?>

Ermeni Meselesine Dair Tartışmalarda Metodoloji, Belgeler ve Hakikat Sorumluluğu

Dr. Volkan Yaşar

4 saat önce

Tarih, en çok da büyük kırılma anlarında, duygularla değil yöntemle okunmayı talep eder. I. Dünya Savaşı (1914-1918) gibi imparatorlukları çözen, toplumları yerinden eden ve hafızaları kalıcı biçimde şekillendiren dönemlerde yaşananları anlamanın yolu; bugünün siyasî refleksleriyle hüküm vermek değil, dönemin şartlarını, tehdit algılarını ve karar mekanizmalarını birlikte değerlendirebilmektir. Bu nedenle “Sözde Ermeni Soykırımı Meselesi” gibi yüz yılı aşkın süredir tartışılan bir konuda, hüküm kurmadan önce metodolojik bir ilkeye tutunmak gerekir. Eski Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Sadık Kemal Tural’ın da altını çizdiği gibi, “Müddei iddiasını ispatla yükümlüdür.” Tural’ın “Ermeni Meselesine Dair” adlı çalışması, bu tartışmanın duygusal ve ideolojik zeminden çıkarılarak belge, bağlam ve tarihsel süreklilik ekseninde ele alınması gerektiğini hatırlatır. Aynı metodolojik çizgi, Cambridge mezunu bir mühendis ve Türk aydını Mehmet Arif Demirer’in yıllara yayılan çalışmalarıyla da somutlaşmış; iddiaların, yalnızca tekrar edilerek değil, arşivler ve karşı tarafın kendi kaynakları üzerinden sınanması gerektiğini ortaya koymuştur. Hele ki Almanya gibi tarihsel hafıza ile yüzleşme konusunda derin bir tecrübeye sahip bir ülkede yayımlanan bir mecrada, bu meselenin duygusal sloganlarla değil; arşiv, hukuk ve metodoloji ekseninde tartışılması gerekir. Bu yazı, tam da bu yaklaşımı esas alarak, I. Dünya Savaşı yıllarında yaşananları “romantik dostluk” ya da “toptancı suçlama” diliyle değil; güvenlik, savaş ve tarihsel sorumluluk kavramları çerçevesinde yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır.

Ermeni Meselesi üzerine yapılan değerlendirmeler, çoğu zaman tarihsel bağlamdan kopuk, tek boyutlu ve siyasal yönlendirmelere açık bir zeminde ele alınmaktadır. Oysa bu mesele, yalnızca bir acılar anlatısı ya da politik söylem alanı değildir. I. Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarından birinin içinde, var olma mücadelesi veren bir devletin karşı karşıya kaldığı çok katmanlı bir güvenlik ve beka problemidir. Bu nedenle konu ele alınırken, öncelikle Osmanlı Devleti’nin savaş şartları içerisinde, savunma halinde bulunduğu gerçeği vurgulanmalıdır.

I. Dünya Savaşı sürecinde Düvel-i Muazzama’nın kendi emperyal çıkarları doğrultusunda, Osmanlı coğrafyasındaki etnik unsurları propaganda yoluyla kışkırttığı artık gizlenemez bir tarihsel vakıadır. Bu kışkırtmalar yalnızca sözle sınırlı kalmamış; silahlı örgütlenmeler, ayaklanma girişimleri ve işgalci ordularla kurulan fiilî iş birlikleriyle sahaya yansımıştır. Bu bağlamda, Ermeni çetelerinin faaliyetleri, Rus işgal güçlerine sağlanan lojistik ve istihbarat destekleri ile Müslüman ahalinin maruz kaldığı saldırılar tarihsel belgelerle sabittir. Aynı şekilde, yaşanan çatışmalar sırasında Ermenilerin de kayıplar verdiği bir gerçektir. Ancak bu karşılıklı çatışma ortamını tek taraflı bir “soykırım anlatısına” indirgemek, tarih biliminin yöntemine açıkça aykırıdır.

Osmanlı Devleti’nin, bu çok yönlü güvenlik tehdidi karşısında aldığı zorunlu göç (tehcir) kararı (1915), bağlamından koparılarak değil; I. Dünya Savaşı’nın olağanüstü şartları, cephe güvenliği kaygıları ve iç isyanlar çerçevesinde birlikte değerlendirilmelidir. Göç sürecinde yaşanan can kayıpları ve olumsuzluklar inkâr edilemez; ancak bu durumların sistematik ve önceden tasarlanmış bir devlet politikası olduğu iddiası, mevcut arşiv belgeleriyle desteklenememektedir. Nitekim göç sırasında mal ve can yağması peşinde olan çetelerin varlığı, Amerikalı misyonerlerin kafilelere eşlik ederek zaman zaman propaganda amaçlı bilgi kirliliğine yol açmaları hem görevlilerin hem de göçe tabi tutulanların ciddi erzak ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalmaları belgelerde açıkça görülmektedir. Buna rağmen, Osmanlı askerinin kendi yemeğini ve suyunu göç kafileleriyle paylaşması, savaş şartları altında dahi askerî ve insani vicdanın tamamen kaybolmadığını gösteren önemli bir ayrıntıdır.

