Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında gerçekleştirilen düzenlemeleri doğru anlayabilmek için, bu dönemi yalnızca “kanunların çıkarıldığı bir dönem” olarak görmek yeterli değildir. Cumhuriyet, uzun savaş yıllarının yıprattığı bir devlet ve toplum yapısını devralmış; bu yapının ayakta kalabilmesi için planlı ve kapsamlı bir kurumsal yeniden düzenleme sürecine girmiştir. Bu süreç bir kopuş değil; işlevini yitirmiş alanların ayıklanması ve devletin temel görevlerini yeniden yerine getirebilir hâle getirilmesi çabasıdır.
Henüz Millî Mücadele bütün şiddetiyle devam ederken, cephelerde savaş sürerken ve devletin maddî imkânları son derece sınırlıyken, 15-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da Maarif Kongresi’nin toplanmış olması, Cumhuriyet’in hangi anlayış üzerine kurulacağını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Sakarya Meydan Muharebesi’ne günler kala öğretmenlerin Ankara’ya davet edilmesi, eğitimin devlet organizması içindeki yerini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu kongre, yalnızca bir eğitim toplantısı değil; devletin beyninin nasıl kurulacağının ilanıdır. Çünkü savaş kazanılmadan önce, o savaşı kazanan milletin nasıl yetiştirileceği düşünülmüştür. Bu gelişme aynı zamanda savaşın kazanılacağına olan inancı göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Millî Mücadele’nin askerî zaferle sonuçlanmasının ardından, devlet organizmasının hâkimiyet boyutunu yeniden kurmaya yönelik temel adımlar atılmıştır. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasıyla siyasî egemenlik hanedandan alınmıştır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla bu egemenliğin kaynağı açık biçimde millete dayandırılmıştır. 3 Mart 1924’te Halifeliğin kaldırılması ise dinî otoritenin siyasî güç unsuru olarak kullanılmasına son vererek devlet yapısındaki çift başlılığı ortadan kaldırmış ve laik, hukuk temelli düzenin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Aynı süreçte askerî teşkilat da yeniden düzenlenmiş; ordunun siyasetten ayrılması ve profesyonel bir yapıya kavuşturulması amacıyla Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırılmış, Genelkurmay Başkanlığı ise askerî planlama ve sevk-idareden sorumlu, teknik nitelikli bir kurum olarak yeniden yapılandırılmıştır. Bu düzenlemeler, devlet organizmasının hâkimiyet, teşkilat ve meşru güç unsurlarının modern esaslara göre yeniden tanımlandığını göstermektedir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924) ile eğitim birliği sağlanırken, Şeriye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması ve yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla din hizmetleri de devlet teşkilatı içinde yeni bir kurumsal çerçeveye kavuşturulmuştur. Bu adımlar, dinin toplumsal hayattan dışlanması değil; din hizmetlerinin siyasî otoriteden ayrılarak düzenli ve denetlenebilir bir yapıya bağlanması anlamına gelmektedir. 1928 yılında Anayasa’da yer alan “Devletin dini, din-i İslam’dır” ibaresinin kaldırılması da aynı sürecin devamı olarak, devletin din karşısında tarafsızlığını anayasal düzeyde ifade etmiştir. Buna rağmen din hizmetleri ortadan kaldırılmamış; aksine Diyanet teşkilatı aracılığıyla sürekliliği sağlanarak toplumsal hayat içindeki yeri kurumsal bir zemine oturtulmuştur.
Cumhuriyet’in ilk döneminde merkezî devlet iradesiyle yürütülen bu kapsamlı dönüşüm, kısa sürede kurumsal başarılar doğurmuş olsa da toplumun tamamında aynı hız ve aynı ölçüde içselleşmemiştir. Yüzyıllar boyunca dinî ve geleneksel referanslarla şekillenmiş toplumsal alışkanlıklar, bir anda ortadan kalkmamış; bu alışkanlıklar, hatıralar ve özlemler toplumun hafızasında yaşamaya devam etmiştir.
Bu nedenle Türkiye’de zaman zaman ortaya çıkan tartışmalar, aslında geçmiş ile bugün arasındaki bir çatışmadan ziyade, farklı tarihî hafızaların aynı anda varlığını sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. Bir kesim için Cumhuriyet’in kurduğu yeni düzen ilerlemenin ve modernleşmenin sembolü iken, başka bir kesim için geçmişe ait değerlerin kaybı duygusu daha baskın olabilmektedir.
