?>

Devlet Bir Organizmadır – I Devlet Nedir? İnsan, Hâkimiyet ve Teşkilat

Dr. Volkan Yaşar

4 saat önce

Bu yazı, devlet, toplum ve tarih arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik bir köşe yazısı dizisinin ilk halkasını oluşturmaktadır. Burada devleti yalnızca idarî bir yapı olarak değil; insan, hâkimiyet ve teşkilat unsurlarının bir araya gelmesiyle ortaya çıkan canlı ve değişken bir yapı olarak ele almayı amaçlamaktayım. Bu çerçevede tarihî tecrübeler üzerinden, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte devlet ile toplum arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu ve nasıl yeniden düzenlendiğini inceleyeceğiz.

Bu yazı dizisinde sırasıyla;

Devletin mahiyeti ve temel unsurları,

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devlet sürekliliği,

Savaşların devlet ve toplum üzerindeki etkileri,

Harf İnkılabı, Millet Mektepleri ve Halkevleri aracılığıyla toplumsal dönüşüm,

Ekonomik buhran ve savaş şartlarında kurumsallaşma çabaları,

Demokrasinin zaman içindeki gelişim süreci,

Ve nihayet Cumhuriyet’in devlet ile toplum arasındaki dengeyi nasıl kurduğu ele alınacaktır.

Tarih çoğu zaman savaşların, antlaşmaların, hükümdarların ve kronolojik olayların art arda sıralandığı bir anlatı olarak görülür. Oysa tarih, yalnızca “olan biteni” kaydetmez; insanın zaman ve mekân içindeki düşünce, irade ve eylem bütünlüğünü; yani psiko-fizik hareketlerini inceler. İnsan düşünür, karar verir, uygular ve sonuçlarını yaşar. Bu bakımdan tarih, olayların değil, o olayları mümkün kılan zihnin, kararın ve teşkilatlanma becerisinin hikâyesidir.

Bu nedenle tarihi doğru anlayabilmek için “ne oldu?” sorusu kadar, “neden oldu?” ve “nasıl mümkün oldu?” sorularını da sormak gerekir. Çünkü Devlet, yalnızca idarî bir mekanizma değildir. Devlet, insan topluluğunun ortak iradesinin teşkilatlanmış biçimidir. İnsanların birlikte yaşama isteği, düzen kurma ihtiyacı ve hâkimiyet anlayışı, devlet dediğimiz yapıyı ortaya çıkarır.

İnsan, hâkimiyet ve teşkilat…

Devlet dediğimiz yapıyı ayakta tutan üç temel unsur budur.

İnsan olmadan devlet düşünülemez.

Hâkimiyet olmadan devlet varlığını sürdüremez.

Teşkilat olmadan hâkimiyet düzenli biçimde kullanılamaz.

Bu üç unsur arasındaki denge, devletin sağlığını belirler.

Tarih boyunca devletlerin güçlenmesi ya da zayıflaması, çoğu zaman bu dengenin bozulmasıyla ilgilidir. Bazen hâkimiyet dar bir zümrenin elinde toplanır ve toplumla bağ zayıflar. Bazen teşkilat işlevini yitirir ve kurumlar birbirinden kopuk çalışmaya başlar. Bazen de insan ile devlet arasındaki bağ zedelenir ve devlet, milletin zihninde anlamını yitirir. İşte tarihçinin görevi, bu bozulmayı teşhis etmektir.

Nasıl ki bir hekim, hastalığın yalnızca dış belirtilerine bakmaz; organların nasıl çalıştığını, nerede aksama olduğunu incelerse, tarihçi de devlet organizmasının hangi noktasında dengenin bozulduğunu araştırır. Çünkü devlet, canlı bir organizma gibidir.

Güvenlik ve savunma sistemleri bu organizmanın kalbi gibidir; çünkü varlığını koruma tepkisi buradan doğar.

Beyni, eğitim, sağlık ve düşünce üretimidir; toplumun aklı ve yönü burada şekillenir.

Damarları, üretim ve ekonomik hayattır; hayatın sürekliliğini sağlayan akış buradan geçer.

Adalet, bu organizmanın düzenini ve dengesini sağlar.

Teşkilat ise bütün bu unsurların uyum içinde çalışmasını mümkün kılar.

Organlardan biri işlevini yitirdiğinde, bütün yapı bundan etkilenir.

Adalet zayıfladığında güven duygusu sarsılır.

Eğitim ve düşünce üretimi aksadığında toplumun yön duygusu zayıflar.

Ekonomik hayat bozulduğunda toplumsal denge zarar görür.

Kurumlar arasındaki uyum kaybolduğunda ise devlet, varlığını sürdürmekte zorlanır.

Bu bakış açısı olmadan Osmanlı’nın çözülmesini, Cumhuriyet’in doğuşunu ve Atatürk’ün kararlarını doğru okumak mümkün değildir. Çünkü Cumhuriyet’i anlamanın yolu, önce devletin ne olduğunu anlamaktan geçer. Bu nedenle devleti, masa başında kurulmuş soyut bir yapı olarak değil; insan iradesinin tarih içinde vücut bulmuş hâli olarak değerlendirmek gerekir.