Bu tarihsel ve insani tablo, yalnızca arşiv belgelerinde değil, edebî anlatılarda da karşılığını bulmaktadır. Dursun Kuveloğlu’nun “Şahsenem” adlı romanı, I. Dünya Savaşı yıllarında Anadolu’da yaşanan güvenlik kaygılarını, göçün yarattığı kaosu ve sivillerin maruz kaldığı çok yönlü mağduriyeti ideolojik bir dil kurmadan, insani bir bakış açısıyla ele almaktadır. Kuveloğlu’nun anlatısı, savaş ortamında iyi ile kötünün, suç ile trajedinin çoğu zaman iç içe geçtiğini; devlet kararlarının ise çoğu zaman ahlaki tercihlerden ziyade hayatta kalma refleksiyle şekillendiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu noktada, tarih yazımında şahsiyet ve kurum merkezli çalışmaların önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü hakikat, çoğu zaman ideolojik sloganlardan değil; uzun soluklu, sabırlı ve belge temelli çalışmalardan süzülerek gün yüzüne çıkar. İşte bu bağlamda, bugün başkanlığını Emekli Tuğgeneral Ender Güner’in yürüttüğü 21 Haziran 2022 günü Resmî Gazete’de ilan edilerek çalışmalarına başlayan TEKAR (Türk-Ermeni Konusunu Araştırma) Vakfı kurucusu ve onursal başkanı Mehmet Arif Demirer’in yaklaşımı dikkat çekicidir. Demirer’in yıllar önce dile getirdiği şu cümle, aslında meselenin metodolojik özeti gibidir:

“Ermeni Meselesi konusundaki haklılığımızı Batılılara, Batılıların kendi kaynaklarıyla anlatmalıyız.”

Bu yaklaşım, savunmacı reflekslerden uzak, özgüveni yüksek ve akademik zemini sağlam bir duruşu temsil etmektedir. Çünkü tarih, yalnızca “ne söylendiği” ile değil, “hangi belgeye dayanılarak söylendiği” ile anlam kazanır. I. Dünya Savaşı henüz başlamadan önce Taşnaksütyun Komitesi tarafından alınan ve vilayetlere gönderilen ayaklanma beyannamesi, Ermenilerin savaş sürecinde izleyeceği yolu açıkça ortaya koymaktadır. Bu beyannamede, Ermenilerin rehberlik ve casusluk faaliyetleri yürüteceği açıkça ifade edilmiş; söz konusu karar, Hınçak, Reforme Hınçak, Ramgavar komiteleri ve Ermeni gönüllüleri tarafından savaşın ilk günlerinden itibaren uygulamaya konulmuştur.

Bu belgeler, yalnızca Osmanlı arşivlerinde değil; Batılı kaynaklarda da mevcuttur. Ancak dikkat çekici olan husus şudur: Türkiye, arşivlerini araştırmacılara açmışken, Ermeni tarafının aynı şeffaflığı göstermemesi, iddiaların sorgulanmasından duyulan rahatsızlığı da gözler önüne sermektedir. Oysa iddia edenin iddiasını ispatla yükümlü olduğu, evrensel bir hukuk ilkesidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan ve Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nca hazırlanan çok sayıda ciltte, Ermeni isyanları, çete faaliyetleri ve karşılıklı çatışmalar; asıl belgeleri ve yeni harflere aktarılmış hâlleriyle sunulmuştur. Buna rağmen, bugün 30’un üzerinde ülkenin parlamentolarında, tarihsel gerçekliği tartışmalı ve belgelerle ispatlanmamış bir anlatının “resmî doğru” hâline getirilmeye çalışılması, tarih bilimi kadar hukuk açısından da ciddi bir sorun teşkil etmektedir.

Mehmet Arif Demirer’in 28 Ekim 2024 tarihinde Akşam gazetesinde yayımlanan iki sayfa ilanı ve 31 Ekim’de TEKAR Vakfı Mütevelli Üyesi Hüsnü Merdanoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşi, Ermeni Meselesi tartışmalarında yalnızca politik değil, aynı zamanda metodolojik bir kırılma noktası oluşturmuştur. Demirer, ABD başta olmak üzere Ermeni, Rus ve İngiliz arşivlerine dayanan yabancı kaynakları esas alarak, Türkiye’ye yöneltilen “soykırım” suçlamalarının hukuki ve tarihsel temelden yoksun olduğunu somut verilerle ortaya koymuştur. Özellikle ABD Başkanı Biden’ın iddialarını dayandırdığı üç temel sav -1,5 milyon Ermeni’nin sınır dışı edilmesi, katledilmesi ve ölüme yürütülmesi- Demirer’in ortaya koyduğu belgeler karşısında ciddi biçimde sorgulanır hâle gelmektedir. Zira yine bu yabancı arşiv belgelerine göre, 1918 yılı itibarıyla 1.586.000 Osmanlı Ermenisinin hayatta olduğu gerçeği, söz konusu suçlamaların maddi temelini ortadan kaldırmaktadır.

