İsviçreli yazar Max Frisch'in dediği gibi, ("Wir riefen Arbeitskräfte es kamen Menschen")
Biz iş gücü çağırdık, insanlar geldi.
30 Ekim 1961 tarihinde Türkiye ile Batı Almanya (Federal Almanya Cumhuriyeti) arasında işgücü anlaşması yapılarak, Türklerin bu ülkeyi işgücü ile gitmesinin yolları açılmış ve yüzbinlerce işçi Avrupa'ya işçi olarak gönderilerek, Anadolu insanının gurbet hikayesi ikinci Viyana kuşatmasından sonra farklı bir şekilde tecelli etmeye doğru evrilmiştir.
Yüzyıllardır giremediğimiz Avrupa'nın ortasına işçi sınıfı olarak girerek, Hristiyan batının yeni bir yüzüyle baş başa kalarak kaderin yeni bir yüzüyle tanışıyorlardı.
Polatlı kapılarına kadar çekilen Türkler yeni bir sayfa açarak, batı medeniyetinin içine giriyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrası sanayisini hızla büyütmeye çalışan Almanya, bu süreçte iş gücü açığını kapatmak için yabancı işçileri ülkeye davet etme yoluna giderek birçok ülkeden işçi getirtmiştir.
İlk olarak İtalya (1955), Yunanistan ve İspanya (1960) gibi ülkelerle işgücü anlaşmaları yapan Almanya,30.10.1961'de Türkiye ile işgücü anlaşması yaparak, Türk işçilerini Alman sanayiinde çalışmak üzere Almanya'ya kabul etmeye başlamıştır.
Anlaşmanın temel amacı, Almanya'nın hızlı sanayileşme sürecinde ihtiyaç duyduğu iş gücünü karşılamaktı, Türkiye’nin hedefi ise işsizlik oranını azaltmak ve ülkeye döviz kazandırmaktı.
Alman işçileri, hayat standartları yükseldikçe zor ve pis işleri yapmamaya başlamışlar ve maliyetleri de giderek artar olmuştu. Oysa ekonominin gereksinmesi hem bol hem de ucuz el emeğiydi. Bu nedenle yabancı işçi ithaline gidildi.
Bunun için Türkiye ucuz işgücü için bulunmaz bir ülkeydi.
Almanya ise büyüyen sanayiye destek sağlamak amacıyla ihtiyaç duyduğu işgücünü Türkiye'den sağlamıştır. Anlaşmanın uygulanması, Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) ve Federal Almanya Çalışma Kurumu aracılığıyla yürütülmüştür. İstanbul'daki Alman İrtibat Bürosu, Almanya'ya gitmek isteyen işçilerin başvurularını almak ve işçilerin sağlık kontrollerini yapmak gibi işlemleri yürütmekle görevliydi.
İstanbul'daki Alman irtibat bürosu öyle herkesi işçi olarak kabul etmeyerek, sağlıklı, fiziki güçlü insanları kabul ediyor tepeden, tırnağa muayeneden geçiriyordu.
Türkiye ise gönderilecek işçilerin tanınması ve belli olması için Almanlardan bazı taleplerde bulunarak, "Almanya'ya gidecek işçilerin vücutlarına özel bir damga vurulmasını istemiş ve bu Almanlar tarafından red edilerek, insan haklarına aykırı görülmüştür.
Tükkiye Çalışma bakanlığıda Almanya'ya gidecek işlerden orada nasıl davranılması ilgili özel talimatla hazırlayarak onlara veriyordu.
İşçilere verilen talimatların başında, bu insanlar sanki düğüne gidiyormuş gibi takım elbise ve kravat takmalarını istenmiştir.
Ve Ahlaki kurallara uymaları hatırlatılmıştır.
