İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın “1915-1916 Yılları Arasında Yaşanan Olayları Ermeni Soykırımı Olarak Tanıma” başlığı ile sunduğu tasarı İsrail Bakanlar Kabinesi’nde “28 Haziran 2026 günü Kabine’de oybirliği ile alınan bir kararla kabul edildi. Gideon Saar bu girişimini, “Yanlıştan Geri Dönmenin Zamanı Yoktur (It is never too late to do the right thing)” sloganı ile gerçekleştirdi. Daha önce Türk-Ermeni Konusunu Araştırma (TEKAR) Vakfı’nın bildirisini paylaşmıştık. Bu yazıda Yahudi Soykırımı olarak bilinen Holokost kavramı ile asılsız Ermeni iddialarını kıyaslayacağız.
Öncelikle, soykırım (genocide) kavramına bakmakta fayda var. Bu kavram ilk defa 1944 yılında kullanılmıştır. Soykırım kavramı, II. Dünya Savaşı boyunca Yahudi, Roman, eşcinsel, sakat ve siyasi muhalifler ile savaş tutsaklarına karşı Nazilerin işlediği toplu kıyım üzerine icat edilmiş bir kavramdır. Savaş döneminde 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, 1 milyondan fazla Polonyalı ve 1 milyondan fazla Yugoslav sivil, 200.000 kadar çingene ve 70.000 özürlü insan katledilmiştir (Aydın, 2011, s.200). Nazilerin planlı ve sistematik şekilde mevcut altyapı ve üstyapı tesisleri kullanılarak yaptığı bu kıyımın gelecekte gerçekleşmesini önlemek için hazırlanan Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım Sözleşmesi 1948’de BM Genel Kurulu’nda onaylanmış ve 1951’de yürürlüğe girmiştir. Soykırım suçu ilk defa bu Sözleşme ile tanımlanmıştır (BM, 1951).
İsrail Kabinesi’nin, asılsız Ermeni iddialarının kabulüne yönelik aldığı karar; siyasi olmasının ötesinde haksız, hukuksuz ve tarihi gerçeklerle uyuşmayan bir karardır. Asılsız Ermeni iddialarında olduğu gibi söz konusu kararın metni de hukukî, tarihî, demografik yanlışlıklar ve tutarsızlıklar içeren bir metindir. Asılsız Ermeni iddiaları ile Holokost gerçekleri karşılaştırıldığında, aşağıdaki tespit ve ispatlarla İsrail Kabinesi kararının yanlış olduğu ve asılsız Ermeni iddialarının iftira niteliği taşıdığı görülecektir:
Tespit-1: Soykırım (genocide) kavramı ve bu kavramdan dolayı yargılama yapılması için tanımlanan “soykırım suçu” II. Dünya Savaşı sonrasında (1948) ortaya çıkmıştır. Sözleşme BM nezdinde uluslararası hukuk kuralı olarak kabul edilmiş ancak yaklaşık yarım yüzyıl boyunca işlenen suçlara karşı yetkili bir yargılama mercii tespit edilmemiştir.
İspat-1: Asılsız Ermeni iddiaları 1915 yılına dayandırılmaktadır. Yıllar sonra icat edilen bir kavram üzerinden suç tanımlanması çok basit mantık hatasıdır, tutarsızlıktır, hukukun geriye yürütülmesidir. 1944 öncesinde olmayan bir kavrama dayanarak, 1915’teki olaylara ilişkin iddiada bulunmak; tarih, hukuk, sosyoloji ve ilgili tüm bilim dallarına aykırı hareket etmektir. Suçluların ve suç unsurlarının aşikar olduğu Holokost ile ilgili yargılamaların yapıldığı, Nürnberg yargı süreci bile tanımı olmadığı için “soykırım suçu” üzerinden işletilmemiştir. Asılsız Ermeni iddialarına atıfta bulunulan siyasî kararlarda eğer “genocide” kavramı veya “1915 tarihi” geçiyorsa, her iki kavram kararın temelsizliğini kanıtlar. Ayrıca, Perinçek-İsviçre davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) karar gerekçesi Ermeni iddialarının asılsız olduğunu teyit etmiştir.
Tespit-2: Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri BM Soykırım Sözleşmesi’nin kabulünden önce kurulmuş özel mahkemelerdir. 1951’de kabul edilen BM Soykırım Sözleşmesi’ne göre ‘soykırım suçunun işlenip işlenmediği’ hususu hukukî bir işleme tabidir.
