Bizi Dinleyen Teknoloji mi, Bizi Çözen Teknoloji mi?
Kulaklıklar artık cebimizdeki anahtar kadar sıradan. Evden çıkarken “telefon, cüzdan, kulaklık” diye kontrol ediyoruz. Müzik dinliyoruz, podcast takip ediyoruz, toplantıya giriyoruz, yürürken dünyayı biraz kısıyoruz. Gürültüyü bastırıyor, dikkatimizi topluyor, bazen yalnız kalmamıza yardımcı oluyor. Ama son yıllarda kulaklıklar sadece sesi değil, bizi de dinlemeye başladı.
Yeni nesil akıllı kulaklıklar kalp atışını, stres seviyesini, bedensel tepkileri ve hatta dikkat dalgalanmalarını ölçebiliyor. Buna “biyosinyal” deniyor. İlk bakışta çok cazip: Sağlık takibi, erken uyarılar, daha iyi performans, daha dengeli bir hayat… Kim istemez? Teknoloji, bir kez daha hayatı kolaylaştırma vaadiyle karşımıza çıkıyor.
Ama her teknolojide olduğu gibi burada da asıl soru şudur:
Bu imkân kimin elinde ve hangi amaçla kullanılıyor?
Masum Konfor, Sessiz Güç
Teknoloji çoğu zaman bağırarak gelmez. Sessizce hayatımıza sızar. Önce konfor sağlar, sonra vazgeçilmez olur. Akıllı telefonlar böyle oldu. Sosyal medya böyle oldu. Başta “kolaylık” dediğimiz şey, zamanla gündelik hayatın vazgeçilmez parçasına dönüştü. Şimdi sıra, vücudumuzu ve ruh hâlimizi ölçen cihazlarda.
Sorun, kulaklığın kalp atışımızı ölçmesi değil. Sorun, bu verinin ne kadar süre saklandığı, kimlerle paylaşıldığı ve hangi algoritmalarla yorumlandığıdır. En önemlisi ise bizim bundan ne kadar haberdar olduğumuzdur. Çoğu zaman kabul ettiğimiz uzun kullanım sözleşmelerini gerçekten okuyor muyuz? Hangi veriyi verdiğimizi, hangi karşılığı aldığımızı gerçekten biliyor muyuz?
“Ben Bilirim” Demek Neden Yetmiyor?
Özellikle gençler ve akademisyenler kendilerini bilinçli kullanıcı olarak görür. “Ben manipüle edilmem”, “Ben reklamın farkındayım”, “Algı oyunlarına gelmem” deriz. Bu düşünce anlaşılırdır ama eksiktir. Çünkü yeni nesil yönlendirme yöntemleri doğrudan aklı ikna etmeye çalışmaz; zamanlamayı kontrol eder.
İnsan ne zaman en savunmasızdır?
Yorgunken, stresliyken, uykusuzken, duygusal olarak dalgalıyken. Biyosinyal ölçen cihazlar tam da bu anları tespit eder. Yani mesele “ne düşündüğümüz” değil, ne zaman düşündüğümüzdür. Bir içerik, yanlış zamanda karşımıza çıktığında, normalde etkilenmeyeceğimiz bir duyguyu tetikleyebilir.
Kulaklık + Telefon: Görünmeyen Hayat Ortaklığı
Asıl tablo kulaklıkla telefon birleştiğinde ortaya çıkar. Telefonlarımız hangi haberi göreceğimizi, hangi bildirimin ne zaman düşeceğini, sosyal medyada neyle karşılaşacağımızı belirleyen merkezlerdir. Kulaklık ise ruh hâlimizi, stres seviyemizi ve dikkat durumumuzu ölçer. Bu iki veri birleştiğinde ortaya son derece güçlü bir profil çıkar.
Eğer sistem sizin stresli olduğunuzu biliyorsa, olumsuz haberler tam o anda önünüze düşebilir. Başkalarının başarılarını gösteren içerikler artabilir. “Geri kalıyorum” hissi fark edilmeden büyütülebilir. Kimse size bir şey emretmez. Ama ruh hâlinize uygun bir ortam hazırlanır. İnsan çoğu zaman bu ortamın dışarıdan kurgulandığını fark etmez.
“Bu Benim Düşüncem” Yanılgısı
En tehlikeli yönlendirme türü budur. İnsan, yönlendirildiğini fark etmediğinde kendini özgür zanneder. Oysa kararın kendisi değil, kararın doğduğu zemin dışarıdan şekillendirilmiştir.
Bir genç düşünün. “Son zamanlarda kendimi yetersiz hissediyorum” diyor. Bunu bir telkin olarak değil, kendi iç sesi olarak algılıyor. Oysa bu duygu; yanlış bir zamanda gelen içeriklerin, bilinçli olarak seçilmiş karşılaştırmaların ve duygusal anlarda yapılan küçük dokunuşların sonucu olabilir. En etkili yönlendirme, kişinin bunu kendi fikri sanmasıdır.
Akademisyenler Neden Daha Kırılgan?
Bu yazıyı özellikle akademisyenler için biraz daha dikkatle yazmak gerekiyor. Çünkü akademisyenler sürekli değerlendirilir, sürekli üretmek zorundadır ve sürekli daha iyisini yapmakla yükümlüdür. Yayın baskısı, performans ölçütleri, rekabet ve görünürlük kaygısı, zihinsel yükü artırır.
Bu da onları biyosinyal açısından daha “okunabilir” hâle getirir. Bilgi arttıkça insan kendini güvende hisseder. Ama bu tür teknolojiler karşısında asıl risk, bilgiden doğan rehavettir. “Ben fark ederim” demek, bazen fark etmemeyi kolaylaştırır.
Bu Bir Komplo Teorisi mi?
Hayır. Bu bir teknoloji okuryazarlığı meselesidir. Bugün bu sistemler sağlık için geliştiriliyor olabilir. Yarın reklam, pazarlama, performans yönetimi ya da davranış analizi için kullanılabilir. Teknoloji nötr değildir. Onu kim kullanıyorsa, onun niyetini taşır.
Bu yüzden mesele kulaklık değil.
Mesele, sorgulamadan kabullenmektir.
Ne Yapmalı?
Kimse kulaklıkları çöpe atalım demiyor. Teknolojiye sırt çevirmek de gerçekçi değil. Ama şu soruları sormak zorundayız:
Hangi verim toplanıyor? Nerede saklanıyor? Kim erişiyor? Ne kadar süreyle? Ve bu veriler, benim aleyhime kullanılabilir mi?
Belki de en önemli soru şudur:
“Bu teknoloji bana hizmet ederken, ben ona hangi sınırı çiziyorum?”
Bilinçli kullanıcı olmak, her yeniliği hemen kabul etmek değil; sınır çizebilmektir.
Bazen kulaklığımızı çıkarıp sessizliği dinlemek gerekir. Çünkü mesele ne dinlediğimiz değil; kimin bizi dinlediğidir. Teknoloji bizi ölçebiliyorsa, biz de onu sorgulamak zorundayız. Aksi hâlde özgürlük, sadece hissettiğimiz ama gerçekten sahip olmadığımız bir duyguya dönüşür.
Belki de asıl soru şudur:
Biz teknolojiyi mi kullanıyoruz, yoksa o mu bizi anlamaya başladı?