Türkiye'den Almanya'ya ilk işçi kafilesi, 1961 yılında 450 kişilik bir grupla Düsseldorf'a gitmiş ve Alman yetkililer tarafından törenle ve büyük bir coşkuyla karşılanmışlardır. İşçiler, genellikle ağır sanayi,maden ve inşaat sektörlerinde çalışmak üzere Almanya'nın Frankfurt, Köln, Hamburg, Münih ve Berlin gibi sanayi kentlerine yerleştirilmişlerdir.
Başlangıçta misafir işçi (Gastarbeiter) olarak Almanya'ya gönderilen Türk işçiler, kalıcı olmayacakları düşüncesiyle kabul edilmiştir ve süreli olarak yani anlaşmalı olarak 2 seneliğine göndermişlerdir.
Daha sonra Alman işverenler, iş tecrübesi kazanan Türk işçileri gönderme düşüncesinden vazgeçerek hükümetten bu süreli anlaşmanın iptalini talep ederek, süre sınırının kaldırılmasını sağlamışlardır.
Ancak zamanla bu göç dalgası kalıcı hale gelmiş, işçilerin aile birleşimleri ve yeni nesillerin Almanya'da doğmasıyla Almanya'da büyük bir Türk topluluğu oluşmuştur.
Bu göç hareketi hem Almanya hem de Türkiye açısından önemli ekonomik ve sosyo-kültürel sonuçlar doğurmuştur:
Türkiye bu anlaşma ile ülkeye döviz girdisi sağlayarak, Almanya'dan çalışan işçilerin Türkiye'ye gönderdikleri dövizle, Türkiye'nin ödemeler dengesi ve ekonomik kazanım elde ederek, döviz sıkıntısını çözmeye çalışmıştır. Bu işçiler gönderilirken, bunların haklarını korumak, din, dil, kültür veya sosyal haklarını bir anlaşma çerçevesinde koruma altına alınması ne yazık ki düşünülmemiş veya Türk yetkililerinin aklına gelmemiştir.
Yugoslavya hükümeti, yolladığı işçisinin nerede yatacağında, ne yiyeceğini ve haklarının nasıl korunacağına kadar ayrıntılı anlaşmalar yapıp, Alman işverenini eğitim kursları açmaya zorlarken ve yine Yunanistan oradaki işçilerin dini hayatlarını, daha kolaylaştıracak eğitim ve dini kurumlar kurulmasını Almanlardan talep ederek hayata geçmesini sağlamışlardır, Türkiye ise vurdum duymaz bir şekilde 100 binlerce insanını sırtından atar gibi federal Almanya'ya göndermiştir.
(Yunanlılar Wuppertal şehrinde kendi çocukları için kendi okullarını açmışlar ve kendi eğitimlerini kendileri vermişlerdir)
1961'den günümüze kadar 65 sene geçmiştir, Avrupa ve Almanya'da çok dinamik bir Türk topluluğu ortaya çıkmıştır, bu insanların burada kalıcı olduğu artık hayatın bir gerçeğidir, bunun böyle bilinmesine rağmen bu insanlar için neler yapılmıştır veya neler yapılmalıdır.
Türkler artık buranın yeni yerlileridir.
Türk devletinin ve hükümetlerinin yurtdışında yaşayan vatandaşları için bir plan,program ve projelerinin olmadığı bir gerçek çünkü dün hangi sorunlar ve ne konuşuluyorsa bugünde aynısı konuşuluyor.
Sorunlar ve meseleler çözüm bekliyor,sorunların başında aidiyet, kimlik, kültür, din, dil, eğitim, kurumlaşma, ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi başlıklar öne çıkıyor.
Siyasi katılım,Seçme seçilme, Askerlik, Emeklilik, Aile gibi sorunlar çözülmeyi bekliyor.
Avrupa'lı Türklerin beklentileri olan yurtdışı bakanlığı sadece bir hayal olarak yaşatılıyor.
Gençler arasında kimlik arayışı son dönemde farklı bir seyir izliyor ve şu soru soruluyor "Biz Kimiz".