İspat-2: Soykırım suçu yargılamaları sadece yetkili mahkemeler tarafından yapılmaktadır. 1998 yılına kadar yargılama yapabilecek mahkeme bile belirlenmiş değildir. 1998 yılında 160 devletin katılımıyla toplanan BM Konferansı sonucunda “Roma Statüsü” olarak bilinen “Uluslararası Ceza Mahkemesi Kurucu Statüsü” kabul edilmiştir. Roma Statüsü’nde, mahkemenin yargı yetkisinin başladığı 1 Temmuz 2002 tarihinden itibaren işlenen suçların yargılanabileceği, önceki suçların UCM tarafından yargılanamayacağı kararlaştırılmıştır. O kadar kanıta, görgü şahidine ve suçlu şahısların varlığına rağmen Nürnberg’de yapılan yargılamalar 1951 sonrasında bile “soykırım suçuna” tahvil edilmemiştir. Perinçek-İsviçre davası ile 1915 olaylarının Holokost’a benzemediği için soykırım olarak nitelendirilemeyeceği ve yetkili mahkemeler dışında, başta parlamentolar olmak üzere kurum ve kuruluşların soykırım tespiti yapamayacağı yer almıştır.
Tespit-3: “Yahudi soykırımı” veya “Holokost” diye anılan olayda suçun işlendiğine dair belgeler, arşivler, deliller, tanıklar hukukî süreçten geçirilmiştir. Yahudi soykırımı; özel inşa edilmiş ölüm kamplarının hazırlandığı, özel deneylerin yapıldığı, fiziki imha teşkillerinin ve insan öldürme planlarının oluşturulduğu, belirli bir grubun sistematik şekilde yok edildiği bir olaydır. Bu olayda kullanılan kamp, tesis, alet, araç, gereç, plan, belge gibi birçok suç aleti mahkemede delil olarak kullanılmış ve halen mevcudiyetini korumaktadır. Dolayısıyla, Yahudi soykırımı suç aletleri, fiziki imha tesisleri, tanık ifadeleri, insan kalıntıları gibi somut kanıtlarla ispatlanmıştır. Dolayısıyla maddi unsur tespitlidir. Nazilerin Yahudi soyunu yoketmek istediği kast unsurunun varlığı nedeniyle manevi unsur gerçektir.
İspat-3: Asılsız Ermeni iddialarında delil sayılabilecek hiçbir belge, fiziki tesis, alet, araç, gereç vs. mevcut değildir, hiçbir yargılama ve mahkeme hükmü de bulunmamaktadır. Ne bir ölüm kampı, gaz odası/vagonu, fırın, laboratuvar, hücre, hapishane vardır ne de Vaşington’daki Holokost Müzesi’nde sergilenen saçlar, elbiseler, kişisel eşyalar, ayakkabılar ve insan kalıntıları gibi delil mevcuttur. Asılsız iddialar bir grup insanın anlatımına, işitilen hikayelere dayandırılmaktadır. Andonian belgeleri gibi öne sürülen dokümanların sahte ve tahrif edilmiş oldukları da belgelendirilmiştir. Suçun unsurlarından kast olmadığı gibi suç kanıtı da yoktur, dolayısıyla maddi ve manevi unsur yoktur. Yargılama bile olmamıştır. Hukuki bir karar yoktur, dolayısıyla İsrail Kabinesi’nin iddia ettiği bir soykırım da olmamıştır.
Tespit-4: Yahudi soykırımı kapsamında maddi çıkar gözetilmezken, asılsız Ermeni iddialarını savunanlar ve Ermeni lobisi maddi kazanç elde etmektedir. Dahası, iddiaları kabul eden ülkeler bunu Türkiye’ye karşı şantaj olarak kullanmaktadır.
İspat-4: İddiayı savunanlar bu iddiayı ispatla mükelleftir. Doğruluğu tartışmalı birkaç anlatı üzerine inşa edilen yalan büyütülmüş ve İsrail Kabinesi’nin de kabul ettiği gibi siyasî bir iftira halini almıştır. ABD Başkanı Reagan’ın hukuk danışmanı Bruce Fein “Beyaz Saray 1981’de araştırma yaptı. Ermenilerin, 2 milyonun üzerinde Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük menfaat sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak” ifadesiyle, iddiaların büyük bir yalan olduğunu, iddiayı savunanların yalancı olduğunu, asıl kıyımın Türk ve Müslümanlara karşı yapıldığını ve 2 milyonun üzerinde Türk ve Müslümanın Ermeniler tarafından öldürüldüğünü teyit etmektedir (Fein, 2009).
