USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000
Yaşam

Çetiner Çetin'den EURA24'e Özel Mülakat

Habertürk Dış haberler koordinatörü,duayen gazeteci Çetiner Çetin haber sitemiz eura24 için özel açıklamalarda bulundu .

Çetiner Çetin'den EURA24'e  Özel Mülakat
16-07-2022 00:02
20-07-2022 23:49
Google News

1977 yılında Hakkari Yüksekova’da doğdum. Tabi benim doğduğum yer Türkiye'nin en kenar kenti. Google girdiğiniz zaman; karşınıza dağlar tepeler hem İran'la sınır hem Irak'a sınır bir yer çıkıyor. Ve tabi zorlu bir kent gelir karşınıza. Doğal güzellikleri, insanların güzellikleri çok başkadır. Benim çocukluk ve gençlik yıllarım terörün en sert geçtiği yıllardı Hakkari için. Ben biraz daha şanslı kuşağım. Çünkü babam benim ve kardeşlerimin okuması için bütün imkanlarını seferber etti. Bu fedekarlığın sonunda hem ben hem de kardeşlerim Türkiye'nin en iyi okullarında okuduk. Ben Ankara Üniversitesini bitirdim. Kardeşim ise ODTÜ'yü bitirdi. Kız kardeşim Bilkent Üniversitesi'ni bitirdi. Hakkari gibi bir yerden Türkiye'nin en doğusundan, en uzak köşesinden Türkiye'nin merkezine başkentine geldik. İlk gelen ben oldum Ankara'ya. İlk defa bir metropole geldim. Çünkü benim yaşadığım kent o yıllarda 30.000 nüfusu olan bir kentti. O zamana kadar sadece kitaplardan gördüğüm Anıtkabir’i ve Atakule’yi canlı gördüm. Okul hayatıyla beraber Ankara'da yaşamaya başladım. Önce ben geldim. Benden sonra kardeşim geldi. Daha sonrada kız kardeşim geldi. Biz üçümüzde babamızın bize sağladığı imkanları düşünerek okuduk ve hiçbir zaman babamızı utandırmadık. Onun bize sağladığı  imkanları ve içinde bulunduğu sıkıntılı durumu bilyorduk. Çünkü biz Manisa'da, Konya'da, Tokat'ta ya da Samsun'da bir aile değildik. Hakkari'de bir aileydik.Tabii en büyük avantajımız şuydu: Seksenli yıllarda bir çok öğretmen Hakkari’ye sürgüne gelmişti. Bunların içerisinde milliyetçi olanlar da vardı. Aşırı solcu olanlar da. Hakkari tam anlamıyla sürgün kentiydi. Aslında süper zeki öğretmenlerin, çok iyi doktorların ve çok zeki entellektüel çevrenin sürgüne geldiği bir kent. Hani vizontele de seyretmişsinizdir; kütüphanesi olmayan bir kentte kütüphane müdürü göndermek gibi devletin o yıllarda yaptığı ironik şeyler vardı ve gerçekten gelen öğretmenler de bizim için bir cevher niteliğindeydi. Şöyle söyleyeyim: Seksenli yıllarda öğretmenlerin İstanbul'dan, Ankara'dan ya da Türkiye'nin büyük metropollerinden sürgüne gönderilmesi onlar için belki üzüntü verici bir durumdu ama bizim açımızdan baktığımızda büyük bir kazançtı. Onlar geldiler bize öğretmenlik yaptılar. İlk okuduğum kitap Monte Cristo Kontu idi. Hiç aklımdan çıkmıyor. İlk okul ve devamında orta okul yıllarımda dünya klasiklerini okumaya başladım. Mesela ben bugün dönüp bakıyorum. Ortaokul seviyesinde olan kaç tane öğrenci var? Dünya klasiklerini okuyan kaç tane öğrenci var? Ama biz o yıllarda gerçekten büyük bir keyifle öğretmenlerimizin bize sağladığı imkanlarla bu dediklerimi yaptık. Burada bunun da altını çizeyim. Çünkü o yıllarda kitap bulmak da zordu. Hakkari gibi bir yerde gerek büyükler, gerek jandarma, gerek polis her kitabı iyi ya da kötü her şeyi sakıncalı görüyorlardı. Öğretmenlerimizin getirdiği kitaplar hayata bağlandığımız bir noktaya dönüştü. Küçük bir kentten çıkıyorsunuz. Büyük bir kentte geliyorsunuz, insanlarla iletişim kurmaya çalışıyorsunuz. Karşınızda duran insanların hepsi kendilerince Türkiye'nin batı illerinde yetişmiş büyümüş, o kültürü iyi bilen insanlar ve siz Hakkari gibi bir kenar kentten çıkıp İstanbul'a Ankara'ya geliyorsunuz Ben ilk başta çok zorlandım. Her şeyden önce benden sonrakiler en azından bir tecrübeye sahip. İlk tecrübeyi ben yaşadım. Hatta birkaç kez dönmeyi bile düşündüm fakat inandım ben burayı bitireceğim diye. Herkesin hayalleri vardır. Bende üniversitedeyken çok büyük hayaller kuruyordum.Üniversiteyi kazandığımda hayalim şuydu: Bir gün bu ülkede vali olacağım, kaymakam olacağım. Ama bir gün hayatımı değiştiren bir şey oldu. Tayfun Talipoğlu Hakkari'ye geldi. Araç bir anda önümde durdu ve bana adres sordular. Bende gösterdim, “Çocuk bin arabaya bize göster bakalım orayı” dediler. Ben arabaya bindim ve onları yol bitimine kadar götürüp yolu gösterdim. O günden sonra gazeteci olmak da benim için bir hayaldi. Benim aslında gazeteci olma hayalim Tayfun Talipoğlu’nun Hakkari'ye gelmesi ile başladı diyebilirim. 1992 yada 93 olması lazım. O günden sonra ben artık nasıl gazeteci olurum diye bakmaya başladım. Üniversiteye geldiğim zaman da artık gazeteleri dikkatli okuyan günlük hayatı, güncel siyaseti takip eden biri oldum.

 Meslek yaşamıma başlarken bazı dönüm noktaları oldu. Birkaç yere başvurdum ama mesleğe başlayan bir gazeteci için şöyle söylemek lazım. Bu mesleğe mutlaka birinin referansıyla başlayabiliyorsunuz. Maalesef kötü olan bu. Ben Hakkari'den geldim. Benim hiçbir referansım yok, hiç kimseyi tanımam. Medyada ne tanıdığım bir akrabam var ne aile dostum var, ne yapabilirim? Düşündüm taşındım ve bir yerel gazetede üniversitenin son sınıfındayken haber yazmaya başladım çok düşük maaşlarla hem de. Sonrasında NTV’nin dış haberler servisine geçtim. Kolay bir süreç değildi. İlk başta işleri öğrenmeye çalışıyorsunuz ve her zaman sizin üzerinizde birileri var. Birileri size talimatlar verir, birileri sizi yönlendirir. Bazen çok iyi niyetli insanlarla karşılaşırsınız. Bazen de hiç ummadığınız insanlarla karşılaşırsınız. Ben iyi işler çıkarmak için hep fedakarca davrandım. Yani hiçbir zaman haberden kaçmadım. NTV de çalıştığım dönem içinde şunu söyleyebilirim, gerek Işın Eliçin dış haberleri müdürümüz gerekse Mirgün Cabas, o dönem genel yayın yönetmenimizdi bana olan desteklerini eksik etmediler. Bugün gazetecilik mesleğinde bir yerlere gelmemde Bu insanların büyük emeği var. Onları her zaman mesleki yaşamda referans aldım. Sonrasında benim çok uzun süren bir Ortadoğu serüvenim oldu. Bir dönem İsrail'de kaldım. Bayağı uzun bir dönemde Irak'ta kaldım. Sırasıyla NTV’de çalıştım. Ardından TRT’de çalıştım.Irak’ ta 9 yıl görev yaptım.Irak benim için tam bir laboratuvar ortamıydı. Israil’de benim içi öyleydi. Burada da zorluklarla karşılaştık. Ben hep şöyle düşündüm. Çetiner Çetin, senin arkanda güçlü bir siyasi aktör yok. Sen sahanın gücüyle geleceksin. Sen laboratuvarın gücüyle geleceksin. Sen, bir gün gazeteci olarak görüneceksin hem de kaynak olan gazeteci olacaksın. Ben bu meslekte hep şunu savunurum: Gazetecilerin kaynağı vardır. Bir de kaynakları olan gazeteciler vardır. Kaynağın gazetecisi, kaynağının görev süresi kadar ya da kaynağının ona verdiği destek kadar vardır ama kaynakları olan gazeteci her siyasi dönemde de her şartta, her koşulda her zaman işini yapar, görevini yapar. Dolayısıyla ben Ortadoğu'da yaklaşık 11-12 yıl çalıştım ve bunu yaparken de hep kendime yatırım yapmaya özen gösterdim. Her zaman farklı kültürlerde ve yaşantıda olan insanlarla iletişim kurmaya çalıştım. Network oluşturmaya özen gösterdim ve şunu düşündüm:  Ben İstanbul'a döndüğüm zaman elime telefonu aldığımda İsrail'le bir şey olduğu zaman hemen doğrudan merkezine ulaşmam lazım. Irak'ta bir şey olduğu zaman direk merkezine ulaşmam lazım. Suriye'de bir şey olduğu zaman direk merkezine ulaşmam lazım. Hani bir parayı bankaya koyarsınız orada unutsanız bile o para 12 yıl sonra büyük bir kârla sizin cebinize geri gelir. Ben de kendimi bir altın madeninden işlenmiş bir maden gibi bir kasaya bıraktım. O değer kazansın. Laboratuvarda işlensin ve 24 ayar olarak bana geri dönsün. Hayatımda, hiç kimsenin hakkında kötü bir şey konuşmadım. Hiç kimseye hakaret etmedim. Haberimi yaparken bile dikkatli olmaya özen gösterdim. Tabii ki bizler de yanlışlar yaptık. Hatalar yaptık ama ne olursa olsun her zaman meslek namusunu, şerefini elüstünde tutmaya özen gösterdim bu benim için en önemli değerdir.

  Meslek hayatımın bir bölümünde Irakta çalıştım. Benim için inanılmaz önemli yıllardı. Şöyle ki; Irakta ve israil'de olduğum süreçte ben ve beraber çalıştığımız meslektaşlarımız Filistin İsrail meselesini takip ettik. Irak'taki iç savaş sonrası Irak'ın işgalini, Irak'taki bölünme süreçlerini, Şiirlerle, Sünnilerin savaşını, Türkmenlerle Kürtlerin savaşını ve daha birçok şeyi yaşaya yaşaya gördüm. Kendi kendime hep şunu söyledim: Kendini yetişir. Yetiştiremezsen döndüğünde her zaman bir yöneticinin iki dudağının arasında olacaksın, talimatla çalışacaksın. Dolayısıyla bu mesleği büyük bir özveriyle ve yüreklilikle yapmaya çalıştım. Gittiğim her şehrin bir fotoğrafını çektim. Ortadoğu'dan Katar'dan tutun Suudi Arabistan'dan Suriye'ye, İsrail'den Kuveyte, Irak'a İran'a.kadar. Bütün bu şehirlerin ve bölgelerin tamamını karış karış sokak sokak gezdim. Hangi mahallesinde güzel yemek pişer, hangi otelinde kalınır, hangi restorantındayemek yenir? Her bölgenin kendine ait dinamiklerini not ettim. Kentlerin nüfus ağırlığı kimdir? Burada hangi aşiretler var? Buradaki aşiret liderleri kimlerdir? Ön planda kimler olur? Buranın zengin iş adamları kimlerdir? Burjuvaziyi temsil edenler kimlerdir? Ardından Bağdat Şiisi kimdir, Sünnisi kimdir? Bunların başka rol oynayanları kimlerdir? Bağdat'ın hangi mahallesi sunidir? Hangi mahallesi Şii’dir. Kürtler içerisinde Şiiler faal olarak nerede yaşar? Şii Türkmenlerin lideri kimdir? Sünni Türkmenleri kim temsil eder? Onların hepsini içinde yaşaya yaşaya gördüm ve öğrendim.Başka bir örnek vereyim. Mesela; Suudi Arabistan neden Yemen’e girer? Katar körfez'de neden yalnız kaldı? Neden Birleşik Arap Emirlikleri Katar rekabeti var? İran nasıl bir dengedir? Iran'ın tarihsel rolü nerede başlar, nerede biter? Buna benzer daha birçok olayı ve bunu oluşturan bütün denklemi böyle görmeye çalıştım. İran'a bir islam devleti gözüyle bakıyoruz. İslam devrimi yaşandı gözüyle bakıyoruz. Oysaki iran'da yaşanan bir islam devrimi değil bir şia devrimidir ve o şia devrimin içinde hangi dinamikler var, kaç mezhep var, İmam Humeyni neyi temsil eder? İran'daki yönetimi Cumhurbaşkanı yönetir, Tahran'ın model şeklindedir. Tarihsel süreçte bir bakıyorsunuz İran 3000 yıllık tarihi boyunca satrançı, damayı, tavlayı bulmuş bir toplum. Siyaseti oyuna dökmüş bir millet.Biz Türkler bu coğrafyada neyi temsil ediyoruz? Hangi kentlerde, nasıl bir kültürel değerin temsilcisiyiz? Bütün bunları yaşaya yaşaya öğrene öğrene istanbul'a geldim. Ankara'ya geri döndüğüm zaman artık Ankara'da bir zamanlar stajyer muhabiri olarak çalıştığım kuruluşlarda artık bilirkişi ya da Ortadoğu'yu en iyi bilen gazetecilerden biri olarak karşılandım.Bu benim için tabii ki önemli bir şeydi. Bugün çok şükür o yılların vermiş olduğu deneyimle gerek Türkiye'de, gerek Avrupa'da gerek Amerika'da, Kanada'da, Japonya'da zaman zaman gittik bilgilerimizi, dneyimlerimizi anlattkı. Deaş kimdir? PKK kimdir? El Kaide ne yapar? El Kaide ile Deaş'ın arasındaki fark nedir? Hangi felsefe bunları birbirinden ayırır? Burada bir şeyi daha hatırlatayım. Ben bunları sadece Irakta yaşarken İsrail'de Suriye'de yaşarken gidip kitaplardan yada televizyonlarda aldığım haberlerle görmedim. Ben bu örgütlerin kamplarına gittim. Zaman zaman haber yapmak için zaman zaman ise merak ettiğim için. Yani bir insanı bu kadar radikalizmi iten sebep nedir? Almanya'da bakın mesela. Almanya gibi ileri demokrasi, güçlü bir ekonomisi olan ülkede bir insan niye gelir PKK ya katılır ya da neden Deaş gibi bir radikal örgüte katılır? Kişiyi buna iten sosyolojik, ekonomik gerçekler neler? Türkiye’ye artık gerçekten bir öz güvenle geldim. İki bilgi birikimiyle buraya geldim. Birincisi çok okudum  ikincisi ise çok da gezdim.