Kimlik sorunu tartışmaları yaşanıyor.
Gençler arasında Türkiye cazibesi artık ilgi çekmiyor ve izinler farklı bir rotaya doğru yönelmeye başlamıştır.
Türk toplumunun geleceği, sigortası olan "Türkçe" dili ikinci dil konumuna düşmüştür ve bununla ilgili STK'lar artık "Türkçeyi"gündeme almalıdırlar.
Bütün bu gelişmeler olurken, Almanya'da yaşayan Türkleri temsil ettiklerini iddia eden kurumlar, kuruluşlar,STK'lar veya dini cemaatler bu 3 milyonluk kitlenin yani insanların sorunlarına ne kadar sahip çıkıyorlar.
Onları ne kadar temsil ediyorlar.
Bu dinamik Türk topluluğunun hakları için değilde, kendi siyasi amaçları veya ideolojileri için mi mücadele ediyorlar, bu soruyu ciddi manada düşünmek gerekir.
Bu sahipsiz topluluğun sorunlarından daha önemli hangi sorunlar olabilir?
Almanya'nın sağladığı özgürlüğü, siyasi amaçları veya kendi dini cemaatinin öne çıkması için kullanan cemaatler maalesef insanlarımızın haklarını savunmak yerine kendi guruplarının haklarını öne çıkarma gayreti içerisindeler.
Halbuki günümüzde Almanya'da yaklaşık 3 milyon Türk kökenli insan yaşamaktadır. Bunların haklarının mücadelesini verecekleri yerde enerjilerini hiç başarılı olamayacakları yerde harcıyorlar.
Türk işgücü göçü, Almanya'nın sosyal, kültürel ve ekonomik yapısında kalıcı bir izler bırakmış ve bu taktir edilerek, bugünkü Almanya'nın refahında pay sahibi olmuştur, bütün bu gelişmeler bazı kuruluşlar tarafından görülmeyerek farklı bir anlayışın hâkim olması kimseye fayda sağlamaz.
Türk-Alman ilişkileri yara almamalıdır.
Göç anlaşması hem Almanya'nın hem de Türk toplumunun modernleşme sürecinde önemli bir dönüm noktası olarak tarihteki yerini almıştır.
Almanya'daki Türk toplumunun sosyolojik yapısı değişiyor, ideolojik dernekçilik yapmak artık mümkün değil, bu insanlar artık buranın yeni yerlileri yani kalıcılar, herkes buna göre pozisyon almalıdır yoksa yarın çok geç olabilir.
Merdiven altı cemaatçiliği ile bir yere varmak mümkün değil. Almanya'daki Türk toplumu artık kendinin hakkını savunan, derdini daha iyi anlatan ve ifade eden, kendini savunacak kurumları görmek istiyorlar.
Avrupa Türkleri artık sadece işçilerimizden ibaret değildir. Özellikle yeni nesiller eğitimli ve dil hakimiyetleri kuvvetli insanlardır. Aralarında iş insanı, akademisyen, bürokrat, çeşitli konularda uzmanlar, sporcular ve siyasetçiler bulunmaktadır. Yani Avrupa'da çok sayıda başarılı Türk yaşamaktadır.
Değişen dünyada, değişim ve dönüşümü iyi anlamak gerekir, Almanya'daki Türkler için çok farklı bir dönem aşamasına geçilmiştir, bunun iyi okunması gerekir, kurumlar ve kuruluşlar bu yeni döneme göre kendilerini yapılandırmalıdırlar.
Göçün 65. yılında, kendi ayakları üzerinde duran, düşünce üreten, kendi kimliğini koruyabilen, mensubu olduğu toplumu en iyi şekilde temsil edebilen, vizyon sahibi, donanımlı kurumlara ve yöneticilere ihtiyaç var.
Almanya'daki kuruluşların diğer bir sorunu ise ekonomik çünkü maddi kaynak konusunda çok başarılı değiller, bazı kuruluşlar din, kimlik, kültür gibi yapılardan çok ticareti öne çıkarıyorlar.