Bu durum, Cumhuriyet’in başarısızlığından değil; zaten uzun yıllardır değişmekte olan düzenin dönemin şartları itibariyle çok hızlı ve köklü bir dönüşüm ile gerçekleşmesi dolayısıyla toplumda bıraktığı uzun süreli sosyolojik izlerden kaynaklanmaktadır. Bugünkü birçok tartışmanın arka planında da işte bu tarihî süreklilik yatmaktadır.
İmam Hatip mekteplerinin açılması, ancak kısa süre sonra öğrenci yetersizliği nedeniyle kapanması da bu sürecin din karşıtı bir yasaklamadan ziyade, toplumun yeni eğitim tercihleri ve yönelimleriyle ilgili olduğunu göstermektedir. Daha sonraki dönemlerde yeniden açılmaları ise, bu alanın toplumsal ihtiyaçlara göre yeniden şekillenebildiğini ortaya koymaktadır.
Cumhuriyet’in gündelik hayata yönelik düzenlemeleri, devlet organizmasının teşkilat anlayışının topluma kadar indiğini göstermektedir. 1925 tarihli kıyafete dair düzenlemeler, kamusal görünümde birlik sağlamayı amaçlamıştır. 26 Aralık 1925’te Miladi takvim ve saat sisteminin kabulü, zaman algısında birlik oluşturmuştur. 20 Mayıs 1928’de uluslararası rakamların kabulü ve 26 Mart 1931’de Ölçüler Kanunu ile metre ve kilogram esaslı sisteme geçilmesi, günlük hayatın teknik düzenini standartlaştırmıştır. Nihayet 21 Haziran 1934 tarihli Soyadı Kanunu, bireyin devlet teşkilatı içindeki yerini belirgin hâle getirmiştir. Bu düzenlemeler, inkılap olmanın ötesinde, toplumun tamamının aynı idarî ve kültürel sistem içinde hareket etmesini sağlayan teşkilat adımlarıdır.
1926’da kabul edilen Medenî Kanun’un beraberinde getirdiği hak ve sorumlulukların toplumsal karşılığı en belirgin biçimde kadınların statüsünde görülmüştür. Osmanlı toplum yapısında kadın, uzun süre kamusal hayatın dışında, özel alanla sınırlı bir konumda kalmıştır. Tanzimat ve II. Meşrutiyet dönemlerinde eğitim ve fikir hayatında görünür olmaya başlayan kadın, Millî Mücadele yıllarında ise cephe gerisindeki fedakârlıklarıyla toplumsal varlığını fiilen ortaya koymuştur. 1930’dan itibaren verilen siyasal haklar ve 1934’te tanınan milletvekili seçme ve seçilme hakkı, kadının bir yurttaş olarak devlet yapısı içindeki yerini açık biçimde ortaya koymuştur. Türk kadınının yükselişi, Cumhuriyet’in en sessiz ama en derin dönüşümlerinden biridir.
1 Kasım 1928’de gerçekleştirilen Harf Devrimi, okuma yazmayı geniş kitleler için daha erişilebilir hâle getirmiştir. Bu adım, toplumun bilgiye ulaşmasının önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırmıştır.
Harf Devrimi’nin hemen ardından 1 Ocak 1929’da Millet Mektepleri açılmış, yalnızca çocuklara değil, yetişkin nüfusa da okuma yazma öğretmeyi hedefleyen bir eğitim seferberliği başlatılmıştır. Bu durum, eğitimin toplumun tamamına yönelik bir faaliyet olarak ele alındığını göstermektedir.
Dil ve tarih alanında yapılan kurumsal düzenlemeler de bu sürecin önemli bir parçasıdır. 1931’de Türk Tarih Kurumu, 1932’de Türk Dil Kurumu kurulmuş; toplumun tarih ve dil bilinci güçlendirilmek istenmiştir. Amaç, yalnızca geçmişi araştırmak değil; ortak bir tarih ve dil şuuru oluşturarak toplumsal birlikteliği kuvvetlendirmektir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında sağlık alanına verilen önem, devlet organizmasının yalnızca düşünce ve teşkilat boyutuyla değil, insan unsurunun fiziksel varlığıyla da ele alındığını göstermektedir. Uzun savaş yılları, salgın hastalıklar, yetersiz beslenme ve göçler, toplumun beden gücünü ciddi biçimde zayıflatmıştı. Bu nedenle 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, açılan hastaneler ve dispanserler ile 1928’de kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü, devletin insan sağlığını bir kamu meselesi olarak ele aldığını ortaya koyar. Sağlık politikaları, bu organizmanın “beyni” olarak tanımlanan düşünce ve eğitim faaliyetlerinin ancak sağlıklı bir insan kitlesi üzerinde yükselebileceği bilinciyle yürütülmüştür. Çünkü hasta ve yorgun bir toplumda ne üretim gücü gelişebilir ne de düşünce hayatı canlı kalabilir.
Bu kurumsal adımların toplumsal hayata yansıması, 19 Şubat 1932’de açılan Halkevleri ile daha görünür hâle gelmiştir. Halkevlerinin kuruluşunu doğru anlayabilmek için bu kurumların fikrî köklerine bakmak gerekir. 1912’de kurulan Türk Ocakları, millî kültürün geliştirilmesi, dil, tarih ve edebiyat çalışmalarının yaygınlaştırılması ve toplumda millî bilinç oluşturulması amacıyla faaliyet göstermiştir. Bu bakımdan Halkevleri, boşluktan doğan bir kurum değil; Türk Ocakları ile başlayan millî kültür hareketinin devlet eliyle teşkilatlandırılmış devamı niteliğindedir.
Halkevlerinin temel amacı, Cumhuriyet devrimlerini halka benimsetmek ve toplumda ortak bir kültür bilinci oluşturmaktı. Bu kurumlar yalnızca eğitim vermekle kalmamış; aynı zamanda sosyal hayatı düzenleyen, insanların bir araya gelip tartışabildiği, eğlenebildiği ve kendini geliştirebildiği kamusal alanlar yaratmıştır. Halkın kendi meselelerini konuşması, çözüm araması ve ortak değerler etrafında birleşmesi teşvik edilmiştir. Bu yönüyle Halkevleri, devlet ile toplum arasında köprü görevi görmüş; aydınlarla halkın doğrudan temas kurabildiği nadir platformlardan biri olmuştur.
Halkevleri, dil, edebiyat, güzel sanatlar, temsil, spor, sosyal yardım, halk dershaneleri ve kurslar, kütüphane ve yayın, köycülük, tarih ve müze şeklinde dokuz faaliyet şubesi etrafında ciddi çalışmalar gerçekleştirmiştir. Amaç yalnızca bilgi vermek değil; modern, üretken ve bilinçli bir toplum yaratmaktı. Bu nedenle Halkevleri bir okuldan ziyade “kültür evi” niteliğinde düşünülmüş, resmi eğitim sisteminin dışında kalan yetişkin nüfusu da kapsayan bir yaygın eğitim ağı oluşturmuştur.
Teşkilat yapısı ve çalışma esasları millî ihtiyaçlara göre şekillendirilmiş, her çalışma kolunun kendi idare komitesini seçmesi ve Halkevi yönetiminin bu temsilcilerden oluşması, dönemin Batı’daki benzer kurumlarında görülmeyen özgün bir uygulama olmuştur. Türk millî kültürünün canlanması ve yaşaması adına önemli faaliyetleri yerine getiren Halkevleri ve Halkodaları bir şekilde kendisini yenileyemeyip zamanını doldurduğu için 8 Ağustos 1951 günü kapatılmıştır.
Cumhuriyet’in eğitim ve kültür politikalarının önemli bir halkasını da Köy Enstitüleri oluşturmuştur. 1940 yılında kurulan bu kurumlar, yalnızca öğretmen yetiştirmeyi değil; köy toplumunun üretim, sağlık ve kültür düzeyini yükseltmeyi hedefleyen özgün bir eğitim modeline dayanıyordu. Uygulamalı eğitim anlayışıyla öğrenciler hem akademik bilgi edinmekte hem de tarım, zanaat ve teknik beceriler kazanarak doğrudan toplumsal kalkınmaya katkı sağlayacak şekilde yetiştirilmekteydi. Bu yönüyle Köy Enstitüleri, devlet organizmasının en uzak yerleşim birimlerine kadar nüfuz etmeyi amaçlayan bir kalkınma ve eğitim projesi niteliği taşımıştır. Ancak değişen siyasal ve toplumsal şartlar doğrultusunda bu kurumlar 1954 yılında öğretmen okullarına dönüştürülerek farklı bir eğitim yapısına evrilmiştir.
1927 yılında yüzde 10 civarında olan okuma yazma oranının 1935’e gelindiğinde yüzde 20’ye yükselmesi, yapılan düzenlemelerin toplumsal karşılığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu artış yalnızca sayısal bir değişim değil; toplumun düşünce dünyasında meydana gelen dönüşümün de göstergesidir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen düzenlemelerin sahadaki karşılığını görmek ve devlet ile toplum arasındaki bağı doğrudan kurmak amacıyla Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 14 Ocak 1923’ten vefatına kadar yaptığı yurt gezileri, kurumsal dönüşümün en önemli tamamlayıcı unsurlarından biridir. Atatürk, yalnızca Ankara’da karar alan bir devlet başkanı olmamış; Anadolu’nun farklı şehir ve kasabalarını ziyaret ederek yapılan inkılapların halk nezdindeki yansımalarını bizzat gözlemlemiştir. Bu geziler sırasında okulları, kışlaları, belediyeleri, halkevlerini ve üretim alanlarını incelemiş; öğretmenlerle, çiftçilerle, esnafla ve öğrencilerle doğrudan temas kurmuştur. Böylece Cumhuriyet’in hedeflediği eğitim, kültür ve üretim hamlelerinin toplumda nasıl karşılık bulduğunu yerinde değerlendirmiş; ihtiyaçları doğrudan tespit etmiştir. Bu yönüyle yurt gezileri, devlet organizmasının merkezden taşraya doğru işlemesini sağlayan, insan unsurunu doğrudan sürece dâhil eden ve devlet ile millet arasındaki bağı güçlendiren pratik adımlar olarak değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet’in bu dönemde attığı adımlar, birbirinden kopuk düzenlemeler değildir. Bunlar, devletin işlevini yitirmiş alanlarını yeniden işler hâle getirmeyi amaçlayan bütüncül bir programın parçalarıdır. Kaldırılan kurumların yerine yenilerinin kurulması, devletin süreklilik anlayışının bir göstergesidir. Amaç geçmişi reddetmek değil; yeni şartlara uygun bir teşkilat yapısı oluşturmaktır.
Bu yönüyle Cumhuriyet’in yaptığı şey bir yıkım değil; bir onarım sürecidir. Uzun yıllar süren savaşların ve idarî zafiyetlerin ardından devletin temel işlevlerini yeniden yerine getirebilmesi için gerekli kurumsal düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Devlet ile toplum arasındaki bağ, eğitim, kültür, hukuk ve teşkilat aracılığıyla yeniden kurulmuştur.
Zira Cumhuriyet, yalnızca yönetim biçiminin adının değişmesi değil; toplumun bütün dokusunu yeniden düzenlemeyi hedefleyen uzun vadeli bir istikrar projesidir. Monarşik ve geleneksel yapılardan modern yurttaşlık esasına dayalı bir düzene geçiş, her ne kadar uzun süren mücadelenin karşılığın olsa olsa da kısa sürede sonuç vermesi beklenebilecek bir dönüşüm değildir. Bu nedenle Cumhuriyet, bir kopuştan çok, devlet ve toplum yapısını uyumlu hâle getirmeye yönelik planlı bir yeniden kurma süreci olarak değerlendirilmelidir.
‘Benzeşirliğe dayalı bir bütünlük’ oluşmak üzere başlatılan kurumsal ameliyatı, ancak bu bütünlük içinde değerlendirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti daha doğru anlaşılabilir. Benlik ve kimliğine sahip çıkmayı sağlayıcı sosyolojik ve psikolojik yönlendirmeleri sağlayacak yaygın ve örgün eğitim ile bunlara destek veren her türden kurumlaştırmalar…
Devam edecek…