  Ben gittiğimde Türkiye'de medyanın ağırlığı vardı. Döndüğümde ise Türkiye'de düşünce kuruluşlarının ağırlığı vardı. Gerek Avrupa'da, gerek Amerika ve Japonya'da birçok kuruluşta konuşmacı olarak bulundum. Üniversitelerde dış politikaya dair konuşmalar yaptım. Radikalizm ve terör örgütleri, silahlı gruplar, silahlı örgütler bunlar benim uzmanlık alanım. Örneğin; bugün otururum, bir eylem yapıldığı zaman bunun görüntü mantığı içerisinde yapılış tarzi ve felsefesi, içeriği, kullanılan silahla içerideki hareketin hepsini kendi içinde değerlendirmesini, onu kimin yaptığını yada kimlerin yaptırdığını analiz edebilirim. Çoğu zaman herkesten önce karar veririm. Bana bir ara ilginç bir teklif geldi. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğünde dış medya ve Ortadoğu konularında çalışmam istendi. Sevgili Cemalettin Hâşimi ile o dönem basın yayın ve enformasyon Genel Müdürlüğü geldik.Bir süre de onunla beraber çalıştık. Benim çalıştığım dönem krizlerin olduğu bir dönemdİ.O dönem Suriye'de bir Rus uçağını düşürdük. O dönemde krizleri ülkem adına, devletimiz adına çalıştığım kamuoyuna anlatmaya çalıştık. Yabancı medyaya anlatmaya çalıştık, İşim de buydu. Zaten sivil toplum örgütlerine, düşünce kuruluşlarına, yabancı medya kuruluşlarına sık sık Türkiye hakkında genel durumla ilgili bilgi verdik. Ya da onların Türkiye içerisinde daha rahat çalışacağı koşullara hazırlamak yatığım işin bir parçasıydı bu dönemde. Tabii ki bir gazeteci bir gazetecinin ne istediğini bilir. Ben bir gazeteci olrak beraber çalıştığım kişilerin önünü açmaya çalıştım.Bürokrat gibi hiçbir zaman davranmadım. Çünkü gazetecilik benim için bir tutku emin olun. Bu mesleği para için yapmazsınız. Para için yapılmaz zaten. Yani buradan istediğiniz parayı kazanın. Bu mesleği para için yapmazsınız. Yani gidip şu örneği veriyorum hep. 42-45 derece sıcakta Bağdat'ta günlerce güneşin altında şapka takıp günde 3 sefer tişört değiştirerek iki sefer duş alarak ya da bazı günler hiç üstünü bile değiştirmediğiniz anlar olur. Para kazanacağım düşüncesiyle bu işe yapmazsınız.Bazı günler yoğun operasyonlar olur. Helikopterden inerseniz askeri araca binersiniz ya da açık konuşayım. Bir El Kaide kampına gittiğiniz zaman yada Deaş militanların olduğu bölgeye gittiğiniz zaman sonuçta biz de insanız biz de korkuyu yaşıyoruz. Yani karşınızdaki sonuçta bir terörist sizin yanlış anlaşılacak bir cümle kurmanıza bakar ve onun size geri dönüşü çok sert olur. Dolayısıyla bütün örgütlerin bakış açılarını, oluşabilecek riskleri, neler yapabileceklerini sahada gördüm. Bir gün düşündüm kendi kendime. Ya tamam takım elbise giymek güzel. Ben takım elbise giymeyi de severim. Dolabım da takım elbiselerle doludur ama ben sahayı daha çok seviyorum Bugün güzel bir odamız var. Bu odada oturuyoruz, dostlarımız ağırlıyoruz, sohbet ediyoruz. Ben ilk bu odaya geldiğim zaman benim masam hemen karşımdaydı. Boğaz köprüsünü görüyordu. Benim odamın 2 tane manzarası var. Biri hemen karşımdaki gecekondu.Diğeri ise tabii boğaza bakan taraf. Ben bir tercih kullanım. Buradaki insanlar ne yapıyor? Burada ne var? Türkiye'nin tablosu burası. O yüzden gösterge burası. O yüzden yönünümü gecekondunun olduğu yönüne çevirmeyi tercih ettim. Oysaki karşıda oturuyorum, boğaz manzarası şiir yazabilirdim, güzel kitaplar yazabilirim, onu yapmadım. Bunu tercih ettim ama tabi bir kez daha söyleyeyim. Nerede durduğunuz önemli ve nereye baktığınız da. Bu meslekte bir kez daha söylüyorum parayla bu işi yapamazsınız. Ben 65 gün Ukrayna Rusya savaşının takip ettim. İlk gittiğimde - 20 dereceleri gördüm. Yani düşünün artık bizim özel montlarımızı vardır. O soğuk iklime karşı ve şimdi de şöyle bir şey var. Biz canlı yayın yapıyoruz. Dolayısıyla oraya turistik bir geziye gitmedik. Ben İran'a, Azerbaycan'a, Suriye'e, Irak'a, Ukrayna'ya ani bir durum olabilir ihtimali le her an gitmek için çantamı yanımda taşıyorum.2 saat içerisinde hazırım. Aynı anda Mariupol kentinde günde 9 tane canlı yayın yapıyorum ve akşam canlı yayındaYIM. Spiker arkadaşlarım sağ olsun bunu en çok Mehmet Akif Ersoy yapıyor. Kendisi çok sevdiğim bir kardeşimdir  biz beraber uzun yıllar çalıştık. Dolayısıyla artık Çetiner seni odana gönderelim. Çünkü oranın hava şartları zorlayıcı, sen odaya git dinlen yarın sabah bize gün boyu lazımsın diyordu. Bu meslekte bizi ekran yüzü olarak görüyorsunuz ama bir de ekranın arkasında duran bir dev ekip var. Ben her zaman kameramanları çok önemserim. Bu anlamda kameramanlar da en az bizim kadar sahayı net görmek zorunda. Benim konuştuklarımı onların çekmesi gerekiyor. Dolayısıyla kameramanlık mesleğinin ne kadar önemli olduğunu ne kadar dikkat gerektiren bir şey olduğunu çok iyi değerlendirmek lazım. Pandemi döneminde herkes evinden dışarı çıkamazken Ermenistan Azerbaycan savaşı başladı. 45 günü aşkın bir süre ben Azerbaycan Ermenistan'da Karabağ'da savaş bölgesinden pandemi koşullarına ragmen çıktık, oraya gittik, hepsi de Covid oldu. Ben hep bizim ekibe de aman diyorum dikkat edin diyordum.