Öyleki bu ticaret Türkiye'ye kadar ulaşmış durumda, bu kadar sorunun arasında Türkiye'ye yatırım yapıyorlar.
STK'ların ileri gelenlerinin iş insanları olmaları ve ticaret ile bağlantıları ise ayrı bir sorun, çünkü öncelikleri kendi ticaretleri oluyor?
Teşkilat ikinci plana düşüyor.
Ticari hayat tecrübesi ile teşkilat anlayışı çok farklı dünyalar.
İslami Teşkilatların yönetiminde görev alan yöneticilerin büyük çoğunluğunun dil sorunu var, yeterli derecede Almanca bilemedikleri için, Türk toplumunu Almanlara karşı temsil etmekte sıkıntı yaşanıyor.
Burada'ki kuruluşların demokrasi ilede sorunları var, demokrasiyi özümsemede sorun yaşıyorlar, İslam ve demokrasi bir arada olabilir mi veya bağdaşır mı gibi.
Diğer bir konuda bazı çatı kuruluşlarının Alman Anayasayı Koruma teşkilatı tarafından Anayasaya aykırı kuruluş ilan edilmeleri olmuştur.
Alman sistemini iyi tanıyamamaları ve diyalog eksikliği, en büyük handikapları oluyor ve bu cendereden bir türlü kurtulamıyorlar.
Teşkilat yönetimlerinin çoğunluğu atama ile geliyor, seçim sistemi ve demokratik özgürlük işletilmiyor.
Kuruluşların yöneticilerine bakıldığında çoğunluğu 60 yaş üzeri insanlar ve Almanya doğumlulara yönetimde yer verilmiyor, Avrupa'da doğmuş olanlar teşkilatlarda yetiştirilmediği için yönetimede gelemiyorlar, kanaatimce birazda onlara güvenmiyorlar çünkü onların Alman eğitim sistemi içerisinde yetiştiğinden dolayı kontrol edilemez görülüyor.
Kendi içerisinde huzuru yaşayamayanlar, toplumunada huzurlu bir yaşam sunamazlar.
Demokrasi, çok kültürlülük, Türkler ve Almanlar için büyük bir fırsattır. Bu fırsatın en iyi şekilde değerlendirilmesi sivil toplum kuruluşları için bulunmaz bir nimettir.
İdeolojik bağnazlığı ağır basan kuruluşlar bunun faturasını Türk toplumuna ödetmemelidir, Almanya'daki Türk toplumuna daha güçlü, daha iyi ve daha güzel bir gelecek sunulmasına sağlamanın yollarını açmak için çalışmalar yapmaya gayret gösterilmelidir.
Türk kuruluşları mevcut yapılarını çağın şartlarına uygun bir şekilde yeniden gözden geçirmeleri elzemdir, çünkü çağın gerisinde kalanlar tarih sahnesinden kaybolmaya mahkumdur.
Son olarak:
Türk toplumunun temsilcileri göç tarihini iyi anlatmalıdırlar ve uluslararası göç sempozyumları, paneller, toplantılar, göçün dünü bugünü ve geleceğini tartışmalı ve gelecek vizyonu çizilmelidir.
Maalesef göç ile ilgili bugüne kadar ortaya ciddi akademik bir göç eseri çıkarılamadı.
65 yılın geldiği süreç iyi anlatılmalı gelecek kuşaklara çünkü bugünlere kolay gelinmedi.
Birinci kuşak Almanya'nın ekonomik kalkınması için birçok bedel ödedi, daha doğrusu hayatını verdi.
Hayatta kalanlar ise sağlık sorunları ile mücadele ediyorlar, Almanya'nın ağır çalışma hayatı bu insanları bu hale getirmiştir.
Geçmişini bilmeyenler, geleceklerini inşa edemezler.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir