Willi'nin Aşkı

Willi'nin Aşkı
26-12-2022

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sokaklarda kimsecikler görünmüyordu. Belediye otobüslerinin tekerlerinden kaldırımlara sel suları sıçrıyordu. Şoförler, otobüs duraklarına yaklaştıklarında yavaşlamalarına rağmen, orada bekleyen yolcuları, otobüsün tekerlerinden sıçrayan sularla ıslatıyorlardı. Tramvay ve otobüslerin içleri yolcularla pek dolu değildi. Böyle yağışlı havalarda yolcular, genellikle taksileri tercih ediyorlardı.

“Acaba” dedim “ben de mi bir taksiye binsem?” Böyle bir havada otobüs durağına kadar yürüsem; hatta, elimde şemsiye bile olsaydı, yine ıslanırdım. Aslında bugün ıslanmaktan korunmam gerekiyordu. Çok özel ve güzel bir randevum vardı. Merak ettiniz değil mi? Acele etmeyin lütfen hemen sizlere söylemem: Gerci sizlerden hiç bir sır çıkmaz ama işin heyecanı kaçar. 

Sabahtan beri bu randevu için hazırlık yapmaktayım. Saçı sakalı düzeltip bir güzel duş aldım. Özel günler için sakladığım elbiselerimi giyindim. Yıllardır kullanmadığım kravatımı taktım. Her bir şeyi giyindikten sonra aynanın karşısına geçip, tepeden tırnağa aynadaki görüntümü izledim.

Aynaya bakarak bilhassa yüzümün görüntüsünü seyredip; dişlerimi gösterip “maşallah” diyerek sırıttım. Bir de sol kaşımı havaya kaldırıp, kendi kendime sinirlenip kızdım. Haa! Neye mi kızdım; geçen sene berber, “kaşların uzamış” deyip “şıp” diye cevabımı beklemeden sol kaşımı kısaltmıştı. Mübarek saçımdan daha hızlı uzuyordu. Yani sizin anlayacağınız sağ kaşım kısa, sol kaşım ise kısa zamanda sincap kuyruğu gibi oluyordu. Neyse deyip kendimi teskin ettim. Bu sinirlenmelerin ardından da “Oldu bu iş!” deyip gülümsedim.

Artık benimde bir sevgilim olacaktı... Ben de onunla buluşup, görüşebilecek ve sohbet edecektim. Bugüne kadar böyle bir arkadaşım olmamıştı. Nasıl olsun canım? Onuncu sınıftan çıkar çıkmaz, babam elimden tutup, çalıştığı yere götürdü. Ustabaşı (Meister) Hans'a; 

“Al bunu da! Burada bir meslek öğrensin!” dedi. O da; elime bir kaç kağıt verdi. Önce okuyup, sonrada düşüne düşüne doldurmamı söyledi. O kağıtları, o hafta arkadaşlarla doldurmaya çalıştık. Eksik olan yerleri de mahallenin bir bileni olan Yamuk Osman ile köşedeki kahvede çay ısmarlayarak tamamladık. 

Meister Hans, kağıtları aldı. Yanımda a'dan z'ye kadar inceledikten sonra; “Oldu bu iş!” deyip, yapacağım işleri ve oradaki elbise dolabımı gösterdi.

Bir hafta sonra hem iş, hem de meslek öğrenimine başladım. Hiç ummadığım şekilde hayat başlamıştı. Gerçekten zordu. Okul günlerimi arar oldum. Ara sıra “Keşke” diyordum; daha önceleri derslerime iyi ve düzenli çalışıp da okula devam etseydim diye ara sıra kafama elimle vuruyordum. Bazı arkadaşlara uyup; yok canım, kendimde tembellik ederek derslerime düzenli çalışmamıştım... Arkadaşlarımın düzenli çalışıp dersleri iyi olanlar okullarına devam ediyordu. Bazen onlarla hafta sonlarında buluşuyorduk. Genellikle takımlardan, maçlardan, atılan gollerden konuşuyorduk. Söz okul hayatına gelince onlara; “Arkadaşlar derslerinize güzel çalışın! İşyerlerindeki durum çok zor!” demek istiyordum.