 Aliyev ile çok güzel bir röportajım oldu. Ben gittiğim ülkelerde olabildiğince oradaki yetkililere de mikrofon uzatmaya özen gösteriyorum. Bu, Irak'ta yeri geldi Behram Salih oldu. Yeri geldi Talabani oldu. Suriye'de keza aynı şekilde.Halkın da nabzı önemlidir. Yeri geldiği zaman siyasilere de gündemi sormak durumundayız. Bu gerekli bir şey ama bir kez daha söylüyorum bu mesleği para için yani eğer ben para kazanayım diyorsanız bu mesleği yapamazsınız başka işler yapacaksınız. Bu keyif için yapılır. Misal Afrin operasyonunda ben canlı yayındayken canlı yayın esnasında ateş açıldı. Üzerine ateş açıılıyor bu gerçekten inanılmaz bir şey. Bunu yaşadım inanılmaz bir durum. Canlı yayın esnasında bana ateş açılırken hemen yere yattım. Tabi bunu da eğitimlerini alıyorsunuz. Bizim mesleğimizin böyle ilginç tarafları var. Ekrana çıkarsınız, bir şeyi söylersiniz, konuşursunuz. Sizi eleştirenler de çıkar. Sizi alkışlayanlar da çıkar. Bu çocuk çok akıllı diyenler de oldu ya ne saçmalıyor diyenler de oldu. Ben her zaman. eleştiri hakkını izleyicinin elinde olması gerektiğini düşünenlerden oldum ve eleştirenlere asla aksi bir tepki de vermedi. Tam tersine bu meslekte beni herkes bilir eleştirenlere de dikkatle dinlerim. Onların da eleştireceğine olan kanaatim her zaman güçlüdür. Ama Türkiye'de maalesef kuruluşla kutuplaşma çok had safhaya ulaştığı için maalesef buradaki durum biraz farklı. Türkiye'de eleştiri özellikle son 2 yılda bambaşka bir boyut kazandı. Kişisel haklarımıza, hukukumuza. sevdiklerimize öyle zamanlar oluyor ki annenize bile küfür ediliyor.

 Sosyal medya diye bir alan var. Burası öyle bir şey ki insanların kendilerini en özgür, en rahat hissettikleri yer. Yani karşınıza gelse o kişi size küfür edemez ama sosyal medyadan ağzına geleni söyleyebiliyor.Tabi çok tecrübeler ediniyorsunuz. Güzel anılar bırakıyorsunuz geride. Şöyle biraz geriye dönüyorum, bakıyorum inanılmaz güzel anılarla bugüne gelmişiz. Mesela aklımda kalan birkaç tanesi var. Irak'a yeni gittim. Tabi toy bir gazeteciyim. 2003 yılı Irak Genelkurmay Başkanı Bekir Zebari ile röportaj yapacağım. Bekir Zebari’nin özel kalem müdürü yanıma geldi. Irak'ta Genelkurmay Başkanı aynı zamanda Milli Savunma Bakanı. Işte bakan bey, Genelkurmay başkanımız. Türkiye bir teşekkür konuşması yapacak. Kısa bir giriş sadece kısa bir giriş. Türkiye'ye çok teşekkür ediyoruz falan yazıyor. Ben dedim ver bakayım kağıdı, aldım. Bir Türkmen kardeşimiz yazmış ben dedim ki bunu Türkmen yazmış. Ben Türkçesini yazayım bari. Hani bakan bey yanlış şey yapmasın.Neyse bakan beye götürdüler. Bakan bey biraz baktı etti falan. Bende arkadaşa dedim ki bakan bey madem ki güzel Türkçe ile girip bir teşekkür edecek. Irak işgali sürecinde işte Saddama karşı verilen mücadelede bize destek olarak kapıları açık tutan Türkiye’ye teşekkürler falan yanımızda hissediyoruz. Türkiye'ye iki cümlelik teşekkür cümlesi. Adam kağıdı ezberlemiş geldi ve açılışı yaptık. Adam bu konuşmayı yaptığı sıra bana geldi. Ben de ona bir jest yapayım dedim. Ben de Türkçe değil, Arapça ona hitap ettim. Sonra Türkiye'ye geri döndüm. Tabi bu bana hayatımdaki en büyük derslerden biri olmuştu. Ben de adama Irak Genelkurmay Başkanı yayınımızda diye hitap edeceğime arapçası “Mesulün cation irakeyn” yani Irak askeri birliklerinin başkomutanı demektir. Bu ben yanlışlıkla “Mesulü cahş” dedim. Yani Irak eşeklerin başı dedi. Tabi adam çok bozuldu. Bunu kasıtlı yaptığımı düşündü once. Tabii bu arada kulaklıkta simultane tercüme yapan arkadaşlarda ya sen ne dediğinin farkında mısın abi? Düzelt çabuk falan dediler. Hemen bir reklam arası verdik. O reklam arasında ne yaptığımı sordum. Ya dedi abim işte Ces diyeceğine cash dedin. Neyse özür diledik. Yanlışlık yaptığımızı söyledik. Falan filan şudur, budur o günden sonra hep şunu söyledim, eğer bir