedir. Dolayısıyla 1915 hadiselerinin Atatürk’ün hayatını konu alan bir eserde hangi tarihsel ve nedensel bağ içerisinde ele alınacağı, basit bir sahneleme tercihinden daha geniş bir anlam taşımaktadır. Bir tarihî şahsiyeti kendi döneminden, yetki alanından ve karar mekanizmalarındaki gerçek konumundan koparmak, farklı dönemlere ait sorumlulukların birbirine karıştırılması sonucunu doğurabilir.
Osmanlı Devleti’nin çözülüşünden Millî Mücadele’ye uzanan büyük tarihsel dönüşüm de yalnızca günümüzün kavramları üzerinden okunamaz. Savaşlar, işgaller, zorunlu göçler, güvenlik sorunları, büyük devletlerin bölgedeki faaliyetleri ve farklı toplumların yaşadığı kayıplar aynı tarihsel tablonun parçalarıdır. Ermeni veya Kürt toplumlarının yaşadıklarının ele alınması nasıl tarihsel incelemenin meşru bir konusuysa, Türk ve Müslüman toplumların aynı uzun savaş ve çözülme döneminde yaşadığı kayıpların görmezden gelinmemesi de çoğulcu tarih anlayışının gereğidir.
TEKAR Vakfının talebi, tek taraflı bir anlatının yerine başka bir tek taraflı anlatı koymak değildir. Vakıf; kaynakların açıklanmasını, tarih danışmanlarının kamuoyuyla paylaşılmasını, farklı görüşlerden tarihçilerin sürece katılmasını, kurgu ile tarihsel iddiaların birbirinden ayrılmasını ve 21 Mart 2027 tarihinde yapılacağı açıklanan tanıtım toplantısının farklı görüşlerin temsil edildiği açık ve çoğulcu bir tartışma şeklinde düzenlenmesini talep etmektedir.
Burada söz konusu olan şahsiyet ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. İşgal altındaki bir ülkede Millî Mücadele’nin liderliğini üstlenmiş, millet egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna önderlik etmiş; hukuk, eğitim ve toplumsal hayatın pek çok alanındaki dönüşümün merkezinde bulunmuş bir devlet adamının tarihsel mirasının farklı yönleriyle tartışılması mümkündür. Fakat böyle bir tartışmanın sağlam tarih bilgisine ve dönemin kaynaklarına dayanması da aynı ölçüde gereklidir.
TEKAR Vakfının Stuttgart Devlet Operasına gönderdiği mektup bu bakımdan yalnızca bir itiraz metni olarak görülmemelidir. Asıl çağrı şeffaflığa ve bilimsel diyaloğadır. Nitekim Vakıf, yapım ekibiyle bilimsel bir görüşme gerçekleştirilmesini açıkça teklif etmiş; henüz sahnelenmemiş bir eser hakkında peşin hüküm vermek yerine, kamuoyuna sunulan bilgilerden hareketle cevap bekleyen soruları muhatabına yöneltmiştir.
10 Nisan 2027’de perde açıldığında nasıl bir eserle karşılaşacağımızı bugün bilmiyoruz. Fakat tarihî kaynakların, danışmanların ve tercih edilen tarihsel çerçevenin açıklanmasını istemek yalnızca TEKAR Vakfının değil; tarih bilimine, sanatın saygınlığına ve kamusal tartışmanın niteliğine önem veren herkesin hakkıdır.
Stuttgart’ta sahnelenecek bir opera Türkiye’den binlerce kilometrelerce uzakta olabilir. Fakat konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğunda ve Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin tartışmalı meseleleri sahneye taşıdığında, mesele artık yalnızca Stuttgart’ın kültür gündeminin sınırları içerisinde kalmaz. Türkiye’de tarihçilerin, akademisyenlerin, basının ve kamuoyunun da bu süreci takip etmesi gerekir.
TEKAR Vakfının yaptığı çağrı da esasen bunun içindir: Sanat özgür olsun; tarih tartışılsın, fakat tarihî gerçeklik ve bağlam da aynı ciddiyetle korunsun.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir