Devlet Bir Organizmadır – VI Demokrasi Neden Uzun Bir Süreçtir?
Dr. Volkan Yaşar
4 saat önce
Devlet ile toplum ilişkisinin en hassas alanlarından biri demokrasidir. Demokrasi bir kanun maddesiyle bir anda kurulmaz; tarihî tecrübelerle şekillenir ve zaman içinde olgunlaşır. Bu nedenle yalnız hukukî metinlere değil, onları doğuran tarihî ve toplumsal şartlara bakmak gerekir.
Cumhuriyet dönemindeki demokrasi tecrübelerini doğru değerlendirmek için kökleri Osmanlı’nın son dönemine götürmek zorunludur. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları bu çizginin başlangıç halkalarıdır. Ardından 1876 I. Meşrutiyet (Kanun-i Esasi) ve 1908 II. Meşrutiyet gelir. Bu dönemler anayasa, meclis ve temsil fikrinin ilk kurumsal denemeleridir. Siyasal istikrar sağlayamamış ve kesintilere uğramış olsalar da devlet ile toplum ilişkisinin yeniden tanımlandığı tarihî eşiklerdir.
Meşrutiyet tecrübeleri millet iradesi fikrini ortadan kaldırmamış, aksine güçlü bir siyasal miras bırakmıştır. Temsil, anayasa ve meclis düşüncesi Osmanlı’nın son yüzyılında toplum hafızasında önemli yer edinmiş, Cumhuriyet dönemindeki demokratik arayışların da önemli bir zeminini oluşturmuştur.
Tanzimat ve Meşrutiyet’i Cumhuriyet’in devamı sayanlar olduğu gibi, arada mutlak kopuş bulunduğunu savunanlar da vardır. Cumhuriyet bu iki uç yoruma indirgenemeyecek kadar özgün bir dönüşümdür. Osmanlı’dan kurumsal tecrübeyi devralmış, ancak egemenliğin kaynağı ve devletin niteliği bakımından köklü bir kopuş gerçekleştirmiştir.
Osmanlı’da siyasal yapı mutlak monarşiden meşrutî monarşiye evrilmişti. Cumhuriyet ise egemenliği tamamen millete devreden yeni bir sistem kurmuştur. Millî Mücadele’nin sağladığı bağımsızlık zemininde şekillenen bu düzen, ilahî egemenlik anlayışı yerine beşerî egemenliği esas almış ve laik hukuk düzenini mümkün kılmıştır.
Bu dönüşüm topluma ani bir kırılma olarak değil, kademeli biçimde hazırlanmıştır. Mustafa Kemal Paşa “Cumhuriyet” kavramını temkinle kullanmış; saltanatın kaldırılmasıyla başlayan süreç Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin kaldırılmasıyla tamamlanarak monarşiden laik ulus-devlete geçiş hem hukuken hem zihniyet düzeyinde gerçekleşmiştir.
Cumhuriyet’in ilk siyasal teşkilatlanması Millî Mücadele yıllarına uzanır. 1919’dan itibaren Anadolu ve Rumeli’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri yalnız direniş örgütleri değil, millet iradesinin yerel düzeyde örgütlenmiş ilk siyasal ifadesidir ve Millî Mücadele’nin toplumsal dayanağını oluşturmuştur.
1923’te Mustafa Kemal Paşa tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası bu birikimin kurumsal devamıdır. Masa başında kurulmuş bir parti değil, Müdafaa-i Hukuk hareketinin siyasal çatı altında birleşmiş hâlidir. Demokrasiye giden yolda millet iradesinin devlet içindeki yerini gösteren ilk büyük siyasal tecrübedir.
Cumhuriyet’in erken dönem siyasal anlayışı, liberal bireycilik ile Marksist sınıf çatışması arasında özgün bir model arayışına dayanıyordu. Durkheim ve Ziya Gökalp etkisiyle şekillenen solidarist yaklaşım, toplumu çatışan sınıflar yerine birbirini tamamlayan meslek ve kesimlerin bütünü olarak görmüş, uyum ve iş bölümünü esas almıştır. Korporatif düzen ise bu uyumun devlet öncülüğünde kurumsal yapılar aracılığıyla temsil edilmesini öngörmüştür. Amaç ideolojik bir model kurmak değil, savaşlardan yorgun çıkmış bir ülkede üretimi, temel ihtiyaçları ve bağımsız kalkınmayı sağlayacak gerçekçi bir düzen oluşturmaktı.
1921 Anayasası (Teşkilât-ı Esasiye Kanunu) egemenliğin kaynağını açık biçimde millete dayandırdı. Savaş şartlarında hazırlanmış olmasına rağmen yerinden yönetim anlayışını ve meclis üstünlüğü ilkesini taşıyan kısa fakat son derece önemli bir metindir. 1924 Anayasası ise Cumhuriyet’in ilanından sonra devletin idarî ve hukukî yapısını sistemli biçimde düzenleyerek yeni rejimin kurumsal çerçevesini oluşturmuştur.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok partili hayat denemeleri yapılmıştır. 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, ancak dönemin şartlarında uzun ömürlü olamamışlardır. Aynı yıl meydana gelen Menemen Olayı, laik ve hukuk temelli düzenin toplumsal zeminde henüz tam yerleşmediğini gösteren önemli bir gerilim alanı olmuştur.
