Tarihte gerçekleşen barbarlıkları saymakla bitmez. Ancak bazen barbarlıklara kılıf uyduran tarih yazıcıları olabilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 200 yılı aşkın bir süre önce Mora Yarımadası’nda yaşandı. 1821 yılında Tripoliçe düşerken yalnızca bir şehir el değiştirmedi; Batı medeniyetinin üzerine inşa edildiğini iddia ettiği “evrensel ahlâk” anlayışı da ağır bir darbe aldı.
Bugün akademik araştırmalarda ve dönemin şahitlerinin anlatılarında Tripoliçe’de yaşanan katliama dair açık kayıtlar bulunmaktadır. Nitekim Edinburgh University Press tarafından yayımlanan ‘The Greek Revolution of 1821 – 1821 Yunan Devrimi’ adlı çalışmada Tripoliçe’nin 5 Ekim 1821’den itibaren günler boyunca yağmalandığı, teslim olma girişimlerinin dikkate alınmadığı ve Müslümanlarla Musevîlerin ayrım gözetilmeksizin öldürüldüğü belirtilmektedir.
Ancak bu trajediyi büyüten yalnızca birkaç gün içinde binlerce sivilin öldürülmesi değildi. Asıl dikkat çekici olan, aynı dönemde Avrupa’da yükselen ve adına “Filhelenizm” denilen Yunan hayranlığının, sahadaki vahşet karşısında nasıl bir ahlâkî körlüğe dönüşebildiğiydi.
O dönemin Avrupalı entelektüellerinin önemli bir bölümü için Mora’daki isyan, “barbar Doğu’ya karşı medeniyetin beşiği antik Yunan’ın dirilişi” şeklinde romantikleştiriliyordu. Kafalarda öylesine idealize edilmiş kusursuz bir Yunan imgesi oluşturulmuştu ki, sahadaki hiçbir vahşetin bu tasavvurun bozulmasına kolay kolay izin veremezlerdi.
Lord Byron gibi isimlerin de içinde yer aldığı Filhelenist dalga, Avrupa’da Yunan davasına güçlü bir sempati oluşturmuştu. William St. Clair’in kapsamlı çalışması, Yunan bağımsızlık hareketine Avrupa’dan gelen gönüllülerin yalnızca askerî bir destek oluşturmadığını, aynı zamanda dönemin romantik Yunan tasavvurunun taşıyıcıları olduğunu ortaya koyar.
Fakat sahaya gidenlerin bir bölümü, hayranlık duydukları Yunanistan ile karşılaştıkları gerçeklik arasındaki uçurumu bizzat gördü.
Thomas Gordon bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yunan davasına destek vermek üzere 1821’de bölgeye gelen Gordon, Tripoliçe kuşatmasına katılmış, ancak şehrin düşüşünden önce bölgeden ayrılmıştı. Geri döndüğünde karşılaştığı manzara ve katliamın boyutu karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. George Finlay ise Yunan İhtilâli’ne katılmış bir Filhelenist olarak daha sonra olayların kapsamlı tarihini kaleme aldı ve Tripoliçe’de yaşananları da ayrıntılı biçimde ele aldı. İngiliz School at Athens (Atina Mektebi), Gordon ve Finlay’i Yunan İhtilâli’nin en erken ve en önemli Batılı tarihçileri arasında göstermektedir.
Dolayısıyla Tripoliçe konusunda karşımıza çıkan tablo, “Türklerin anlattığı bir karşı propaganda” değildir. Tam tersine, Yunan davasına sempati duyarak bölgeye giden bazı Batılıların kendi gözlemlerinde ve daha sonra kaleme aldıkları tarih çalışmalarında da bu vahşetin izleri vardır. St. Clair’in aktardığına göre Gordon, Tripoliçe’nin düşüşünün ardından şehre döndüğünde yaşananların boyutunu gördü.
İşte burada Filhelenizm, yani Yunan hayranlığı meselesinin daha geniş ahlâkî boyutu ortaya çıkıyor. Bir halkın bağımsızlık mücadelesine duyulan sempati, o mücadele sırasında işlenen suçları görünmez hâle getirdiğinde, romantizm gerçeğin üzerini örten bir perdeye dönüşür. “Bağımsızlık”, “medeniyet”, “antik Yunan’ın yeniden doğuşu” gibi yüce kavramlar, masum insanların öldürülmesini açıklamak veya mazur göstermek için kullanılmaya başlandığında, kavramların kendisi de anlamını kaybeder.