Tespit-5: Polonya’nın Auschwitz, Treblinka, Chelmno, Majdanek, Belzec ve Sobibor bölgelerinde kurduğu altı kitlesel insan öldürme tesisinde 4 yılda (1941-1944) toplam 3.130.000 Yahudi öldürülebilmiştir. Ölüm kampları, tesis ve teşkilat dahil tüm altyapı ve üstyapı tamam iken Alman ordusu, polisi ve tüm güvenlik teşkilatı ile diğer kamu kurumları bu iş için seferber edilmiş iken ancak 3.130.000 insan öldürülmüştür.
İspat-5: Osmanlı Devleti’nin 8 cephede çarpışırken, hiçbir altyapı ve tesisi yokken sevk ve iskanın uygulandığı 7 ayda 1.5 milyon Ermeni’yi yok etmesi imkansızdır. Üstüne üstlük hiçbir ölüm kampı, fırın, gaz odaları, hücre, laboratuvar gibi tesis de yoktur. Yeniden yerleştirilen Ermenilerin durumu Amerikan Yakın Doğu Yardım Komitesi, ABD Konsolosları ile diğer ülke kuruluş ve temsilcileri tarafından takip ve kontrol edilmiştir. Soykırım sözleşmesinin uygulanabileceği bir tesis ve ortam olmadığı gibi uygulayabilecek bir ordu ve askeri personel de bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti tüm yoksunluğuna rağmen, yurttaşlarını öldürmeye değil yaşatmaya çalışmıştır. Böyle bir “soykırım” olabilir mi?
Tespit-6: Almanya’da Yahudi veya Roman ayaklanması meydana gelmemiştir. Yahudiler veya Romanlar silahlanmamış, teşkilat kurmamış, silahlı örgütler vasıtasıyla Alman halkına yönelik cinayet, suikast ve katliam yapmamıştır. Bu insanların Almanya’dan toprak talebi, özerklik ve devlet kurma gibi hayal ve istekleri olmamıştır. Almanya’nın bölünme riski olmamış, Alman ordularının geri bölgesinde emniyeti bozan Yahudi ve Roman terör eylemleri yaşanmamıştır. Yüzbinlerce sivil ve masum Alman, Yahudiler tarafından göçe zorlanmamış veya öldürülmemiştir. Karşılıklı savaş hali de yoktur.
İspat-6: Ayrılıkçı Ermeniler teşkilatlanmış, silahlı komiteler kurmuş, ayrılıkçı zihniyete sahip Ermeni vatandaşlarını da ikna ederek devletine başkaldırmış, Türk ve Müslüman ahaliyi katletmiş, kendisine karşı olan Ermenilere eziyet etmiş, Rus ve Bulgar orduları ile işbirliği yapmış, devletine ve milletine ihanet etmiş, halkını arkadan vurmuştur. Hovhannes Kaçaznuni manifestosunda I. Dünya Savaşı’nda Taşnak Partisi’nin Rus ordusunun yanında yer aldığını ve Türklere karşı savaştıklarını ikrar etmiştir. Bogos Nubar Paşa 30 Kasım 1918’de Fransa Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı resmi mektupta “Kafkasya’da Rus ordusu komutası altında 150.000’den fazla Ermeni’nin düzenli ordu içinde yer aldığını, bunun yanı sıra Antranik ve Karekin Pastermadjian’ın liderliğinde 40.000’den fazla Ermeni gönüllü çetecinin Osmanlı ordusuna karşı savaştığını” bizzat beyan etmiştir. Yani karşılıklı savaş hali mevcuttur. Normal şartlar altında, cezası idam olması gereken “vatana ihanet” suçunu işlemiş olan onbinlerce Osmanlı Ermenisi Amerikan, İngiliz ve Fransızların desteği ile takibata bile uğramamıştır. Ayaklanmalara katılan, asayişi bozan ayrılıkçı insanlar sahip olduklarından daha iyi koşullara sahip yurt içi diğer bölgelere sevk edilmiş ve yerleştirilmiştir. Geçici sevk ve iskan sadece 7 ay sürmüş ve savaş sonrasında geri dönüşlere izin verilmiştir. Günlük harç ve yevmiye tahsis edilmiştir. Sevk ve iskan edilenlerin malları iade edilmiş veya hakları teslim edilmiştir. Ayrılıkçı Ermeniler öldürmeyi hedeflerken, Türkler devleti ve milleti ile birlikte Millet-i Sadıka olan Ermenileri yaşatmaya çabalamıştır. Tüm bunlar şeffaf bir şekilde, yabancı gözlemcilerin şahitliğinde ve kanunlarla gerçekleştirilmiştir. Böyle bir kırım olması mümkün müdür?
ABD Başkanı Reagan’ın hukuk danışmanı Bruce Fein’in, “Ermeni terör çeteleri Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. (Paris Barış Konferansı temsilcisi George Redington Montgomery’nin verilerine dayanarak) Ermeni kayıplarının 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı” ifadesi eğer bir “soykırım” varsa bunun Türklere karşı yapıldığını ispatlamaktadır (Fein, 2009). Türklere ait olduğu ispatlanmış toplu mezarlar, Osmanlı belge ve kayıtları, tanık ifadeleri ile tüm kanıtlar asıl soykırımın Ermeniler tarafından Türk ve Müslüman ahaliye yapıldığını ispatlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tüm arşivlerini araştırmacıların kullanımına açmıştır. Ancak, Ermenistan tarafı hem arşivlerini tahditsiz şekilde açmamakta hem de “ortak tarih komisyonu” ile teklif edilen bilimsel araştırma zeminine yanaşmamaktadır. Türk ve Müslüman nüfusuna karşı yapılan vahşiliklere rağmen, Türkler “barbar” Ermeniler “mazlum” olarak yansıtılmıştır.
Tespit-7: 1935 yılında çıkarılan Nürnberg Kanunları ile Yahudilerin Alman vatandaşlığı ellerinden alınmış, Almanlarla evlenmeleri yasaklanmış ve toplumdan tamamen izole edilmişlerdir. Yahudilerin ilk kez sırf Yahudi oldukları için kitlesel olarak tutuklanıp kamplara gönderilmesi 9-10 Kasım 1938'deki Kristallnacht (Kristal Gece) pogromundan sonra başlamıştır. Bu olayda yaklaşık 30.000 Yahudi erkek tutuklanarak Dachau, Buchenwald ve Sachsenhausen gibi toplama kamplarına kapatılmıştır. Yahudilerin gettolardan ve Avrupa'nın dört bir yanından trenlerle "İmha Kamplarına" (Auschwitz, Treblinka, Belzec vb.) taşınarak sistematik olarak katledilmeye başlanması 1941 yılının sonbaharında başlamış, Ocak 1942'deki Wannsee Konferansı ile resmi bir devlet politikası ("Nihai Çözüm") haline getirilmiştir. Özetle, süreç 1933'te hak mahrumiyetleriyle başlamış, 1938'de kamplara ilk kitlesel sürgünler yapılmış ve 1941-1942'den itibaren fabrikasyon imha sürecine dönüştürülmüştür.
İspat-7: İsrail Kabinesi’nin karar metninde “24 Nisan 1915 günü ile başlayan olaylar” denilerek, asılsız Ermeni iddialarının dayandırıldığı 24 Nisan tarihinde gerçekte ne olduğu göz ardı edilmektedir. Gerçekte, bu tarih sadece bir kısım ayrılıkçı ve terör faaliyeti yürüten Ermeni’nin tevkif edildiği tarihtir. Ayaklanan, silahlı çeteleriyle yüzbinlerce sivil masum insanı katleden, Osmanlı Ordusu’na saldıran ve Osmanlı’yı parçalayıp ülke kurmak isteyen ayrılıkçı ve silahlı Ermenileri yöneten komite liderleri 24 Nisan 1915 tarihinde gözaltına alınmıştır. 160.000 Ermeni’nin yaşadığı İstanbul’da gözaltı kararı verilen 235 komite liderinden sadece 226’sı yakalanmıştır. Komite merkezleri kapatılmış, evraklarına el konmuştur. Ancak, yapılan aramalarda binlerce silah ve mühimmat ele geçirilmiştir. Bu komiteler masum mudur? Eğer “soykırım” planlansa, 160.000 Ermeni arasından sadece 226’sı mı gözaltına alınır? Soruların cevapları Sarınay tarafından kaleme alınan yazı ile tarihe geçirilmiştir (Sarınay, 2008, s.78).
Tespit-8: Sadece Almanya’dakiler değil, işgal edilen yerlerdeki Yahudilerin toplanması, imha edilmesi planlanmış ve icra edilmiştir. Ayrıca, Yahudiler Almanya dışındaki kamplara da götürülmüştür.
İspat-8: 27 Mayıs 1915 tarihli Geçici Sevk ve İskan Kanunu uygulaması karşılıklı savaş halinde olunan bir dönemde Osmanlı Devleti’nin aldığı zorunlu bir güvenlik tedbiridir. Geçici Sevk ve İskan Kanunu’nda herhangi bir etnik, dini, vb. ayrım gözetilmemiş, geçici kanun sadece Ermenilere de uygulanmamıştır. Dahası, bu uygulamaya Ermenilerin tamamı dahil edilmemiştir. Ağırlıklı olarak Doğu Anadolu’da cephe gerisindeki, Rus işgal bölgesine komşu alanlardaki ve devletine başkaldıran ayrılıkçı Osmanlı Ermenileri dahil edilmiştir. İç ve Batı Anadolu ile İstanbul ve Trakya’daki Ermeniler çoğunlukla yerlerinde kalmıştır. Sevk ve iskana tabi tutulan Ermeniler yine yurt içinde zarar görmeyecekleri bir bölgeye (Halep ve Musul vilayetleri) yerleştirilmiştir. Yurt dışına sürgün söz konusu değildir. Sevk ve iskan edilen Ermenilerin hayatta kalması için her türlü sağlık, ulaşım ve güvenlik tedbiri alınmıştır. Sevk ve iskan edilenlerin durumlarının iyi olduğu ABD raporları ile kanıtlı ve kayıtlıdır. Kısacası, böyle bir “soykırım” olması mümkün değildir.
Tespit-9: Saar’ın sunduğu tasarının kabulündeki karar metninde iddia edilen 1.5 milyon kadar Osmanlı Ermenisi’nin öldürülmesi mümkün değildir.
İspat-9: Osmanlı Ermenilerinin nüfusu Osmanlı Devleti Dahiliye Nezareti Sicil Umum Müdürlüğünce yapılan 1914 yılı sayımlarına göre 1.294.851’dir. Dolayısıyla, 1.5 milyon insanın ölmesi imkansızdır. Tarafsız yabancı kaynaklar esas alınsa bile; TEKAR Vakfı tespitlerine göre 1915 öncesi ve sonrasında hayatta olan Osmanlı Ermeni nüfusu 1.5 milyon civarındadır. Aynı sayıda insanın ölmesi ya da öldükten sonra dirilmesi mümkün müdür?
Yukarıdaki tespit ve ispatlar çoğaltılabilir. Neticede, “1915 olaylarına” ilişkin iddiaların tarihî ve hukukî olarak hiçbir karşılığı yoktur ve bu iddialar Türk milletine atılmak istenen bir iftiradan ibarettir. Tarihî gerçekler açısından ortaya çıkan sonuç, mezalimin Türk milletine yapıldığı yönündedir. Hukukî açıdan da Türk milletinin soykırım suçu işlediği iddia edilemez. Bu konuda verilen tek mahkeme kararı “Perinçek-İsviçre” kararıdır. Bu karar gerekçesinde; 1915 olaylarının Holokost’a benzemediği için soykırım olarak nitelendirilemeyeceği ve yetkili mahkemeler dışında, başta parlamentolar olmak üzere kurum ve kuruluşların soykırım tespiti yapamayacağı açıkça yer almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararına rağmen; bu iddiaları Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı siyasi şantaj olarak kullanan ülkeler vardır. İsrail örneğinde de bu girişimin iyi niyetli olmadığı, İsrail kabine üyelerinin amacının benzer olduğu anlaşılmaktadır. Türk milletinin haklı mücadelesine yıllardır destek veren İsrail devletinin asılsız Ermeni iddialarını soykırım olarak nitelendiren tasarıyı siyaseten geçici bir kurum olan Kabinesi’nde kabul etmesi talihsiz bir durumdur.