Uzun savaş yıllarından çıkan toplum yıpranmış, devlet düzeni henüz yeni kurulmuştu. Bu şartlarda çok partili bir siyasal yapıyı sürdürebilecek toplumsal ve idarî zeminin oluşması zaman almıştır.
Demokrasi düşüncesi modern dünyada büyük ölçüde, küçük bir isyanla başlamış olan ve sonrasında büyük bir inkılaba dönüşen 1789 Fransız İhtilali ile yayılmış, devrimler ve savaşlar yoluyla geniş bir coğrafyaya taşınmıştır. Çok uluslu Osmanlı Devleti de bu dönüşümden etkilenmiştir. Ancak Türkiye’de demokrasiye giden yol bir isyanın değil, Millî Mücadele ile kazanılan egemenliğin üzerine kurulmuştur. Bu mücadelede imparatorluğun son dönemindeki fikir akımlarının çözüldüğü, toplumun farklı unsurlarının aynı ölçüde hareket etmediği bir ortamda dahi, bağımsızlık hedefi etrafında oluşan birlik yeni devletin temelini oluşturmuştur. Bu nedenle Türkiye’de demokratik gelişme ne modern dünyanın etkilerinden tamamen bağımsızdır ne de dışarıdan dayatılmış bir modeldir.
Modern siyaset düşüncesinde yaygın kabul, modernleşen toplumlarda demokrasinin kendiliğinden ortaya çıkacağı yönündedir. Oysa tarihî tecrübe bunun çoğu zaman böyle işlemediğini gösterir. Modernleşme süreci çoğu yerde önce güçlü bir devlet aygıtı ve sıkı kurumsallaşma ihtiyacını doğurmuştur. Bu aşamada siyasal yapı genellikle merkeziyetçi ve yönlendirici olur. Demokrasi ise bu temeller yerleştikten sonra ortaya çıkan bir olgunluk hâlidir. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk dönemindeki siyasal yapı demokrasiden uzaklaşma olarak değil, demokrasiyi taşıyacak zemini kurma çabası olarak değerlendirilmelidir.
1945’ten sonra vatandaşlık bilinci ve seçme hakkının bilinçli kullanımı öne çıkmış, toplumun yönetime katılımını güçlendirmeye yönelik adımlar atılmıştır. Bu dönemde siyasal hayatta yeni bir safha açılmıştır. Nuri Demirağ 22 Eylül 1945’te Millî Kalkınma Partisi’ni kurmuş, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kurulmuştur. 12 Temmuz 1947’de İsmet İnönü’nün yayımladığı 12 Temmuz Beyannamesi muhalefetin eşit şartlarda faaliyet gösterebilmesini güvence altına alarak çok partili hayatın temelini güçlendirmiştir.
14 Mayıs 1950 seçimleri demokrasinin kurumsallaşmasında önemli bir dönüm noktasıdır. “Gizli oy, açık tasnif” usulünün uygulanması, demokratik usullerin yalnız kanunlarla değil uygulamayla da yerleştiğini göstermiştir. Aynı dönemde Batı dünyasıyla kurulan ilişkiler de süreci hızlandıran unsurlar arasında yer almıştır.
Demokrasinin gelişimi kesintisiz değildir. Türkiye’de süreç askerî müdahaleler ve olağanüstü dönemlerle zaman zaman kesintiye uğramıştır. Bu durum yalnız demokratik zayıflıkla değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin henüz tam olgunlaşmamış olmasıyla da ilgilidir. 2016’daki askerî müdahale girişimi sonrasında ise askerî müdahalenin siyasal çözüm aracı olarak meşruiyeti büyük ölçüde ortadan kalkmış ve devlet-toplum ilişkisi sivil siyaset ekseninde yeni bir safhaya girmiştir.
Dış müdahalelerle demokrasi kurma girişimleri ise çoğu zaman kalıcı sonuç vermemiştir. Irak ve Afganistan örneklerinde seçim ve anayasa temelli yapılar kurulmuş, ancak toplum nezdinde karşılık bulamadığı için siyasal istikrar sağlanamamıştır. Venezuela örneği de demokrasinin dışarıdan yönlendirilebilir bir model olup olmadığı tartışmasını gündemde tutmaktadır.
Bu örnekler demokrasinin aktarılabilir bir model olmadığını gösterir. Demokrasi toplumun tarihî tecrübesi, kurumsal gelişimi ve sosyal örgütlenmesi içinde filizlenir. Seçimler, anayasa veya parti sistemi tek başına yeterli değildir; kurumsal hafıza, hukuk kültürü ve vatandaşlık bilinciyle birlikte anlam kazanır.
Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki tecrübesi de demokrasinin önce kurumsal düzenin inşasıyla mümkün olduğunu göstermektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün önceliği çok partili hayata geçmek değil, devlet organizmasını işler hâle getirmek olmuştur. Eğitimden hukuka, ekonomiden yerel yönetime kadar geniş bir alanda kurumsal temeller atılmış; demokrasi bu zemin olgunlaştıkça gelişmiştir.
Türkiye’nin siyasal tecrübesi demokrasinin ani bir dönüşümle değil yalnız tarihsel birikim ve kurumsal olgunlaşma ile şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin zaman içinde olgunlaşan bir ifadesidir.
Devam edecek…