Fakat, böyle bir cümle dilimin ucuna kadar geliyordu ne yazik ki, söyleyemiyordum. Onlardan birisi; “Hadi oradan inek! Bak ne güzel çalışıyorsun. Hem işin var, hem de cebin para görüyor! Daha ne istiyorsun be?” der diye çekiniyorum.

Yahu biz böyle bir düşünceye nasıl geldik. Aaa! “Ülen oğlum! Sen gerçekten bir ineksin! Cebinde paran var. Niçin bir taksi tutmuyorsun?” diye mırıldandım. 

Cep telefonumu çıkardım. Taksi çağırma numaralarını çevirdim. Oradaki konuşana evin adresini verdim. Beş dakika sonra taksi geldi. Fazla ıslanmamak için koşar adım taksiye gidip, ön koltuğa oturdum. Taksi şoförü beni şöyle bir süzdü. Ben de ona bakınca; bir de ne göreyim. Bir kadın şoför. Vallahi şaşırıp kaldım. Otuzuna merdiven dayamış güzel yüzlü sarışın bayan; 

“Nereye gitmek istiyorsunuz?” diye sorunca; 

“Nereye gideceğimi unuttum” dedim. Ardındanda; 

“Nereye olursa olsun!” dedim. O da şaşırdı: “Peki öyleyse” deyip taksimetreyi açtı. Hiç bana bakmadan şehir merkezine doğru taksiyi sürdü. Ben yine göz ucuyla ona bakıyordum.

Hiç göz ile görmediğim, sadece telefonda sesini duyduğum bir kız ile randevum vardı. Nerede buluşacağımızı unutmuştum. Ah bir aklıma gelse hemen söyleyeceğim. Sarışın bayan şoför tekrar sordu; 

“Nereye gideceğinizi hatırladınız mı?” “Hayır!” der gibi başımı salladım.

“Gideceğiniz yerde ne yapacaktınız?” diye sordu. 

Utancımdan kıpkırmızı oldum.

“Söyleyemem!” dedim.

Herhalde bayan şoför, randevu evi gibi bir yer zannederek bana dönüp;

“Özür dilerim . Ben o anlamda demek istemedim. Olur ya hasta ziyareti ya da cenaze merasimi gibi filan!”

“Aman Allah korusun! Hasta ziyaretini pek sevmem. Orada herkes üzüntülü oluyor. Hele cenaze töreni.... Hem ben daha çok gencim. Öyle değil mi?”

Sarışın şoför bayan;

“Hem gençsiniz, hem de yakışıklısınız” der demez benim sinirli ve gergin halim yerini yamuşaklığa bıraktı. Gevşedim. Rahatladım. İşini iyi bilen sarışın şoför, tam Mc Donald’ın önünden geçerken;

“Bayan arkadaşınız ile buluşmaya” der demez mevzuyu hatırladım. Elim ayağım birbirine karıştı.

“Hah! Evet bir kız ile buluşacağız!” diye haykırdım.

Şehir merkezinde ikinci turu atarken bayan şoför;

“Nerede buluşacaktınız?” diye sordu.

 

“İşte onu heyecandan unuttum” dedim. Gerçektende bu güzel şoförü görünce nerede buluşacağımızı unutmuştum.

“Hofgarten'de olmasın?” diye sordu .

“Hayır! Hofgarten'de değil!”

“Altstadt?”

“Orası da değil!”

“Seni bekleyen kız güzel mi?”

“Onu da bilmiyorum.”

“Bilmiyorsun ama randevun var?”

“Evet!”

“Nasıl olur?”

“Hiç görmedim de.”

“O halde nasıl tanıştınız?”

“Gazetede ilanını bulup, telefon ettim.”

“Deseniz ya! Teknolojik bir aşk...”

“Öyle bir şey!”