Ermenistan Cumhuriyeti Başbakanı Paşinyan bile asılsız soykırım iddialarını sorgulamaya açmışken, İsrail Kabinesi’nin “Türk milletini soykırımla suçlaması” nasıl açıklanabilir? Halihazırda, İsrail kabinesi üyelerinin bir kısmı, Gazze'ye yönelik askerî harekât nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) "soykırım" suçlamasıyla yargılanmaktadır. Anlaşılan o ki, söz konusu kişiler bu hamleyle hem kendi üzerlerindeki küresel baskıyı dağıtmayı hem de Türkiye'yi tarihsel bir iddiayla sıkıştırmayı istemektedirler. Halbuki, alınan kabine kararı Türkiye’yi değil Musevileri sıkıştıracak ve bu kararın çerçevesine hapsedecektir. Kararın İsrail Meclisi’nde onaylanması iki devlet arasındaki tarihî bağları koparacak ve gelecek nesillerin birbirlerine mesafeli olmasına yol açacaktır. Dünyanın gözü önünde, İsrail halkının ve Musevî lobisinin şahitliğinde Filistin halkına yönelik bir soykırım İsrail kabinesi tarafından yürütülmektedir. Bu gerçeklik; Türk milletine iftira atarak kapatılamaz. Bu nedenle, İsrail kabinesi bu büyük yanlışı düzeltmeli, Musevî cemaatine tarih boyunca kucak açmış Türk milletinden özür dilemelidir.
Geçmişe dönüp bakıldığında, Türk hükümetlerinin hangi zorluklarda bile Musevilere ve İsrail’e nasıl destek olduğu iyi bilinmelidir. 2’nci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın baskısına rağmen Polonya, Belçika, Hollanda ve Norveç gibi ülkelerin Türkiye’deki diplomatik temsilcilikleri açık kalmış, işgal altındaki ülkelerde bulunan ve Holokost’tan kurtulmak isteyen Musevilere Türk pasaportu verilerek kurtulmaları sağlanmıştır. O tarihlerde Almanya’nın baskısıyla birçok devlet, bırakın Musevileri ülkesine kabul etmeyi diplomatik temsilcilikleri bile kapatma yoluna gitmiştir. Savaş sonrasında kurulan İsrail devletini resmi olarak tanıyan (28 Mart 1949) ilk Müslüman ülke Türkiye’dir. 1939’dan 1945’e kadar doğruları nasıl savunduysa, 1948-1949 döneminde de bazı Müslüman ülkelerle savaş halinde olmasına rağmen İsrail devletine tarihi bir destek vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerini zor zamanlarda bile doğruyu savunmuş, mağdurun yanında, doğrudan ve haklıdan yana olmuştur.
Tüm bu gerçekler ışığında İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın “Yanlıştan Geri Dönmenin Zamanı Yoktur” söylemini biz de tekrarlıyor ve İsrail Kabinesi’nin kararı geri alması için çağrıda bulunuyoruz. Musevî Lobisi’nin de bu çağrımıza destek vermesini bekliyoruz.
Mr. Saar; It is never too late to do the right thing!
Kaynakça
Aydın, Nurhan. (2011). Soykırım İddiası ve Uluslararası Kriterler. 38. ICANAS Bildiriler. (Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi, International Congress of Asian and North African Studies, 10-15.09.2007). Uluslarası İlişkiler 1. Cilt. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Ankara, ss. 193-208.
Nubar, Boghos. (1918, 30 Kasım). [Fransa Dışişleri Bakanlığı'na hitaben yazılan mektup] (Maddî Siyasi Dosyalar, Ermeni Meselesi Serisi, Cilt 2, Yaprak 47-52). Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Paris, Fransa.
Fein, Bruce. (2009). Lies, Damn Lies and Armenian Deaths. Huffpost World. June 5, 2009.
Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi, 9 Aralık 1948 tarihli 260 A (III) sayılı BM Genel Kurulu Kararı, https://documents.un.org/doc/resolution/gen/nr0/044/31/img/nr004431.pdf, Erişim Tarihi:12.07.2026.
İsrail Kabinesi Karar Metni: https://www.gov.il/en/pages/the-government-of-israel-unanimously-approves-fm-sa-ar-s-proposal-to-recognize-the-armenian-genocide-28-jun-2026, Erişim Tarihi:12.07.2026.
Kaçaznuni, Hovhannes. (2005). Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok (A. Lalayan, Çev.). Kaynak Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1923). https://archive.org/details/OvanesKacaznuniTasnakPartisininYapacagaBirSeyYok Erişim Tarihi:12.07.2026.
Sarınay, Yusuf. (2008). What happened on April 24, 1915? The Circular of April 24, 1915, and the Arrest of Armenian Committee Members in Istanbul. International Turkish Studies. Vol 14, Nos.1&2.