O tarihlerde Avrupa kamuoyu, Tripoliçe’de hamile kadınların, çocukların ve savunmasız sivillerin katledilmesini ya tamamen sansürledi ya da satır aralarında sıradan bir "bağımsızlık mücadelesi cilvesi" olarak geçiştirdi. Burada ortaya çıkan şey, insan hayatının değerini mağdurun kimliğine göre değiştiren oryantalist bir çifte standarttı. Katliamı tamamen gizleyemeyen bazı Batılı yazarlar, köşelerinde "Yüzyılların getirdiği öfkenin haklı patlaması" diyerek vahşeti rasyonalize etmeye, katilleri mağdurlaştırmaya çalıştılar. Ne de olsa ölenler "ötekiydi"; dolayısıyla gözyaşı dökmeye ya da gazete manşetlerinde yas tutmaya gerek yoktu. Öteki olan Müslüman Türkler algıda insanlıktan çıkarılır, öldürülmesi veya her türlü vahşete maruz kalmasında Batılı vicdanlar rahat olurdu.
Ancak tarihin ve adaletin tecellisi gereği, gerçekler hiçbir propaganda duvarının arkasında sonsuza kadar saklanamaz. Nitekim o dönem Avrupa’daki sıcak, konforlu odalarından bu isyana romantizm sosu bulayanların aksine; bizzat cepheye giden, Yunanlıların yanında savaşmak için can atan idealist Yunan muhibbanı subaylar ve doktorlar sahada şok edici bir gerçekle karşılaştılar.
Tarihçi William St. Clair’in çalışmaları ile Yunan İhtilâli’ne bizzat katılan Thomas Gordon ve George Finlay’in yazdıkları, dönemin savaş ortamında karşılaştıkları vahşetin ve yaşadıkları büyük hayal kırıklığının izlerini taşır. İdealize ettikleri o "antik bilgelerin torunlarının" vahşetini kendi gözleriyle gören bazı Avrupalı subaylar öylesine derin bir vicdan azabı ve ahlâkî çöküş yaşadılar ki, yaşadıkları vahşetin yol açtığı vicdan azabından dolayı intiharı seçenler bile oldu. Aşırı romantize edilmiş hayaller, Tripoliçe’nin sokaklarındaki kan gölünde boğulmuştu.
Bu acı hadise, yalnızca 1821’e ait bir mesele değildir. Bugün de dünyanın farklı bölgelerinde benzer bir seçici vicdanla karşılaşıyoruz. Aynı fiil, failine ve mağduruna göre farklı isimlerle anılabiliyor. Bir yerde “katliam” denilen şey, başka bir yerde “misilleme”, “kaçınılmaz sonuç” veya “bağımsızlık mücadelesinin acı gerçekleri” şeklinde sunulabiliyor.
Oysa ahlâkın ölçüsü failin kimliği olmamalıdır. Bir vahşetin kimin tarafından yapıldığına veya kime karşı yapıldığına bakarak farklı ahlâkî ölçüler kullanıyorsanız, savunduğunuz şey medeniyet değil, iyi ambalajlanmış bir barbarlıktır.
Tripoliçe bu bakımdan yalnızca 1821’in bir hadisesi değildir. Aynı zamanda tarihin nasıl romantikleştirilebildiğini, siyasî hedeflerin nasıl ahlâkî sınırların önüne geçirilebildiğini ve entelektüel çevrelerin kendi ideallerine uymayan gerçekleri nasıl görmezden gelebildiğini gösteren acı bir örnektir.
Bu nedenle Tripoliçe ve onu takip eden büyük kıyımların araştırılması ve hafızada tutulması gerekir. Çünkü mesele yalnızca geçmişte ne olduğunun bilinmesi değildir. Asıl mesele, geçmişte yaşananların hangi fikrî iklim içinde meşrulaştırıldığını anlayabilmektir.
Bugün Tripoliçe ve Filhelenizm, yani Yunan hayranlığı ilişkisine baktığımızda gördüğümüz şey, modern dünyanın da hiç yabancısı olmadığı bir hastalıktır: Seçici vicdan. Bir tarafta ideolojik çıkarlar uğruna körleşen, vahşeti "ama"larla, "fakat"larla meşrulaştıran ana akım kamuoyu; diğer tarafta ise o duvarın arkasındaki katı gerçekle yüzleşince dünyası yıkılan idealistler.
Tarih bize gösteriyor ki; bir vahşeti kimin yaptığına veya kime yapıldığına bakarak ahlâkî tutum alıyorsanız, savunduğunuz şey medeniyet değil, sadece iyi ambalajlanmış bir barbarlıktır. Tripoliçe, Batı dünyasının alnında, şairlerin bile silemediği kara bir leke olarak kalmaya devam ediyor. İşte Tripoliçe soykırımının gölgesinde yakın tarihte şahit olduğumuz Kıbrıs, Bosna, Karabağ ve Gazze facialarına bakarak Batılı kamuoyunun önemli bir kesiminin hâlâ Tripoliçe körlüğünü sürdürdüğünü görebiliriz.
Tarih bize basit ama ağır bir ders veriyor: İnsan hayatının değeri, onu kimin öldürdüğüne veya hangi siyasî davanın adına öldürdüğüne göre değişmez. Tripoliçe’nin asıl mirası da budur. Şehirde dökülen kan kadar, o kanın üzerine çekilen gayriahlâkî romantizm perdesi de tarihin konusu olmalıdır.