Hukuk sistemlerinin evrensel ilkelerine göre, bir suç isnadında bulunabilmek için iddia edilen fiilin gerçekleştiğinin somut biçimde ispatlanması gerekir. Nitekim bir cinayet davasında maktulün hayatta olduğunun ortaya konulması, suçun hukuken de çöktüğü anlamına gelir. Demirer’in, iddia sahiplerinin kendi arşivleri üzerinden ortaya koyduğu bu tablo; soykırım suçlamalarının tarihsel bir gerçeklikten ziyade, siyasal tekrarlar yoluyla dolaşıma sokulan bir anlatı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle mesele, artık “ne söylendiği”nden çok, “neyin belgeyle ispatlandığı” üzerinden tartışılmak zorundadır.

Almanya Federal Meclisi’nin 2016 yılında aldığı karar, kamuoyunda sıklıkla “resmî kabul” şeklinde yorumlansa da bu tutumun tarihsel, hukuki ve siyasî boyutları Almanya içinde dahi farklı değerlendirmelere konu olmaktadır. Bu nedenle meseleye suçlayıcı bir dilden ziyade, tarihî bağlamı ve dönemin savaş şartlarını birlikte dikkate alan serinkanlı bir bakış açısıyla yaklaşmak; Türk-Alman ilişkilerinin geçmişte olduğu gibi bugün de güvenlik, çıkar sürekliliği ve karşılıklı sorumluluklar zemininde şekillendiğini göz ardı etmemek gerekir.

Sonuç olarak, Ermeni Meselesi üzerine yapılacak her değerlendirme; duygusal reflekslerden, politik baskılardan ve ezber anlatılardan arındırılmalı; tarihçilerin, belgelerin ve metodolojinin rehberliğinde ele alınmalıdır. Şahsiyet ve kurum merkezli, sabırlı ve çok kaynaklı çalışmalar, hakikatin en güçlü savunusudur. Bilinçli bir toplumun, tarihine yönelik böylesi bir oldubittiyi kabul etmeyeceği açıktır. Hakikat, eninde sonunda belgeyle konuşur; tarih de er ya da geç, gürültüyü değil, gerçeği yazar.

Kaynaklar:

“ABD Başkanı Biden’ın ‘Ermeni Soykırımı’ İftirasına Türk Hukukçuların Yanıtı”, Akşam Gazetesi, 28 Ekim 2024.

“Üç ABD Belgesinin Anlamı ve Önemi”, Akşam Gazetesi, 31 Ekim 2024.

Abdullah Lüleci, “I. Dünya Savaşı Yıllarında Osmanlı Topraklarında Ermeni Casusluk Faaliyetleri ve Devletin Aldığı Tedbirler (1914-1918)”, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 1.

Bilal Şimşir, ABD’de Ermeni Lobisi ve Lozan Antlaşması Kavgası (1923-1927), 1. Baskı, Sonçağ Akademi Yayınları, Ankara, 2023.

Hüsnü Merdanoğlu, Atatürk ve Ermeniler (Mustafa Kemal Paşa) 1919-1927, 1. Baskı, 1. Cilt, Sonçağ Akademi Yayınları, Ankara, 2023.

Mehmet Arif Demirer, 5 Ermeni’nin 5 Yayını, 1. Baskı, Ankara, Nisan 2020.

Necla Günay, “Ermenilerin Kurdukları Cemiyetler ve Komitelerin Maraş ve Çevresindeki Faaliyetleri”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 163, Sayı: 163, Yıl: 2012.

Neşe Özden, “British Theses on the Armenian Questions: Based on British Documents, 1920”, Reiew of Armenian Studies, (A Quarterly Journal of History, Politics and International Relations), Cilt: 13-14, Ankara, 2007; “Atatürk ve Ulusal Egemenlik”, Belgi Dergisi, Sayı: 4, Yıl: 2012.

Sadık Tural, Ermeni Meselesine Dair, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001.

T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Osmanlı Belgelerinde Ermeni İsyanları (1909-1916), Cilt: 4, Yayın Nu: 9, Ankara, 2009.

Volkan Yaşar, “Şahsenem Romanı Üzerine Bir Değerlendirme”, Dr. Hüseyin Ağca Armağanı, Ankara, 2023.

YAZARIN DİĞER YAZILARI