 

Bir ara taksimetreye baktım. Hesap bir hayli yüksekti. Bu arada yağmurda yavaşlamıştı. Çarşıdaki Mc Donald'ın önünden üçüncü geçişimizdi. Telaşlı telaşlı sarışın şoför bayana dönüp;

“Durur musunuz lütfen!” deyip Mc Donald'ın köşesinde taksiden inmek istedim. Yüksek bir yolculuk bedelini öderken sarışın şoför bayan, sanki yolunacak bir kaz bulmuş gibi gülümseyerek;

“Delikanlı hoşuma gittin. Al benim kartvizitimi, eğer benimle buluşmak istersen beni ararsın!” dedi.

Ne yalan söyleyeyim kadın biraz kart ama olsun. Kadın kadındır. Hem güzel ve bakımlı. Şoför bayanın uzattığı kartviziti aldım. Ben de bir ağalık yapıp paranın üstünü bahşiş olarak ona bıraktım... Bahşişin yüksekliği içime oturdu ama oldu bir kere…

Mcdonald's doğru yürürken birden aklıma geldi.

”Üle biz Mcdonaldda  buluşacaktık ya! ...” diye söylendim.

“Randevu saatini bir çeyrek geçirmiştik ya... olsun! Belki bekliyordur..'' diye düşündüm.

Nasıl işaretleşecektik... Kucağında mı, yanında mı bir köpek olacaktı... Benimde elimde bir kitap ve güzel bir gül olacaktı. Bereket ki, onları takside unutmamıştım. 

McDonalds’dan içeri girmeden ceketimi, yakamı, paçamı düzelttim. Görünsün diye gül ile kitabı sağ elimle alıp, önümde tuttum. Ardındanda kapıyı açtım. Salonun ortasına gelir gelmez biraz duraklayıp kendi eksenim etrafında bir daire çizdim. 

Sağ tarafta küçük köpekli yaşlı bir kadın, köpeğiyle konuşuyordu. “Bu olmaz!” diye söylendim. Köşedeki masada iri köpekli bir genç kadın vardı ama yanında biri sarışın, birisi de Afrikalılar gibi koyu derili bir çocuk da vardı. Bu iki çocuk hamburger yiyordu. “Bu hiç olmaz!” deyip tam geri dönecektim ki, o çocuklu kadın bana el salladı.

İster istemez onların yanına gittim.

“Ben Sandra!” deyip elini bana uzattı. Toka ettikten sonra söyle bir baktım.

Maşallah oturduğu koltuğu doldurmuştu. Hatta sağına soluna taşan yerleri de vardı. Kendimi tanıttıktan sonra tam onun karşısındaki sandalyeyi çekip, oturacaktım ki, sarışın çocuk;

“Oraya oturma! Orası Clinton’ın!” diye bağırdı.

Ben de;

“Clinton’da kim?” der gibi Sandra ya baktım.

O da;

“Kusura bakmayınız. Tanıştırmayı unuttum” Önce köpegi gösterip; “Bu Clinton, Biraz hovardadır. Onun için ona bu adı verdik” deyince köpek Clinton, bana bakarak gülümseyen bir şekilde hırladı. Ben de ona;

“Köpek Clinton, tanıştığımıza memnun oldum” der gibi başımı salladım. Ardında bir müddet ayakta durduktan sonra eğreti biçimde yan masadan bir sandalye çekip masanın ucuna iliştim.

Sandra, ben oturduktan sonra masada bulunanları bana, teker teker izah ederek tanıtmaya devam etti. Zayıf ama yedi sekiz yaşlarında olan kıvır kubur saçlı çocuğu göstererek;

“Bu ilk çocuğum Marcel. Babasıyla Köln’de karnavalda tanışmıştık” der demez Marcel bana bakıp gülümsedi. İçimden “karnaval hatırası” deyip gülümsedim. Ağzında hamburger parçasıyla bana zor bela “Hello” deyip, kafasını eğerek patates kızartmasından bir tane alıp, kalın dudaklarını aralayarak ağzına soktu.

