Sessiz Yaslar Atlası

Sessiz Yaslar Atlası
27-01-2026

“Yas, sadece sevdiklerimizi kaybetmekle olmaz. Bir yaşama biçimini kaybetmek de yastır. Bir şehri bildiğimiz hâliyle kaybetmek, rutinlerimizi kaybetmek de yastır. Hatta itikatlarımızı, dünyayla ilgili inançlarımızı kaybetmek de yastır.” der Kemal Sayar

Ben de eklerim;

Bazen içimize yerleşen o ağırlığın bir adı olmaz. Sessizdir, usludur, kimseyi rahatsız etmez ama bizi yavaşlatır. Çünkü acı dediğimiz şey, çoğu zaman sadece cenazelerle, taziye evleriyle anılır. Oysa yas, yalnızca toprağa verdiğimiz insanların ardından gelmez; vedalaşamadığımız, yarım kalmış, içimizde asılı duran şeylerin ardından da gelir.

Bir sabah uyanırız ve bir sokağın artık eskisi gibi kokmadığını fark ederiz. Çocukluğumuzun geçtiği bina yıkılmıştır. Mahalle bakkalının yerinde büyük, soğuk bir market vardır artık. Bir zamanlar dizimizi kanattığımız o taş yoktur. Belki bunu uzun uzun düşünmeyiz ama içimizden bir şey sessizce çekilir. İşte o an, yasın en hafif ama en derin adımıdır. Çünkü insan bazen bir şehri kaybettiğini sanır; oysa kaybettiği, o şehrin içindeki hâlidir.

Bir zamanlar sorgulamadan inandığımız şeyler vardır. Bizi ayakta tutan cevaplar, sarsılmaz sandığımız doğrular… Zamanla bazılarını taşıyamadığımızı fark ederiz. İnançlarımız değişir, doğrularımız yön; düşüncelerimiz yer değiştirir, bildiğimizi sandığımız dünya yabancılaşır. Bu değişim büyümenin bir parçasıdır belki ama yine de içimizde küçük bir matem bırakır. Çünkü insan, inandığı şeylerin ardından oluşan boşluk için de yas tutar.

Ve rutinler… Her gün aynı saatte açılan perde, kahvenin ilk yudumu, yürürken kaldırımdaki çatlağı farketmek… Rutinler fark etmeden tutunduğumuz dallardır. Emeklilikle, taşınmayla, boşanmayla, bir hastalıkla kırıldıklarında, görünmeyen bir yas başlar. Kimse fark etmez ama içimizde bir soru dolaşır: “Ben şimdi kimim?” Bazen yalnızca düzeni değil, onunla birlikte akıp giden zamanı da kaybederiz. Ertelenmiş hayaller, cesaret edilememiş başlangıçlar, “sonra”ya bırakılmış ihtimaller… Bunları hatırladığımızda içimizde ince bir sızı belirir. Çünkü insan, geri gelmeyecek yılların ve kapanmış kapıların da yasını tutar.

Belki de en sessiz yas, kendimizin eski hâlini kaybetmektir. Daha cesur olduğumuz zamanları, daha saf, daha inançlı ya da daha kırılgan hâlimizi özleriz. Karşısına çıkan herkese güvenen o kalp artık aynı değildir, onun hali de değişime uğramıştır. O hâl bir daha geri gelmeyecektir ama onunla nasıl vedalaşacağımızı pek bilmeyiz.

Bu yüzden yas, yalnızca ağlamaya değil, fark etmeye de ihtiyaç duyar. Kaybettiğimiz şeyin adını koyduğumuzda, ona içimizde küçük bir yer açtığımızda, altına bir sandalye çekip karşımıza alıp konuştuğumuzda sanki biraz hafifleriz. Çünkü kabul etmek, çekip gitmiş olana gösterdiğimiz son nezakettir.

Belki bugün, kimseye anlatmadan, sessizce yas tuttuğumuz şeylerin adını koyma günü olabilir.

Bir şehir… Bir dostluk… Bir aşk… Bir inanç… Bir düzen… Bir ihtimal… Hepsi birer kayıp. Ve hepsi bizde iz bırakır.

Belki de bir ömür… Bize verilmiş ama bütünüyle yaşanamamış gibi duran o sınırlı zaman.

Yasınızın adı ne olursa olsun onu gerektiği gibi yaşamak, olanı olduğu gibi kabul etmek ve sonrasında zamanının dolduğunu hatırlatıp onunla vedalaşmak gerekir. Yaşayamadığınız yasla vedalaşabilmeniz mümkün değildir, siz nefes aldıkça o da sizinle yaşamaya devam edecektir.

Ve belki en kıymetlisi şunu farketmektir: Yas geride kalanı yalnızca incitmez; geleceğe nasıl tutunacağımızı da öğretir. Kaybettiklerimizle birlikte değişir, yeniden şekilleniriz. Başka bir biçimde, ama yine de hayatın içindeyizdir. Çünkü insan, her yasın ardından biraz daha derinleşir, biraz daha güçlenir ve biraz daha kendisine yaklaşır.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?