Hâkimiyetin kaynağı bir kişi ya da zümre değil, millettir. Devlet teşkilatı bu ilkeye uygun biçimde düzenlendiğinde, kurumlar uyum içinde çalışır ve toplum kendisini devletin bir parçası olarak görür. Bu noktada adalet ve demokrasi arasındaki ilişki özel bir önem taşır. Adaletin olmadığı bir yerde demokrasiden söz edilemez. Demokrasi yoksa insan onurunun korunmasından da söz etmek mümkün değildir. Alman Anayasası’nın ilk maddesinde yer alan “insan onuru dokunulmazdır” hükmü, devletin hangi temel üzerinde yükselmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Devletin varlık sebebi, insan onurunu korumaktır. Bu ilke zedelendiğinde, kurumlar işliyor görünse bile toplumsal düzenin ahlaki temeli zayıflar.

Devleti organizma gibi düşünmek, soyut bir benzetme değildir. Tarih boyunca devletlerin güçlenmesi ya da zayıflaması, bu organizmanın hangi alanının işlevini yitirdiğiyle yakından ilgilidir.

Tarih bize, bu dengenin bozulduğu dönemleri açıkça göstermektedir.

Özellikle Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılı, insan, hâkimiyet ve teşkilat arasındaki uyumun, iç dinamiklerdeki aşınmaların yanı sıra yükselen emperyalist baskıların da etkisiyle yavaş yavaş zayıfladığı bir süreci ifade eder. Bu zayıflama ani bir çöküş değil; organizmanın dış müdahaleler ve iç yorgunluk karşısında tepkilerini giderek kaybetmesidir.

Ancak burada önemli olan şudur: Osmanlı yalnızca çözülmemiştir; aynı zamanda çözüm aramıştır. Tanzimat (1839), Kanun-ı Esasî (1876), İkinci Meşrutiyet (1908) gibi gelişmeler, devlet ile toplum arasındaki bağı yeniden kurma, devleti ayakta tutabilme arayışlarıdır. Hâkimiyet anlayışı, hukuk düzeni ve teşkilat yapısı yeniden düşünülmüştür. Biz kimiz? Sorusunun cevabı aranmıştır.

Cumhuriyet, işte bu tarihî arayışın devamıdır.

Bir kopuş değil, bir teşhis ve onarım sürecidir.

Mustafa Kemal ve kurucu kadro, devletin nerede zayıfladığını, hangi kurumların işlevini yitirdiğini ve hangi alanların onarılması gerektiğini bizzat yaşayarak görmüş bir nesildir. Trablusgarp’tan Balkan Savaşlarına (1911-1913), Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-1918) Çanakkale’den Suriye Cephesi’ne kadar yaşanan tecrübeler, yalnızca askerî hatıralar değil; bir devlet organizmasının nasıl zorlandığının canlı gözlemleridir.

Bu nedenle Millî Mücadele (1919-1922), yalnızca işgale karşı koyma hareketi değildir. Aynı zamanda yeni bir devlet organizmasının nasıl kurulacağını bilen bir zihnin sahaya çıkmasıdır.

21–22 Haziran 1919 Amasya Tamiminde yer alan “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi, sıradan bir direniş çağrısı değil; hâkimiyet anlayışının yeniden tanımıdır.

23 Temmuz–7 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi ve 4–11 Eylül 1919 Sivas Kongresi, bu düşüncenin teşkilata dönüşmesidir.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişi, devletin zihinde kurulmasının mekânla buluştuğu tarihî bir andır. Bu geliş, sıradan bir karşılama değil; Anadolu’nun ortasında yeni bir merkez doğduğunun ilanıdır. İstanbul hâlen resmî başkenttir; ancak milletin iradesini temsil eden Heyet-i Temsiliye artık Ankara’dadır. Devletin coğrafyası fiilen yer değiştirmiştir. Ankara bu tarihten itibaren yalnızca bir şehir değil; millî iradenin karargâhı hâline gelmiştir. Nitekim kısa süre sonra Erzurum ve Sivas’ta teşkilata dönüşen bu zihnî hazırlık, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla devlete dönüşecektir. 27 Aralık, işte bu sürecin mekânsal başlangıç noktasıdır.

Bu zihniyeti anlamadan Cumhuriyet’i anlamak mümkün değildir.

Çünkü devlet, önce zihinde kurulur.

Sonra teşkilata dönüşür.

Sonra tarihe yön verir.

Bir sonraki yazıda, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte bu organizmanın nasıl zorlandığını, insan, hâkimiyet ve teşkilat arasındaki dengenin hangi tarihî şartlar altında sarsıldığını birlikte inceleyeceğiz.

Devam edecek…

YAZARIN DİĞER YAZILARI