dil hakim değilsen çok fazla zorlamayacaksın. Şimdi tabii yıllar sonra böyle bir şeye benzer bir durumu Ukrayna'da yaşadık. Ukrayna savaşında. arabamız kurşunlandı. Orada da savaşın ortasında kaldık. İnsanlara yardımcı olmaya çalıştık.Bir gün yanımızda iki tane çok değerli genç gazeteci arkadaşım geldi. Biri Adem Metan, öbürü de Taha arkadaşımız Yeni Şafak gazetesinden. Dediler ki abi biz de seninle beraber gidelim. Sen tecrübelisin. Tamam dedim. Ben de gençleri severim. Yalnız dedim. Burada lokantalar kapalı, her yer kapalı. Dolayısıyla arabaya dört kişi bineceğiz. Biriniz lojistikten sorumlu olacaksınız. Biriniz yol güzergahlarının belirlenmesinden öbürünüz arabanın durumundan.  Kameramana da döndüm ve  dedim ki senin tek işin var, kamerayla çekim yapmak. Arabanın benzini var mı yok mu? Akşamdan bunu kontrol etmek. Çünkü Ukrayna'da günde 20 litreden fazla yakıt alamıyorduk. Dolayısıyla biz de her seferinde yirmi litre dolduruyoduk. Bir sonraki benzinlikte direksiyonun başına kameraman geçti.  Bir sonraki petrol istasyonunda bu sefer öbür arkadaş geçti. Çünkü pasaporta istiyorlardı. Otele gidiyorum. Ertesi gün dedi ki, tamam gidelim. Eyvallah. nereye gidelim? Bir yer belirledik, oraya gideceğiz. Bu arada biz gittik dediler ki orada Rus tanklarını vurulmuş bir şekilde göreceksiniz.Biz gittik Rus tankları yoktu ama köyün içerisinde dumanlar yükseliyordu. Baktım yani bir tuhaflık var, kimse yok. Bu arada bizim gazeteci arkadaşımız Taha’ya dedim ki arabanın üst tarafına tv yazın çünkü. Uzaktan dürbünle falan baktıkları zaman en azından aracın TV olduğunu fark etsinler, ateş etmesinler. Bizim arkadaşlarda siyah bandı almışlar tv yazmışlar fakat ben arabayı çok hızlı kullanıyorum. Çünkü ben daha önce savaş muhabirliği eğitimi alırken araba kullanma konusunda özel bir eğitim almıştım ve dolayısıyla arabayı ben kendim kullandım. Savaş bölgelerine gittiğim zaman aracı kameramana falan bırakmam. Kendim kullanırım. Çünkü oradan çıkmamız lazım. Arabanın üzerine ateş açıldı. Hemen oradan hızlıca çıkmaya başladık. Sonra bir noktaya geldik. Bir baktım Ukrayna askerleri var. Onları da kollarındaki sarı banttan biliyoruz. Tabi can havliyle onlara yaklaşalım bari hiç olmazsa onlar bizi korur dedik. Onlar da bu sefer silahı bize doğrulttu ama bu arada Ukrayna askerlerinin elinde de joystickler falan var. Anladım ki onlar orada Rus askerlerin yerini tespit etmeye çalışıyorlar. Bizi görünce birden panik yaptılar. O panikle onlar da bizim üzerimize ateş açtılar ve ben hızlı bir şekilde bölgeden çıktım. Hiç durmadan 15 dakika hareket ettim. O bölgeden biraz uzaklaştık. Sonra ben arabadan indim. Bu arada halen olayın şokundayım hâlâ. Ve saat 15’te canlı yayınımız var. Baktım gsm operatörleri çekiyor dedim ki, buradan bir canlı yayın verelim. Bu arada baktım orada 3-4 tane de köylü var. Ukrayna'nın bir köyünde orası. Hemen oraya Tripodu kuralım, canlı yayın yapalım. Bu arada sevgili Adem, Metehan, Taha, Hakan halen o olayın şokunu içerisindeler. Sonra Meğer o Ukrayna askerleri bizi takip etmişler. Köylüler de bizi ihbar etmişler.  Köylülerin bizi ihbar etmesini son anda fark ettim ama artık iş işten geçmişti. Arabamızın kapı ortasındaki T harfi rüzgardan kopmuş sadece V harfi kalmışı. V harfi de Rusların savaşta kullandığı sembol. Bu arada bize ateş açan sadece Ukrayna askerleri değil. Ben tam yaka mikrofonunu çıkardım. Bir Ukraynalı'ya mikrofon uzattım. Ingilizce konuşmaya çalıştım bir döndüm. Bir baktım bizim arkadaşları yere yatırmışlar. Silahların bana doğru tutmuşlar. Bu arada canlı yayın ben ne yapacağımı ne söyleyeceğimi şaşırdım. Bir panik hali yaşadım. Big boss tamam dedik. Niye bölgeye girdiniz falan filan diye sordular. Tabi ben yerde yatarken sevgili Taha ve Adem Metan daha sonra bu konuya açıklık getirdiler. Sonuçta şunu unutmayalım. Ekranda bizi seyrediyorsunuz. Bizim de sevdiklerimiz var, annemiz var, babamız var. Onlarda bizi ekrandan seyrediyorlar. Düşünün hangi anne, hangi baba çocuğuna bir ekranda kurşunlara karşı karşıya kalmasını isteyebilir?.Ben o arada adamlarla konuştum, ikna etti. Bayraktar, Türkiye falan filan neyse adamlar ikna oldular. Pasaportlarınızı aldılar ama tabi bu süre bir buçuk saat falan sürdü. Bu arada o bir buçuk saat içerisinde benim televizyonda paniklemem, ingilizce konuşamam ve adama yok bu ingilizce bilmiyor deyip yayını kesmem bir anlamda espri malzemesine dönüştü Hiç kimse kameranın arkasında olan bitenden haberi yok. Başımıza gelenlerden haberi yok. Bir anda Habertürk'ün yayın koordinatörü ingilizce bilmiyor oldu. Ya ben zaten 12 yıl yurt dışında yaşamışım. Bizim de sahada yaşadığımız zorluklar var. Yeri geliyor su bulamıyorsunuz. Yeri geliyor bakın 45 gün kaldık. En son gidişimde düşünün. Bütün ülke Romanya, Polonya sınırına akın akın giderken biz o ülkede kalmışız. Ukrayna'nın içinde kalmışız. Ukrayna'nın topraklarında kalmışız. Ve Ukrayna toprakları içerisinde Ukrayna savaşınında kendi Medyası bile Kiev’de kalmazken bunun altını çiziyorum. Amerikan televizyonları bile artık burası güvenli bir bölge olmaktan çıktı deyip bölgeyi terk ettikleri zamanında bile Habertürk olarak biz kalmışız. Büyükelçimiz bize Ukrayna’da inanılmaz yardımcı oldu. Destek oldu.Sağ olsun. Büyükelçimiz çok ısrar etti ama biz çıkmak istemeyeceğimiz söyledik. Kalmak istediğimizi söyledik ve kaldık. Yanımıza bir Türk bayrağı aldık. Arabamızda Türk bayrağı vardı. Kameraman Hakanla beraber o gün kendimizi inanılmaz yalnız hissettik. Her 10 dakikada bir sirenler çalıyor, metroya iniyoruz. Kalabalıkların içerisine ve 45 gün boyunca. Ya ben sonuç itibariyle bir gazeteciyim. Ben de İstanbul'da durabilirim. Etiler'de, Ortaköy'de lüks bir restoranda yemek yiyebilirdim. Ama ben Ukrayna'daki savaşın ne olduğunu daha iyi anlatabilmek için Ukrayna'da kaldım. Caddeler kapatılmış, sokağa çıkma yasağı var. Biz gazeteciyiz. Bu arada.TV yazısını söktük onu da hemen altını çizeyim. PRESS yazdık, ikinci bir kazayla karşılaşmamak için bu sefer kendi elimle. Bütün bunların yanında bir kez arabamıza doğrudan mermi isabet etti. Koltuğun hemen arkasından geçti camlar kırıldı ve 15 gün arabamızın camı olmadan bildiğiniz mutfakta kullandığımız streçle camları kapatarak araba kullandık. Savaş bölgesi ve insanlar tabii kameranın arkasında arabanızın camlarının olmamasını görmüyorlar. O arabanın klimaları ne kadar çalışırsa çalışsın. Dışarıdan - 20 dereceden nasıl bir soğuğun geldiğini göremeyebilirler. Ama bizler de çok zor şartlarda çalıştık. Yani işte orada biz kebap yemedik ya da hamburger yemedik. Ukrayna’da ekmeğin içine Türkiye'den getirdiğimiz peyniri koyup yedik. Biz o gıdaları alıyorduk. Ton balığıyla konserveler ile kendinizi beslemeye çalıştık. Sağlıksız koşullara ragmen, benzin sıkıntısı yaşamamıza rağmen otel personelinin bile ülkeyi terk ettiği dönemde her gün çarşaf değiştiren otel, 10 günde 1 çarşaf değiştirildi ve düşünün akşam gidiyorsunuz, küveti dolduruyorsunuz çamaşırlarınızı elinizde yıkıyorsunuz. Onu kurutmak ayrı bir şey ütüsüz pantolon giymek apayrı bir şey. Benim için şimdi bunlar hep birer anı olarak kaldı ve geriye dönüp baktığımda ya bu iş para için yapılmaz. Keyif alman lazım. Bu mesleği sevmen lazım. Ne olursa olsun orada olmak gerektiğini düşünmen lazım. Onun için orada olman gerekiyor. Bu mesleği ben çok seviyorum. Keyif alarak yapıyorum. Bu meslek sayesinde dünya lideriyle tanıştım. Birçok ülkenin bakanlarıyla tanıştım. Farklı siyasi partilerin yöneticileriyle, bakanlarıyla yakın diyaloglar kurdum ve bugünlere geldim. Bugün artık Habertürk'ün Dış politikadan ve Güvenlik Politikalarından Sorumlu Yayın Koordinatörüyüm. inşallah Rabb’im bizi mahcup etmez.

