Geçtiğimiz yüzyıllarda siyaset, insan hayatını değiştirebilecek bir araç olarak görülüyordu. Bugün geldiğimiz durumda ise hükümetler, sistemler, liderler değişse dahi insanların ekonomik, sosyal, sosyolojik ve psikolojik birçok sorununun değişmediği görülüyor. Değişimlere rağmen, insanların sorunlarının çözülmemesi de siyasete duyulan inancın zedelenmesine neden olmakta. Peki ya bu inancın zayıflamasına neden olan etkiler nedir, siyasete inancımızı neden kaybediyoruz?
Toplumsal refahı düşündüğümüzde aklımıza en önemli yapıtaşlarından birisi olan ekonomi gelmektedir. Ekonomik büyüme refahın öncüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Devletler, ekonomik büyümeyi gerek uluslararası ilişkilerin kaotik yapısında hayatta kalabilmek gerekse hükümet olarak halkların üzerinde söz söyleme yetisini kaybetmemek için sağlamak zorundadırlar. Böylesi bir ilişkide, devletler ekonomi için halklara muhtaçken halklar da devletlerin alacağı kararlar ile ekonominin büyümesine muhtaçtırlar. Kurulan çift yönlü ilişki bağlamında, ekonominin büyümesi de ne yazık ki tek bir kalemde açıklanamayacak kadar karışıktır. Halkların şansının yaver gittiği takdirde, uluslararası sistemdeki değişimlere yahut gelişmelere ayak uyduramayan devletlerin de kaostan nasibini alması mümkündür.
Ekonomik büyümenin tek bir kalemde, yalnızca devletlerle ilgili bir işleyiş olmadığını gören halkların da inancı, yıllarca süren enflasyonun altında ezilmektedir. Hükümetin değiştiği takdirde yeni gelen siyasetçilerin de bir çırpıda bu sistemi değiştiremeyeceğini gören halklar, siyasetin pek de matah bir araç olmadığı düşüncesine kapılmaktadırlar.
Temsil krizi ise ikinci sorun olarak ele alınabilir. İktidarda olan hükümetlerin yahut muhalefetin temsil ettiği kesimin, toplumun büyük çoğunluğunun fikirleriyle uyuşmaması da inancın zayıflamasına neden olan etkenlerdendir. Kendilerini bir topluluğa ait olma güdüsünü hisseden insanların, kendilerini temsil eden herhangi bir kurum bulamamaları büyük bir bunalıma yol açmaktadır. Böylesi bir bunalımın sonuçları arasında da siyasetten vazgeçme kaçınılmaz olarak gelmektedir.
Temsil krizinin yan sebepleri arasında da siyasetin bulunduğumuz çağda profesyonelleşmesi bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyılda, daha çok duygulara hitap eden ve halkın “istediği tarzda” siyaset yapan politikacılar, bulunduğumuz yüzyılla birlikte değişen teknolojilere ayak uydurmuşlardır. Kitlelerin kontrolü, manipülasyon, propaganda, provokasyon gibi birçok şeyi kendisine araç edinen siyaset profesyonelleştiği ve genel yönetimini algı kontrolü üzerine kurduğu için kitleleri tam olarak anlamadığı öne sürülmektedir. Kendilerini ve sorunlarını anlamayan bir siyasetin üreteceği çözümleri de boş bulan halklar, yine inancını kaybetme yoluna sürüklenmektedir.
Değişen teknolojilerin başında gelen sosyal medya, bulunduğumuz çağın en büyük araçlarından birisi haline gelmiştir. İletişim araçlarının komplike hale gelmesi, gelişen teknoloji ile insanların dünyanın diğer ucundaki haberlere saniyeler içinde ulaşabilmesi; dünyanın olduğundan daha kötü bir yer olarak algılanmasına neden olmaktadır. Sosyal medya algıları ve kötü haberlerin daha çok ön planda olması sebebiyle, dünya sanki üzerinde hiç iyi bir şeyin olmadığı bir yer olarak algılanmaktadır. Algıların bu denli kontrolü de kitlelere hiçbir şeyin düzelmeyeceği inancını aşılamaktadır.
Son olarak ise gençlerin siyasetsizleştiğine dair olan eleştiriler gelmektedir. Yirmi birinci yüzyılla birlikte yeni gelen nesillerin, siyasetle ilgilenmediğine dair birçok kanı bulunmaktadır. Fakat, gerek sosyal medya gerekse arkadaş ortamlarında siyasetin hayatlarının her detayına tezahür etmesinden kaçamayan gençler, dolayısıyla siyasetten de kaçmamaktadırlar. Siyasetsizleşme durumu onların siyasetle ilgilenmediğini söyleyerek yanlış bir çıkarım yapmakta ve onları dışlamaktadır. Siyasetle ilgileniyorlar fakat kurumsal siyasetin içinin boşaldığını yani toplumun diğer kesimlerinde olduğu gibi siyasete dair bir inanç kaybının yaşandığı görülmektedir.
Bütün bu sorunların yanına, devletlerin ve halkların kendi içerisinde yaşadığı sorunları kattığımız zaman problem hiçbir şekilde çözüme kavuşmayacak gibi durmaktadır. İnsanlardaki, “oy veriyorum ama hiçbir şey düzelmiyor” fikrinin değişmesi gerekmektedir. Bunun da yolu, siyasete ilginin toplumsal alanda arttırılmasından değil; insanlar için siyaseti yeniden anlamlı bir kurum haline getirmekten geçmektedir. Peki ya bu nasıl yapılabilir?
Siyasete olan inancı yeniden tesis etmenin yolu, insanlara daha fazla siyaset anlatmaktan geçmiyor. Siyaseti toplumun her yanına taşımaktan ya da insanların her yerde konuşabileceği günlük bir durum haline getirilmesinden de geçmiyor. Buradaki kronikleşmeye başlayan problem, siyasetin görünürlüğüyle ilgili değil. Siyaset zaten insanlar için hayatın her yerinde bulunmasına rağmen anlamını ve işlevini yitirmiş bir kurum olarak görülmektedir. İnsanların istediği; oy verdiği fakat hiçbir şeyin değişmediklerini düşündüğü siyasi kararların, gündelik yaşamda, küçük şeylerde olsa dahi sirayet ettiğini görmektir. Bunun da yolu, siyasetin demokratikleşmesinden ya da seçimlerle ilgili değildir. Kurumların hesap verebilirliği, siyasal temsilin güçlendirilmesi, ekonomik öngörülebilirliğin sağlanması ve en önemlisi yurttaşların karar alma süreçlerinde aktif rol oynamasını sağlamaktır. Ancak böylesi bir ortamda insanlar, siyasal sorumluluk da alabildikleri için inançlarını yenileyebilir.
Bugün yaşadığımız sorun, insanların yahut gençlerin siyaseti terk etmesi değildir. İnsanlar, bulunduğumuz çağda daha çok siyasallaşmış ve demokratikleşmişlerdir. Fakat sandığa da gitseler de demokratik çözüm yolları arasalar da insanlar için bunlar hiçbir anlam ifade etmemektedir. Ortamın kutuplaşması ve insanların çabalarının boşa çıkması; onları dünyayı değiştirecek aracın siyaset olmadığı inancına itmiştir.
Siyasetin geleceği, insanların siyasete ne kadar ilgi gösterdiğinden çok, siyasetin kendisinin yeniden değişim yaratabileceğine dair inançları tazelemesindedir.