Sarışın çocuğu işaret eden Sandra;

“Bu da Amerikalı arkadaşım Robert Braun’dan. Ta Amerika’dan buraya Almanya’daki yabancı işçiler hakkında inceleme yapıp, doktora çalışması için gelmişti. Burada İtalyan, Yunan, İspanyol, Portekiz, Yugoslav kökenli işçilerin dini ve kültürel gelişmeleri hakkında araştırmalar yaptı” der demez ona;

“Almanya’da en büyük yabancı işçi topluluğu Türkler değil mi?”

Sandra, bir müddet soluklandıktan sonra;

“Türkler Müslüman oldukları için, Batı Uygarlığından değiller. Robert, temelde Batı Kültürü ve Medeniyetinden olan misafir işçileri incelemeye gelmiş. Üç sene burada beraber kaldık ama birbirimizi çok sevdik. Bu altın saçlı çocuğun babası Robert işini bitirince bundan beş sene önce Amerika’ya döndü. Orada eserini yayınlamış ve Kiliseler Birliği, bu eserinden dolayı ona ödüller vermişler. Son görüşmemiz üç sene önce olmuştu. Şimdi bağlantımız yok ve nerede olduğunu da bilmiyorum. Oğlum Georg, bu sene yedi yaşına girecek” dedi ve sustu. 

Konu beni çok rahatsız etti. Yüzüm buruştu. Sandra, Clinton adlı iri köpeğinin boynunu sıvazladı. Bu arada parmaklarının ucunu gördüm. Her tırnağının üzeri ayrı bir renkteydi. Georg bana dönüp;

“Senin adın ne?” dedi. Ben de;

“Veli” dedim.

Marcel ile Georg gülerek;

“Aaaa! Willi! Bize Willi amca olur musun” diye sordular.

Boş bulunup kafamı salladım. Sandra ile internet vasıtasıyla görüşürken; adresimi de söylemiştim. Ah kafam ah! Ben ne yapacağım şimdi? Neyse bir yol bulup bu işi halletmem lazım. Bu arada Afrika kökenli çocuk yanıma gelerek; üstü siyah içi kırmızı eliyle omuzlarıma vurarak;

“Willi Onkel, bize köfte sucukla mangal yapar mısın?” 

Daha ben cevap vermeden Georg’da;

“Willi Onkel, bana da schaschlik (şiş kebap)” der demez, Sandra;

“Willi, kaç yaz geçti. Bize bir mangal yapan olmadı! Ne olur” deyince; bir sağa bir sola baktım. Pencereden bakınca komşumuz Metin’in bize doğru geldiğini gördüm. “Hapı yuttum” deyip kafamı öbür tarafa çevirdim. Başımı “Tamam” der gibi salladım. Hemen yerimden kalkıp “tuvalete” deyip oradan ayrılmak için ayağa kalktım. Ben tuvalete doğru giderken Sandra, arkamdan;

“Willi, bu hafta sonu sizin eve geliriz ve oradan mangal için Rhein Nehrinin kıyısına” diya bağırıyordu. Artık tuvaletlerin bulunduğu bölüme girmiştim. Olmayan tuvaletim için biraz oyalandım. Bir çeyrek üstünde vakit geçirdikten sonra tuvaletten çıkan kalabalığa karışarak dışarıya çıktım. Giriş kapısından çıkarken Marcel ve Georg hamburgerini ısırıyorlardı. Sandra da böldüğü hamburgerinin bir parçasını köpek Clinton’ın ağzına sokuyordu.

O günden itibaren internete pek fazla girmedim. Sandra’nın olabileceği yerlere, çocuk parklarına, köpek gezdirme yerlerine hatta ilkokulların olduğu semtlere uğramıyordum. Bundan üç hafta önce bizim mahalleye iri köpekli, iki çocuklu şişman bir Alman kadınının gelip “Onkel Willi Koban” diye birini sordu diye bana da söylediler. Onlar da mahallemizde “Willi Koban diye biri oturmuyor” demişler. O güne kadar Veli Çoban olan ismimin Almanca söylenişi beni kurtarmıştı. 

İsmimin Almanca söylenişi yanında bereket ki beni mahallede pek Veli Çoban olarak tanıyanların sayısı; bir elin parmaklarından fazla değildi. Küçükken korkusuz olduğum için babam, bana Cengiz Han lakabını yakıştırmış ve bu takma ad ile çağırmış. Erkeklerin çoğu beni Cengiz Han olarak bilirdi. Hani derler ya; yiğit lakabıyla anılır; ben de Cengiz Han gibi heybetli yürürdüm; sonradan öğrendiğime göre Cengiz Han da öyle heybetli bir adam değilmiş; ufak tefek birisiymiş.

Zavallı anacığım dedesini ve babasını çok severmiş. Bir oğlum olursa; ikisinden birisini koyacağım diye karar vermiş. Ben doğmuşum ama iş isim konusuna gelince; ne anam, ne de babam içlerinden geçirip arzu ettikleri isimlerden birisini bana verememişler. Babamın anası çetin bir kaynana olduğu için ailede hep onun sözü geçiyormuş. Kadın, “Veli” demiş “babamın aşı. İnşallah onun gibi çalışkan ve hayırlı birisi olur” deyip noktayı koymuş. Anacığım ilk yıllarda sesin çıkaramamış; daha sonra o da, dedesiyle babasının adını birleştirmiş ve bana hep “Ali Osman” diye hitap ediyor. Anamın yakın arkadaşları ve akrabaları da beni Ali Osman olarak bilir. Üç ayrı ismim var ama kağıt üstünde Veli Çoban olarak biliniyorum lakin Sandra ile çocukları bana Willi diyorlar: Böylelikle dördüncü ismi de kazanmış oldum.

Dün işten çıkıp tam mahalleye girerken, bir de ne göreyim. Sandra iki oğluyla beraber ve köpek Clintonı da yanına almış; beni arıyorlardı. Köşedeki küçük mescidin önünde içeriden çıkan yaşlılara bir şeyler soruyorlardı. Hemen küçük bakkal dükkanına girdim. Orada oyalandım. Bir gözümlede onları izliyordum. Bir müddet sonra Sandra ve takımı mahalleden ayrılıp gittiler.

Rahat bir soluk aldıktan sonra bakkaldan bir şeyler alıp, başımı yere eğerek evimize girdim. Anamı selamladıktan sonra akşam yemeğinden önce internette girdim. Hemen Chat odasını açtım. Sandra oradaydı. Onu sohbete çağırdım. On aylığına Münih tarafına mesleki bilgimi geliştirmek için kursa geldiğimi söyledim. Bu olaydan sonra iki aya yakın amcalara gidip onlar da kaldım. Ara sıra mahalleliye ağız arayarak benim durumu soruyordum. Bu arada Sandra boş kalacak değil ya; takip edip duyduğuma göre Hindistanlı birini bulmuş. Ben de rahat ettim.

Geçen hafta Südparkta gezerken yanıma birden iri bir köpek geldi. Birden gelince ben de korktum. Köpek iri bir şey ama gelip paçalarımı kokluyordu. Sanki ben ona tanıdık gibi gelmiştim. Dikkatli bakınca bu köpek Sandra’nın Clinton adlı köpeğiydi. “Hapı yuttuk” derken Sandra, iri bir Hindistanlının koluna girmiş; bulunduğum yerden geçiyorlardı. Sandra, beni gördü ve çaktırmadan hafif gülümseyip çekip gitti. Marcel ile Georg bir kaç metre geriden gidiyorlardı. Beni gördüler ama tanımadılar. Hayret köpek Clinton da sanki bana bir şeyler olmayacak der gibi kuyruk salladıktan sonra çocukların arkasından koşup gitti. Çok şükür Willi’nin aşkı böylelikle kapanmış oldu. 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
Hayati Yaman
Hayati Yaman 1 ay önce
Willi amcanın aşkını da büyük bir keyifle okuduk. Kaleminiz hep yazsın belleğinize kuvvet diyelim Halil Bey.