 Ben hayatım boyunca hani konuşmama başlarken söyledim. Ilkokul ve orta okul yıllarından itibaren dünya klasiklerinı okudum. Gözümü açtım ilk okuduğum kitap Monte Kristo Kontu idi o kitap halen evde durur. Halen bir yerde tutarım. Bazı insanlar vitrinde kristal vazoları tutar ya da çok değerli şeyleri tutar. Ben o kitabı her zaman kendim için bir değer olarak orada tutarım. Bana çok şey katmıştır, Kitap alışkanlığım orada başladı. Ben ne olursa olsun her gün bir saat kitap okumaya özen gösteririm. Nerede olursam olayım okurum. Tabi dünya hızla değişiyor. Şartlar hızla değişiyor. Dolayısıyla o hızlı değişen dünya koşullarında bizimle hızla analizler okumamız gerekiyor. İşte Avrupa'da, Amerika'da yayınlanan birçok düşünce kuruluşunun analizleri var. Ortadoğu ile ilgili Avrupa ile ilgili Nato ile ilgili. Bunların hepsinin de değerlendirmelerine bakmamız gerekiyor. Günde ortalama 85 civarında telefon görüşmem oluyor. Çünkü yurtdışından dünyanın farklı ülkelerinden. Yabancı haberleri de olabildiğince okumaya çalışıyorum ama tabi burada bunu yapan bir ekibimiz de var. Zaman zaman onlar haber yapıyorlar. Haberin kaynağına bir daha dönüp bakıyorum. Orada böyle bir ifade var mı yok mu? Yani günlük ortalama nereden bakarsanız bakın 13 saatim böyle yabancı kaynakları okumakla geçiriyor. Yabancı kaynaklara bakıyorum, çünkü sabah burada haber merkezinde oturduğum zaman dünyada ne olduğunu bilmem lazım. Neler yaşandı bilmem lazım. Hep bir okuma içindesiniz artık gözlüklere de başladık. 2-3 tane gözlük burada çantada. Tabi ben kitabı çok seviyorum. Kitabı sevdiğim gibi de bu kitapları bellli aralıklarla kendi memleketim Hakkari'deki kütüphanelere gönderiyorum. Çünkü ben gerçekten Türkiye'nin en doğusunda koşulların en zorlu olduğu bir kentten Hakkari'den buraya geldim ve isterim ki oradaki çocuklarda kitapları okusunlar. Biliyorum ki bir tane çocuğun bile şu kitaba değmesi onun dünyasını değişecektir. Kaderi değişecektir, Bahtı değişecektir. Dünyaya bakış açısı değişecektir. Bir öğrenci dahi olsa gönderdiğim kitaplardan faydalanıyor olsa ne mutlu bana. Ben bunun dünyada en büyük yatırım olduğuna inanırım. En büyük değer olduğuna inanırım. Gücüm yettiği nispette zaman zaman da sponsorlar aracılığıyla. Hakkari'deki çocukları Çanakkale'ye getirmek, İstanbul'a getirmek Türkiye'nin farklı illerine göndermek istiyorum. Bildiğimiz dostlarımıza rica ediyoruz. Geçen gün 200 öğrenciyi Çanakkale'ye gönderdik. Bu benim için çok değerli bir şey. Çünkü ben çocukluğumda Çanakkale’yi hep kitaplarda gördüm. Anıtkabir'i hep kitaplarda gördüm. Atakule'yi hep kitaplarda gördüm. Dolayısıyla bugün ben bu imkanlara sahibim. Bugün geldiğim konum itibariyle bunları sağlayacak güçlüyüm. Babam hep bana şu öğüdü verdi.: Nereye gidersen git, dünyanın neresinde olursan ol seni olgunlaştıran, seni bugünlere getiren ve senin mayanı oluşturan bu kenti asla unutma. O yüzden de belli aralıklarla ne olursa olsun memleketime giderim. 1 gün 2 gün kalırım gelirim sırf öyle gezmek için iş için falan değil böyle. 3 ayda, 15 ayda 1 falan giderim. Bir gezerim dolaşırım yanımda kitaplarımı da götürürüm okurum uçakta. Mutlaka kitap okurum. Çünkü sonuçta burada bazı işleri yapıyoruz, idari işlere imza atmamız gerekiyor Çok mu gezen bilir, çok okuyan mu bilir? Evet, ben ikisini de tamamladığını düşünüyorum. Çünkü hem çok geziyorum. Senede ortalama 140 – 150.000 mil  uçuşum oluyor.  Ankara'ya gidiyorum, Antep'e gidiyorum. Yurt dışına sık sık çıkıp geliyorum. Bu arada haberleri takip ederken ben hep bir denge içinde olmaya özen gösteriyorum. Ukrayna'ya gittiysem şimdi Rusya'ya gitmem gerekiyor. Oradan da bakmam lazım. Onlar nasıl bakıyorlar? Bu yüzden keyif aldığım bir iş keyifle yaptığım bir iş umarım devamını getiririz. Rabbimde bahtımızı ve önümüzü açık tutsun. Ben her zaman şunu söylüyorum, nerede olursa olsun bazen insanlara dokunmak gerekiyor. Bazen insanlarla konuşmak gerekiyor. Bazen insanların hayat hikayelerimizi anlamaları gerekiyor. Şöyle üstünden geçtik ama emin olun bizlerde 5 saat bombalanan binanın altında bekledikten sonra ne zaman bitecek bu bombalama? Bu bittiği zaman bir daha bu mesleği yaparsam Allah belamı versin diye düşündüğümüz oluyor. Ve o binadan çıktıktan bir saat sonra ertesi gün aynı bölgeye nasıl gireceğim diye bir daha düşünürsünüz. Dolayısıyla işimiz halkımıza, yurttaşlarımıza, dilimizi anlayan bütün herkese doğru, düzgün ve yerinde haber anlatmak.

 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
ÇOK OKUNANLAR
ARŞİV ARAMA
E-GAZETE TÜMÜ
PUAN DURUMU TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ TÜMÜ